PİRHA- Kurban, insanlık tarihinin en eski ritüellerinden biri olduğunu dil getiren Pir Zeynel Kete, bugün kurbanın birçok cemaatin ve özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın denetiminde finans kapitalin hizmetine sunulmuş bir sermaye ritüeline dönüştürüldüğünü belirterek, ” Oysa kurban özü paylaşmak, yakınlaşmak, bencilliği aşmak, içindeki sahte putları kırmak, toplumsal dayanışmayı güçlendirmek ve zulme karşı durmaktır. Eğer bir ritüel toplumsal barış üretmiyorsa, zamanın zalimine karşı bir direniş hattı oluşturamıyorsa, sizi hakikate yakınlaştırmıyorsa, o zaman ahlaki özü eksik kalır” dedi.
Şıx Çoban Ocağı’ndan Pir Zeynel Kete, Kurban Bayramı ve ‘Kurban’ ritüeline dair sorularımızı yanıtladı.
“ÇOKLU SEMBOLÜ KENDİ İÇİNDE BARINDIRAN BİR RİTÜELDİR”
Pirha: Kurban ritüelinin insanlık tarihindeki yeri nedir? Sizce neden bu kadar merkezi bir öneme sahip olmuştur?
Zeynel Kete: Kurban, insanlık tarihinin en eski ritüellerinden biridir. Kurban ritüelinin geçirmiş olduğu evre aynı zamanda toplumun da ciddi sosyolojik ve düşünsel olarak değişim evrelerini de içinde barındırır. Yani insanın Tanrı krallara kurban edilmesi demek iradesinin yok edilmesi, elinden alınması yok hükmünde olması anlamına gelir. O aşamadan nihayetinde canlı bir hayvanın kurban edilmesi sürecine girilmesi ciddi bir zihniyet değişimidir. Sadece dini bir ibadet değil; aynı zamanda toplumların korkularını, umutlarını, doğayla ve iktidarla kurduğu ilişkiyi yansıtan sembolik bir pratiktir. Kan, adanmışlık, bereket ve kutsallık gibi unsurların iç içe geçtiği bu ritüel; özellikle Mezopotamya ve Kürdistan coğrafyasında toplumsal hafızanın önemli bir parçası olmuştur. Çoklu sembolü kendi içinde barındıran bir ritüeldir diyebiliriz. En önemli özelliği de sınırlandırma fiilini barındırmasıdır. Tanrı krallara sunulan ve şiddet olan insanın öldürülmesini sınırlandırma o çok önemlidir.
“TOPLUMUN EN DEĞERLİSİ EN KIYMETLİSİ TANRILARA KURBAN EDİLİYORDU”
Kurbanın aslında “şiddeti sınırlandırma” arayışıyla bağlantılı olduğunu söylüyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?
Zeynel Kete: Antropolojik açıdan bakıldığında kurban pratiği, insanlığın en temel meselelerinden biri olan şiddeti kontrol etme ihtiyacıyla ilişkilidir. Eski toplumlar doğa felaketlerini, savaşları ya da salgınları tanrıların öfkesi olarak yorumluyordu. İnsanlar bu korkuları yatıştırmak için en değerli olanı feda etmeye yöneldi. Dolayısıyla kurban, bir yönüyle toplumsal kaosu ve korkuyu denetleme çabasıydı. Bir nevi doğa ve toplumda meydana gelen ve kokusu oluşturan kurnaz Tanrı kralların elinde bu gücü almak, bir bütünün toplumun yok edilmesi etkisiz hale getirilmesini engellemek durumu da söz konusudur. Ve genellikle kurban edilenler de gençlerdir tanrı krallara kurban edilenler. Toplumun en değerlisi en kıymetlisi tanrılara kurban ediliyordu.
“İKTİDARLAR KORKUYU KULLANARAK KENDİ YÖNETİMLERİNİ KUTSALLAŞTIRIYOR”
İlk kurbanların çoğunun insan kurbanı olduğu yönündeki değerlendirmeler oldukça çarpıcı. Bu uygulamalar neden ortaya çıktı?
Zeynel Kete: Çünkü eski toplumlarda kurbanın değeri, verilen şeyin kıymetiyle ölçülüyordu. En değerli olan ise çoğu zaman insandı. Ve aynı zamanda da en değerlisi olan genç insandır. Mezopotamya, Fenike ve bazı Anadolu toplumlarında kral çocuklarının, savaş esirlerinin ya da gençlerin tanrılara adandığına dair çok sayıda anlatı var. Bu yalnızca dini değil aynı zamanda siyasal bir işlev taşıyordu. İktidarlar korkuyu kullanarak kendi yönetimlerini kutsallaştırıyordu. Tıpkı günümüzde kapitalist modernist anlayışların en fazla gençlere yönelmesi gibi.
“KASTİK BAĞLILIĞA” HAYIR DİYEN BİR DİRENİŞ ZİHNİYETİ SÖZ KONUSU”
Yani kurban ritüelleri aynı zamanda politik bir araç mıydı?
Zeynel Kete: Kesinlikle. Tanrı-kral anlayışının egemen olduğu dönemlerde hükümdarlar kendi iktidarlarını “kutsal” göstermek için kurban ritüellerini kullandı. Tapınak düzeni, rahip sınıfı ve saray sistemi bu ritüeller üzerinden toplumsal itaati yeniden üretiyordu. İnsan kanı, iktidarın devamlılığının sembolüne dönüştürülmüştü. Kanın devamı ile kendi iktidarlarının devamı arasında paralel bir ilişki vardı. Tabii kendi çocuklarını Tanrı krallara kurban vermek aileler ve toplumlar tarafında da ciddi bir duygusal tepkilere de yol açıyordu. Bir aile nasıl isteyerek kendi çocuğunu kurban verir? Bir anne nasıl buna rızalık gösterir? Toplum hangi egemen zihniyetin düşünce kodlarıyla kendi çocuğunu öldürebilecek ve bunu isteyerek yapabilecek bir ortama gelmiştir? Başka bir ifade ile kastik katil avcı kültürünün toplumu nelere muhtaç ettiğini somut bir ifadesidir? Mutlaka bu anlayışa karşı da bir direniş gelişmiştir, özellikle annelerin bir itiraz mücadelesi olmuştur? Bu direniş damarı Ortadoğu ve Mezopotamya’da net olarak görülüyor? Özellikle yılın belirli aylarında yürekli gençlerin tandırları adanması öldürmesi sonucu itibariyle bir itiraza da yol açacaktır. Birer kast olan kutsal ve dokunulmaz olanlara dokunmak şeklinde bir sosyolojik bilinçlenme durumu mutlaka söz konusudur. Bu “kastik bağlılığa” hayır diyen bir direniş zihniyeti söz konusudur.
“KANSIZ KURBAN ALEVİLİKTE ÖNEMLİ BİR YER TUTAR”
Buna rağmen Mezopotamya kültürlerinde direniş damarının da geliştiğini söylüyorsunuz. Bunun en güçlü örneği nedir?
Zeynel Kete: Kürt halk anlatılarındaki Demirci Kawa miti bu açıdan çok önemlidir. Dehak’ın zulmüne karşı halkı örgütleyen Kawa, yalnızca mitolojik bir kahraman değil; kutsallaştırılmış iktidara karşı halk vicdanının sembolüdür. Buradaki ateş yalnızca isyanı değil, yeniden doğuşu da temsil eder. Yani kurban ve acı bazen teslimiyet değil, özgürlüğün bedeli olarak anlam kazanmıştır.
Ayrıca Zerdüşt peygamberin tümüyle iktidarı endekslenen yönteme karşı rıza toplumunun eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik değerlerini esas alan sorgulayan, bilgeliğe ve ahlaka dayalı yaşam tarzını öne çıkarma felsefesi toplumun kurban edilmesine karşı bir direniştir. Zerdüşt peygamberde hayvanın kurban edilmesini kabul etmemiş ve “kansız kurban” olarak tanımlanan hala Reya Héq Alevi inancında “lokma” olarak tanımlanan, tarımsal ürünlerden elde edilen bir dayanışma kültürü “şiv” hala canlıdır. Kimse görmeden perşembe geceleri ihtiyacı olanın kapısına bırakılan yemek yada tarımsal ürün. Zerdüşti inançta Ahura Mazda’yı memnun etmenin yolunu ” bacası tüten içi tarım hayvanları ve çocuklarla dolu bir çiftçi evini seyretmek kadar Ahura Mazda’yı memnun eden sevindiren hiçbir şey yoktur” şeklinde dile getirilmiştir. Mezopotamya bilgelik geleneğinde bu yönüyle güçlü bir direniş söz konusudur. Bu direniş en son İbrahimi kıssadan net olarak ifade edilmiştir . İbrahim insan kurbanına karşı tarihi bir itirazda bulunmuştur. Bu çerçevede düşünüldüğünde krallara “hayır ” itiraz etmeyi bir ritüel haline getirmiştir.
İBRAHİMİ DURUŞ!
İbrahim kıssasını ise “insan kurbanına karşı tarihsel bir itiraz” olarak yorumluyorsunuz. Bu yaklaşımın temelinde ne var?
Zeynel Kete: İbrahim anlatısı çoğu zaman bireysel bir iman sınavı olarak okunuyor. Oysa tarihsel bağlamda bakıldığında çok daha büyük bir kırılmayı temsil eder. İbrahim peygamberin kurban kıssası bireysel olarak bir babanın bireysel kurtuluş mücadelesi değildir. İbrahim’in oğlunu kurban etmeye yönelmesi fakat sonunda bir koçun kurban edilmesi, insan kurbanlarının yerine hayvan kurbanının geçirilmesini simgeler. Bu aslında şu mesajı verir: “İnsan hayatı kutsaldır ve tanrılara insan kanı gerekmez.” eylemi teolojik düzeyde de burada bir zihinsel sıçrama söz konusudur. Burada bir İbrahimi duruştan bahsedebiliriz; zamanın Tanrı krallarına, kastik katillere karşı ideolojik bir duruş söz konusudur, aynı zamanda bir sorgulama.
“GÖSTERİ TOPLUMUNUN GÖSTERİ RİTÜELİ HALİNE GELMİŞ BİR DURUM SÖZ KONUSU”
Bu durumda İbrahim anlatısını dönemin egemen düzenine karşı bir ahlaki çıkış olarak mı görüyorsunuz?
Zeynel Kete: Evet. Çünkü tanrı-kral düzeni insanların ölümünü meşrulaştırıyordu. İbrahim anlatısı ise insanın yaşamasını merkeze koydu. Bu nedenle yalnızca dini değil, etik ve toplumsal bir dönüşümden söz ediyoruz. Burada asıl mesele, insan hayatının kutsallığının ilan edilmesidir. İbrahim’in oğlunu kurban etmesi bir eylemdir. Söz konusu hakikat olunca insanın en çok kıymet verdiği şeyi terk etmesidir, terkin sembolik ifadesidir. Burada sosyolojik bir bilinç durumu söz konusudur. Pasif bir ibadetten ve tanrıyı memnun etmekten çok insanı yaşatmaya yönelik bir bilinç eylemi olarak tanımlamak söz konusudur.
Evladını kurban etme meselesi çoklu sembolü içinde barındırıyor. Bu anlatıyı sembolik okuduğumuzda, insanın en kıymetli olanı hakikat uğruna ortaya koymasını görüyoruz. Burada mutlak adanmışlık var; hakikate yakın olma durumu söz konusudur. Anlatının sonunda insan korunuyor. Dolayısıyla esas vurgu ölüm değil, yaşamın korunmasıdır. Bugün yaşanan sürece baktığımızda ölüm ve yaşam düalizmi çerçevesinde düşünüldüğünde hala insanlar ölüyor. Her gün can evinden vuruluyoruz, yaşam alanlarımız birer birer yok ediliyor. Modernizm hemen hemen bütün ritüelleri sosyolojik bilincinden uzaklaştırarak gösteri toplumunun kendi egosunu tatmin etme ritüeli haline getirmiştir. Gösteri toplumunun gösteri ritüeli haline gelmiş bir durum söz konusudur.
“KURBAN RÜTÜELİ DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’NIN DENETİMİNDE FİNANS KAPİTALİN HİZMETİNE SUNULMUŞ”
Konuşmanızda modern dünyaya da güçlü bir eleştiri yöneltiyorsunuz. Bugün kurbanın anlamı sizce nasıl değişti?
Zeynel Kete: Bugün modernizmin ya da Nehak kesimlerin bireyi, toplumu, doğayı, canlıyı korumadan çok “karşıt İslam, iktidar İslami, Emevi İslam anlayışı” esas alınarak birçok ibadetin sosyolojik bilinç çerçevesi karartılmıştır. Bugün kurban çoğu zaman yalnızca hayvan kesimine indirgenmiş, bireysel bir ibadet durumuna getirilmiştir. Kurban rütüeli birçok cemaatin ve özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın denetiminde finans kapitalin hizmetine sunulmuş bir sermaye ritüeline dönüşmüştür. Kurban fiyatlarının belirlenmesi, kurban olacak hayvanın satın alımı aşamasından başlanarak, kesilmesi, doğranması, dağıtılması ve uluslararası düzeyde de bunun gerçekleştirilmesi güçlü bir pazar ekonomisi oluşturmuştur.
Oysa kurbanın özü paylaşmak, yakınlaşmak, bencilliği aşmak, içindeki sahte putları kırmak,toplumsal dayanışmayı güçlendirmek ve zulme karşı durmaktır. Eğer bir ritüel toplumsal barış üretmiyorsa, zamanın zalimine karşı bir direniş hattı oluşturamıyorsa, sizi hakikate yakınlaştırmıyorsa, özgürleştirmiyorsa, toplumla ruhsal, zihinsel ve bedensel olarak ikrarlaşmıyorsanız, insanların acısını azaltmıyorsa, o zaman ahlaki özü eksik kalır. Ritüelde güçlü bir ahlaki damar söz konusu değil ise zamanın “modern tanrılarına” hizmet eder. Modern Tanrı kralları memnun edersiniz onun ötesine gitmez.
“İNSANLAR HÂLÂ SİSTEM ADINA YOKSULLAŞTIRILIYOR, DİN ADINA SAVAŞLARDA ÖLÜYOR”
“Modern tanrı kralları” ifadesiyle neyi kastediyorsunuz?
Zeynel Kete: Bugünün dünyasında iktidar yalnızca siyasi baskıyla değil; kapitalizm, sömürü, kimlik inkârı ve kültürel yok sayma üzerinden de kuruluyor. İnsanlar hâlâ sistem adına yoksullaştırılıyor, din adına savaşlarda ölüyor, haklarından mahrum bırakılıyor. İnsanı insan olmaktan çıkaran her sistem aynı zamanda Modern Tanrı Krallar sistemidir. Dolayısıyla kurban meselesi bugün de güncel; sadece biçim değiştirmiş durumda. Günümüzde bu İbrahimi gelenek bu kültürel direniş damarı hala Kürtler içerisinde güçlü bir şekilde devam etmektedir.
“İNSANI ÖZGÜRLEŞTİREN BİR BİLİNÇ EYLEMİ HALİNE GELMELİ”
Kürt halk mücadelesiyle İbrahim anlatısı arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
Zeynel Kete: Kürt halkının kolektif hafızasında özgürlük uğruna büyük bedeller verilmiştir. Gençlerin hakikat ve özgürlük için mücadeleye katılması, çoğu zaman “en kıymetliyi verme” düşüncesiyle ilişkilendirilmiştir. Bu yönüyle bazı toplumsal mücadeleler sembolik olarak İbrahim anlatısına benzetilebilir. Burada ölümün kutsanması değil, onurlu yaşam iradesi öne çıkar. Demirci Kawa’nın ateşinin söndürülmemesi bu direnişi, gençlerin yok edilmesi anlayışına karşı, özgür yaşamı inşa etme anlayışının ifadesidir. Kurban ritüellerinin gerçekleştirildi bir ayda olduğumuzdan dolayı şunu da belirteyim; ritüeller toplumu özgürleştirmezse, sosyolojik bir bilinç ortamı yaratmazsa, birey ve toplumun pasif bir ibadet çerçevesine sığdırırsa bir anlam ifade etmez. Asıl olan insanı özgürleştiren bir bilinç eylemi haline gelmesi lazımdır.
“ALEVİLER ÖZGÜRLÜK ARAYIŞINI BİR İBADET RİTÜELİ HALİNE GETİRİRLER”
Demirci Kawa’nın ateşiyle bugünün mücadeleleri arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?
Zeynel Kete: Kawa’nın ateşi zulme karşı halkların yeniden ayağa kalkmasının simgesidir. Bugün de esas mesele insanların insanca yaşayabildiği, adaletin ve özgürlüğün hâkim olduğu bir düzen kurabilmesidir. Ateş burada yıkımın değil, yeniden doğuşun sembolüdür. Yok edilen hafızanın, özgürlüğün,adaletin, komünalitenin yeniden varoluşunu simgeler. Bu bakımdan Aleviler cem ekranında çerağ (ışık, ateş, nur, güneş) uyandırırlar. Yani özgürlük arayışı bir ibadet ritüeli haline getirirler.
“BİRLİK VE BERABERLİĞİN İNŞA EDİLDİĞİ RİTÜELLERDE ADAKLAR ADANIR”
Alevi inancında kurban rütüeli ne anlama geliyor neyi ifade ediyor? Aynı zamanda bir ocak avladı ve bir pir olarak bu konuyu nasıl yorumlarsınız?
Zeynel Kete: Doğrusunu sorarsanız belki de mevcut inançlar içerisinde kurban ritüelini en fazla yerine getiren inançlardan birisi Alevilik desek hiç de abartı olmaz. Alevi inancında sadece yılın belirli bir takviminde bu ritüel yerine getirilmez. Her ne kadar ki kadim Réya Hêq Alevi inancında kanlı kurbandan çok kansız kurban olarak tanımladığımız, daha çok tarımsal ürünlerden oluşan “lokma” kültürü belirleyici olsa da, günümüzde kurban rütbeli yapılmaktadır. Aleviler özellikle Xizir ayında, Sersal (yeni yıl), Gaxand ve Muharrem Orucu’ndan sonra kurbanlar kesilir. Ayrıca bahar aylarında mevsimin bereketlenmesi gibi çoklu zamanda kurbanlar tığlar. Yine Alevi toplumsal hafızasında toplumsal hafızayı temsil eden kişilerin (pir , mürşit, rayber) hanelere geldiğinde durumu iyi olanlar kurban keserler. Ayrıca ikrar tutma ( musahiplik ) kurbanı, çeşitli cem erkanlarında, birlik ve beraberliğin inşa edildiği ritüellerde adaklar adanır.
Esasında Alevi süreklerinde kurban olmazsa olmaz bir ibadetten çok, kişinin imkanları doğrultusunda yerine getirmeye çalıştığı bir ritüeldir. Bu ritüel yerine getirildiğinde “kesmek” fiili kullanılmaz bunun yerine “tığlamak” kelimesi kullanılır. Tığlamak; kesmek fiilinin anlamına gelmez, kurban öncesi toplumun birlik içinde olması küskünlerin barışması, bir araya gelmeleri birbirleri ile niyazlaşmaları, duyguda ve ruhta birlik içinde olmalarını ifade eder. Halk için, hakikatten yana, iç barışı tesis etmek, paylaşmak, gönül almak manasına da gelir.
Nefsi tığlamak, bencilliği, kini, kibri, egoyu, korkuyu, iktidarı yok etmektir. “Canım kurban tenim tercüman” diyerek Mansur darında direneceğine ikrar vermek ve ikrarında durmaktır.
“KASTİK HUKUKA KARŞI ANA- KADININ KEMALETİNE İHTİYAÇ VARDIR”
Son olarak, sizce bugün insanlığın en çok neye ihtiyacı var?
Zeynel Kete: Bence insanlığın bugün yeni kurbanlara değil, ortak bir vicdana ihtiyacı var. İnsan hayatını, adaleti, özgürlüğü ve toplumsal barışı yeniden kutsal sayan bir ahlaki zemine ihtiyaç duyuyoruz. Kurban ancak yaşamı savunuyorsa anlamlıdır. Nefsini tığlamak üryanlaşmaktır. İnsanı insan olmaktan çıkaran günümüzün Nehak sistemleri aynı zamanda anlamsal ve yapısal olarak da derin bir bunalım içindedirler. Derinlikli bir şekilde iflasın eşiğindedirler. Asalakça bir yaşamlarını sürdürmek için her gün toplumu kurban ediyorlar, doğayı kurban ediyorlar.
Dünyamız bir değişim ve dönüşüm eşiğindedir. Bu değişim ve dönüşüm eşiği toplumu özgürlüğe, barışa ve demokratik topluma doğru götürecektir. Toplumun en fazla barışa ihtiyacı vardır diyebiliriz. Kastik hukuka karşı Ana- Kadının kemaletine ihtiyaç vardır.
Günümüzde birey, toplum ve doğanın baskı altına alındığı, bireyin ve toplumun iradesinin yok sayıldığı, her türlü şiddet yönteminin kullanıldığı, kastik katil anlayışından algoritmik tahakküme edilen bir sürecin yaşandığı çok kapsayıcı, çok katmanlı bir biyoiktidar durumu söz konusudur. Belki kadim dönemlerindeki gibi iktidar anlayışları eskide olduğu gibi “öldürme hakkı”nı rahat bir şekilde kullanmayabilirler ama toplumu yönetme, kontrol etme, denetim altına alma, üretme, düzenleme şeklinde bir işleyiş üzerinden kendini var ediyorlar.
Günümüzde toplumsal yapı sadece savaşlarla, klasik soykırım yöntemleri ve şiddetleri ile değil; psikolojik, sosyal kültürel ahlaki bir biçimde toplum kuşatılmış ve çökertiliyor. Bütün bu yaşanan algoritmik şiddete karşı ancak barış ve demokratik toplum inşası ile karşı durulur. Bütün bu yaşananlara karşı demokratik, komünal ve özgürlükçü bir yaşamın inşası toplumu kurtaracaktır.
Toplumsal doğadaki eğilimler özgürlükten yanadır. Bütün evrenin semah dönmesi özgürlük arayışını ifade eder.
Başta kurban ritüeli olmak üzere bütün inançlara ait ritüeller sosyolojik bir bilinçle ve toplumu özgürleştirir pasif hale getirmediği zaman kendi tarihsel hakikatiyle bütünleşir. Bu duygularımla ibadetlerini ve kurban ritüellerini pasif bir ibadet haline getirmeyip hakikati ile bütünleştiren bütün kesimlerin bu bilinçli eylemlerini kutlar saygılar duyarım. Ben de kurbanla ilgili kadimden bugüne kadar yapmış olduğunuz bu tarihsel sosyolojik röpotajdan dolayı teşekkür ediyorum. Nefsini kurban edenlerin kurbanları hak kadında kabul ola.
Diren KESER/ADANA
Yoruma kapalı.