PİRHA – İnsan Hakları Derneği (İHD), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Özgür Düşünce Derneği (ÖDD) tarafından Antep’te “Barışın Toplumsallaşmasında Sorunlarımız ve Çözüm Önerilerimiz” konulu bir panel düzenlendi.
İHD Antep Şube Başkanı Bahri Oğuz’un moderatörlüğünü yaptığı panele; TTB Eski Başkanı Şebnem Korur Fincancı, KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak ve DEM Parti Vekili Saruhan Oluç konuşmacı olarak katıldı. Panelde barış süreçlerinin toplumsal, hukuki ve ekonomik boyutları masaya yatırıldı.
“SAVAŞ BU KADAR KOLAYKEN BARIŞ NİYE BU KADAR ZOR?”
Panelin açılışını yapan İHD Antep Şube Eş Başkanı Bahri Oğuz, 1 Ekim 2024’ten itibaren başlayan sürece ve toplumda yerleşik hale gelen temkinli yaklaşımın nedenlerine değindi. Barış hakkının tüm temel hakların zeminini oluşturduğunu belirten Oğuz, şu ifadeleri kullandı:
“Barışın toplumsallaşması dediğimiz konu çok zorlu bir konu. Zaten 1 Ekim 2024’ten itibaren başlayan ve bugüne gelen süreçte, üzerinde bir türlü ilerleme kat edilemeyen temel konu da barışın toplumsallaşmasıydı. En başından beri kamuoyu araştırmalarında, insanların süreçle ilgili temkinli bir iyimserliği olduğu deniliyordu. Geçmiş deneyimler bir güvensizlik ortamı oluşturduğu için toplum hep temkinli bir noktada durdu. Halen geldiğimiz noktada da sanırım bu temkinliliği aşmış sayılamayız. Barış hakkı, özellikle bizim İnsan Hakları Derneği’nde en fazla üzerinde durduğumuz çok değerli bir konudur; çünkü diğer hakların doğrudan buradan bağlantılı olduğunu düşünüyoruz.”
Konuşmasında Bertolt Brecht’in savaş karşıtı duruşuna ve umuduna da atıfta bulunan Oğuz, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Barış hakkı tüm hakların temelindeyse, neden toplumun temel gündemi haline gelmiyor? Aslında biraz bunun üzerine düşünmek, sürekli bunun üzerine kafa yormak lazım: Savaş bu kadar kolayken, barış niye bu kadar zor? Ben Bertolt Brecht’i çok severim. O iki dünya savaşı görmüştür ama bence tarihteki en iyi savaş karşıtı figürlerden biridir. Buna karşı hiç umudunu yitirmemiştir. Savaşın bir tabiat kanunu olmadığını söyler. Öyleyse, yani bir tabiat kanunu değilse, doğal bir felaket değil de bir tercihse, biz barışı neden tercih edemiyoruz? 1 Ekim 2024’ten bu yana geçen süreçte; çatışmasızlık ve kısmi silahsızlanmayla bir yönüyle negatif barış sağlanmış durumda. Gelinen noktada bunu pozitif barışa nasıl evirebiliriz? Bunu biraz konuşmamız gerekiyor.”
“ASIL TEHLİKELİ OLAN SESİNİ ÇIKARMAYANLARDIR”
TTB Eski Başkanı Şebnem Korur Fincancı, barış hakkının yaşam hakkının da önünde gelebileceğini, çünkü savaşın doğrudan yaşam hakkını ortadan kaldırdığını ifade etti. Küresel ve ulusal ölçekte yaşanan hak ihlallerine, hapishanelerdeki duruma ve anti-demokratik uygulamalara dikkat çeken Fincancı, şunları kaydetti:
“Şimdi gene bir durgunluk dönemi var. Haklı olarak birtakım değişimlerin gerçekleşmesini bekliyor çatışan taraflardan biri ama bu değişim gerçekleşmiyor. Hiçbir yasal düzenleme yapılmış değil. Hapishanelerin ne durumda olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. İnsanların infazları yakılarak hala hapishanede tutuluyorlar. Sağlık hakkı hiçe sayılıyor.”
Savaşın insani bilançosuna ve zorunlu göç dalgalarına da değinen Fincancı, Antep’in bu durumu yakından deneyimlediğini vurguladı:
“Savaş sadece öldürmüyor. İnsanları yerinden ediyor. Antep’te bunu en iyi siz hissetmiş olmalısınız. Suriye’den göç etmek zorunda kalanlar; hem savaşta göç etmek zorunda kalıyorlar hem de ırkçılığın nesnesi haline getiriliyorlar ne yazık ki yerinden edildiğinde. Geçtiğimiz yıl dünyada 1 milyar insan, yani toplam dünya nüfusunun 8’de biri zorla yerinden edilmiş durumda.”
Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan katliamlarla yüzleşilmediğini belirten Fincancı, Primo Levi’nin sessizlik eleştirisine atıfta bulunarak toplumsal sorumluluk çağrısı yaptı:
“Bugün 103 yıllık bir cumhuriyete sahibiz. Cumhuriyetin ilk yüzyılında da biliyorsunuz pek çok suçla karşı karşıya kaldık; Çorum katliamından Maraş katliamına, Sivas’a kadar pek çok katliam yaşandı. Bunlarla yüzleştik mi? Hayır, yüzleşmedik. Yani cumhuriyetin ilk yüzyılında zaten bir yüzleşme eksikliğimiz var. Kaldı ki onun öncesiyle de hiç yüzleşmemiştik. 1800’ler, hatta daha geriye gidelim 1500’ler… Alevi katliamlarıyla başlayan o tarihsel süreçleri dillendirmedik bile. Şimdi bu yüzleşmeler olmadan bir barış süreci ne kadar kolay olabilir? İşte bunu yeniden düşünmek gerekiyor elbette. Asıl tehlikeli olanlar canavarlar değil, sesini çıkarmayanlardır. O yüzden bizim ses çıkarmaya ihtiyacımız var.”
“BARIŞ ANCAK TOPLUMSAL ADALETİN VE DEMOKRASİNİN YAŞATILABİLDİĞİ ZEMİNDE OLUR”
KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak, dünyadaki ve Türkiye’deki örnekler üzerinden etnik ve mezhepsel çatışmaların her zaman emek sömürüsüyle doğrudan bağlantılı olduğunu anlattı. Kürt illerinde yaşanan güvencesizleşme ve kimliklerin yok sayılması süreçlerine değinen Koçak, şunları söyledi:
“Sistemin içerisine girdiğinizde varlığınızı yok ediyor ya da siz ancak varlığınızı, dilinizi, tarihinizi, köklerinizi ve kültürünüzü yok sayarak içeri girebiliyorsunuz. Bunun dışında sistemin içerisinde yer alma şansınız yok. Dolayısıyla sistemin dışına itilme meselesi, aslında bir tarafıyla emek sömürüsünün çok yoğunlaştığı bir süreci beraberinde getiriyor ve insanları örgütlenmenin de dışına itiyor. İşte bu yüzden emekçiler açısından barış her zaman olmazsa olmazdır ve bunun birden fazla haklı gerekçesi vardır.”
10 Ekim Ankara Gar Katliamı öncesindeki kapsayıcı barış iradesini hatırlatan ve ana dilde eğitim hakkının barış mücadelesindeki önemine vurgu yapan Koçak, konuşmasını şu sözlerle sürdürdü:
“O dönem bu sürece daha çok ‘barış süreci’ diyorduk. Barış sürecinin ortadan kaldırılmasına, yani Dolmabahçe’deki masanın devrilmesine ve aynı zamanda Suriye genelinde yaşanan katliam süreçlerine karşı Türkiye genelinde 300 civarında sendika, meslek odası ve demokratik kitle örgütü bir araya gelerek barışta ısrar ettiklerini ifade etmek istediler. Örneğin bu taleplerden bir tanesi, bizim yıllardır sendikalarımızda mücadelesini verdiğimiz ana dilde eğitim meselesidir. Eğitim alanında buradan başlamak ve kamusal hizmetlerin ana dilinde verilmesini savunmak, kendisi zaten bir barış mücadelesidir. Biz konuya böyle bakıyoruz. Kaldı ki dilini kabul etmediğin, anlamadığın, duymadığın ve tanımadığın bir toplumla ortak yaşamı örgütleyemezsin, birlikte yaşayamazsın ve barışamazsın zaten.”
“BARIŞ İKTİDARLARIN GERİ ADIM ATMASININ KARŞISINDAKİ ÖNEMLİ BİR SİGORTADIR”
DEM Parti Milletvekili Saruhan Oluç, barış süreçlerinin kalıcı olabilmesi için toplumsallaşmanın kaçınılmaz bir rolü olduğunu belirtti. Barışın yalnızca iktidarların inisiyatifine bırakılamayacak kadar hayati bir mesele olduğunu ifade eden Oluç, tarihsel deneyimlerden yola çıkarak şunları kaydetti:
“Toplum bu süreci sahiplenecek ki barışı bütün hücrelerinde yaşatıp geliştirebilsin ve böylece barış kalıcı hale gelsin. Yoksa bugün moda deyimiyle bir ‘negatif barış’ yaşanıyor diye ‘her şey oldu bitti artık’ demek mümkün değil. Esas mesele, pozitif barış sürecinin nasıl gelişeceği meselesidir ve orada da toplumsallaşma çok önemli bir role sahiptir. Barış dediğimiz şey, şu ya da bu partiyi kastetmeden genel olarak söylüyorum, bir ülkedeki iktidarın eline bırakılabilecek bir konu değildir. Çünkü hangi parti olursa olsun hiçbir iktidar, nihayetinde kendi varlığını sürdürmesini engelleyecek veya pozisyonunu tehlikeye atacak bir adımın atılmasını istemez. Dolayısıyla her iktidar, kendi iktidarının devamını nasıl sağlayacağı düşüncesiyle bu konuları tartışır. Eğer gelişmeler kendi iktidarını tehlikeye atıyorsa, o süreçten geri dönmenin yollarını arar ve bulur.”
Muhalefetin barış meselesini ertelemeci bir yaklaşımla ele almasını eleştiren Oluç, mecliste kurulan komisyon raporuna ve barış için atılması gereken yasal adımlara dikkat çekti:
“Kimse bize, ‘Hele bir iktidara gelelim de o zaman sizin meselenizi de çözeceğiz’ diye anlatmasın, anlatamaz da. Barış, günün birinde iktidar değişsin de o zaman sağlarız diyebileceğimiz, ertelenebilir bir konu değildir. Ertelenemeyecek bir konu olduğu için de bu tartışmayı kim başlatırsa başlatsın, biz de o tartışmanın içinde yer alıyoruz. Ve şunu hep söyledik: İktidar bu konuyu bir kere tartışıyorsa, muhalefet üç kere tartışmalıdır.”
Sürecin yasal bir çerçeveye kavuşturulmasının aciliyetini komisyon raporundaki maddeler üzerinden açıklayan Oluç, yapılması gereken özel yasaya dair şu vurguları yaptı:
“İlk defa Meclis bir komisyon kurarak bu konuyu gündemine aldı. O raporun, özellikle bundan sonra yapılması gerekenlere dair olan 6. ve 7. bölümler gibi çok önemli ortak noktaları var. Bu iki bölüm; esas itibarıyla atılması gereken yasal adımların, demokratikleşme hamlelerinin neler olduğunu, hukuk ve siyaset alanında hangi adımlarla ilerlenebileceği sorularının cevaplarının arandığı ve ortaklaşılan bölümlerdir. Bugün çok tartışılan 6. bölüm; onların ‘özel yasa’ ya da ‘çerçeve yasa’ diye tarif ettikleri, bizim ise ‘barış yasası’ demeyi tercih ettiğimiz konuya dairdir. O bölüm; kendini fesheden, silahlarını kullanmayacağını söyleyip bırakan bir örgütün mensuplarının sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel alana nasıl dahil olacaklarının ve bundan sonra hayatlarını nasıl sürdüreceklerinin yasal güvencesinin konuşulduğu bölümdür.”
Oluç, meclis çatısı altında yürütülmesi gereken bu yasal sürecin kapsayıcı ve ayrım gözetmeyen bir içerikte olması gerektiğinin altını çizerek konuşmasını tamamladı.
Cevahir FINDIK/ANTEP
Yoruma kapalı.