PİRHA-KHK ihraç edilen Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, 10 yıldır devam eden KHK sürecini anlattı. Kete, barış ve demokrasi mücadelesi veren bütün kesimlerin KHK mağdurlarıyla dayanışması ve KHK rejimiyle güçlü bir şekilde hesaplaşması gerektiğini belirterek, bunun da daha güçlü örgütlenmeyle olacağını söyledi.
15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden 10 yıl geçti. OHAL sürecinde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile 150 bini aşkın kamu emekçisi ihraç edilirken, çok sayıda televizyon, radyo ve gazete kapatıldı.Hak ihlallerinin incelenmesi amacıyla kurulan OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun verdiği ret kararlarına ilişkin yargı süreçleri ise devam ediyor.KHK ile ihraç edilen KESK üyesi yaklaşık 5 bin kamu emekçisinin 2 bini aşkını geçen 10 yılda görevine dönerken, 2 binin üzerinde kamu emekçisinin hukuki süreci sürüyor.
KHK ihraç edilen Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, 10 yıldır devam eden KHK sürecini PİRHA’ya değerlendirdi.
“SADECE PERSONLE DEĞİŞMİ DEĞİL REJİMİN YENİDEN DİZAYNI HEDEFLENDİ”
Pirha: 15 Temmuz’da bir darbe girişimi oldu ve ardından Olağanüstü Hal (OHAL) ilan edildi. Hemen ardından ise Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) çıkartıldı ve yüz binlerce emekçi işinden oldu. Hem kurumsal hem de bireysel olarak darbelere ve eşitsizliklere karşı mücadele etmiş bir isim olarak siz de bu kanun hükmünde kararnameyle işten çıkartılanlardan birisiniz. Geçen 10 yılı nasıl değerlendirirsiniz?
Zeynel KETE: Aslında adı darbe oldu ama şunu söylemekte fayda var. İktidarcı anlayışlar, özellikle ekonomik tekel oluşturma, yasama, yürütme, yargıyı tek elden kendi kontrol ve denetim altına alma, toplumun ekonomik, sosyal, kültürel yapısı üzerinde bir bütünen kontrol ve denetim mekanizması oluşturma, muhalif güçleri bir bütünen etkisiz hale getirmek için çeşitli yasalar çıkarmışlar. Dönem dönem darbe girişimleri yapılmış, tertiplenmiştir. Türkiye tarihinde neredeyse her 10 yılda bir bir darbe vardır belirlemesi bir realitedir. Bunun dışında postmodern darbeler de vardır. Ama dönem dönem de darbeye karşı olduğunu söyleyen tekelci sistem aslında darbede de ciddi boyutuyla nemalanmış. Bir şekilde o ortamın içinde kendisi de olmuş. Çünkü gücü paylaşmak istememişlerdir. Ekonomik tekeli tek elden toplamak istemişlerdir.
Bu yönüyle 15 Temmuz 2016 darbe girişimi Türkiye’nin yakın siyasal tarihinde yalnızca başarısız bir askeri kalkışma değil devletin yeniden yapılandırıldığı siyasal rejimin dönüştüğü ve toplumsal muhalefetin kapsamlı bir biçimde baskı, kontrol ve denetim altına alınıp tasfiye edildiği tarihsel bir kırılma noktası olarak 15 Temmuz’u değerlendirmek gerekiyor. Olaya böyle bakmak gerekiyor. Çünkü darbe girişiminin hemen ardında ilan edilen OHAL ve ardından çıkarılan KHK’lerin muhtevasına bakıldığında resmi söylemle dersek, darbe girişimi ile bağlantılı olsa da bile ama temelinde bir tasfiye hareketi söz konusudur.
Bu tasfiye hareketi sadece darbe girişimini yapan kesime yönelik değildir. Kanun hükmünde kararnameyle görevinden ihraç edilenlerin bulundukları yapılar, sendikalar, dünya görüşleri, sosyolojik ve kültürel yapıları incelendiğinde sadece bir güvenlik tedbiri değil, siyasal iktidarın devleti ve devletle beraber toplumu kendi siyasal anlayışı, ideolojisi doğrultusunda yeniden biçimlendirmesinin temel araçlarını da oluşturdular.
Aslında belirleyici olan buydu. Sürecin ilerleyen aşamalarında yalnızca darbe yapan, darbe yaptığı icra edilen ve kayıt altına alınan kişilerle değil farklı siyasal ve toplumsal kesimlerle yeni politik hedefler oluşturuldu. Farklı siyasal kesimlere yönelme söz konusu oldu. Bu 10 yıl boyunca da devam etti. Çünkü darbe girişimi ile katılanlara yönelik ileri sürülen kişilere yönelik sınırlı bir yaptırım uygulanmadı. Emek, demokrasi, insan hakları, laiklik mücadelesi veren, bilimsel, laik, ana dilde eğitimi savunan sendikalar ve akademilere yönelik geniş çaplı ihraçlarla karşı karşıya kaldık.
Ve bunun da en ağır hissedildiği alan eğitim alanı oldu. Bizler de o alandaydık. Ben o dönem işte sendikada Adana Eğitim Sen şubesinde şube sekreteriydim. Gecenin bir saatinde işte merkezde gelen bir yazıyla telefonlarımıza o kanun hükmünde karar derneğin resmi gazetede yayınlanan ilgili sayısı düştü. Bir baktık ki ciddi bir adına kültürel soykırım diyebileceğimiz bir süreç yaşandı. Bundan dolayı da bunun en ağır bedellerinin, psikolojik, sosyal etkilerinin hissedildiği yer sendikalardı. Çünkü emek alanıydı. En fazla da eğitim alanıydı. Çünkü eğitim eğitim yeni değil. Kadim dönemden bugüne kadar pedagoji, özgürlük pedagojisi, bilimsel eğitim, özgür eğitim iktidarcı anlayışları sürekli korkutmuştur. Eğitim eğer kendi tarihsel amacına bu kavram olarak tarihsel amacına hakikatine uygun manada karşılık bulduğunda elbette ki bir hakikati inşa edecekti. Özgür düşünceyi ortaya çıkaracaktı. Eğitim kavramı bir toplumu özgürleştirebileceği gibi bir toplumu köleleştirebilirdi de. Ama biz toplumu özgürleştirmeye çalışıyorduk. Bu istenmiyordu.
Bu nedenle eğitim emekçilerine yönelik ihraçlar yalnızca bir personel değişikliği değil, kamusal alanın, kamusal düşüncenin yeniden dizayn edilmesidir. Hani hep zannederler ki işte kanun hükmünde kararname ile beraber personel değişikliği oldu. İhraç edilenlerin yerine yenileri getirildi. Sorun giderildi. Mesele o değil. Kamusal alanın, mekanın, kurumların yeniden şekillendirilmesi girişimi olarak değerlendirmek lazım.
Kamunun yeniden yapılandırılması, mekanların yeniden kontrol denetim altına alınması, bu mekanlar üzerinde işte mevcut AKP ideolojisinin, rejiminin, KHK rejiminin yeniden görünür olması, bunun veli ayağını oluşturmaları, öğrenci ayağını oluşturmaları ve bu süreçte de belki üzerinde çok da durulmayan ama özellikle de belirtmek isterim.
En fazla da Aleviler ve Kürtler en büyük engel olarak görülmüş. ihraç edilenler toplumsal kesimler içerisinde en ağır biçimde etkilenenler Kürtler ve Alevilerdi. Bu bir ayrıştırma değil, bir durum tespitidir. İhraç edildiğimiz zaman ben Adana’da, Mersin’de, Antep’te, Maraş’ta, ilçelerinde birebir sendika yöneticisi olan arkadaşlarımla bir çalışma yapmıştım. Büyük bir kesimi, Kürtler ve Alevilerden oluşuyordu. Tabii ki sol sosyalist kesimler belirleyicidir.
“BİZ BİR MAHKEME GÖRMEDİK”
İhraç sürecinde hukuk nasıl işletildi?
Zeynel KETE: Binlerce öğretmen, akademisyen, kamu çalışanı, emekçi herhangi bir mahkeme kararı görmeden bir hakim kararı görmeden, söyleyecek söz üzerinden lehde aleyhte bir cümle kurulmadan, savunma hakkı verilmeden ihraç edildiler. Biz bir mahkeme görmedik.
Bu dönemde sadece mesleğimizi kaybetmedik. Sosyal güvencemiz kaybedildi.
Toplumda hemen KHK’lerden sonra devletin bütün ideolojik aygıtları, zor aygıtları basın, gazete, üniversite, Diyanet ve Diyanette bağlı bütün kurumlar dahil bizi “terörist” ilan ettiler, ötekileştirdiler, bize yönelik bir algı oluşturdular, sokak baskısı çok yoğun oldu.
Somut bir örnek vermek isterim. Ben o dönem ihraç edildiğinde işte kızım 6-7 yaşındaydı. Bizim blokta, apartmanda, kapının önünde oyun oynarken aynı yaş grubunda bir çocuk tarafında “Senin baban teröristtir. Terörist olduğundan dolayı işte başına bunlar geldi” diyen yine 7 yaşında bir çocuğun söylemleri. Düşünün. Ve biz gittik o çocuğun ailesiyle bir görüşme yaptık. Burada özellikle belirtmek isterim. Yani 7 yaşındaki bir çocuğun toplumsal hafızasında onun pedagojisine, diline, ruh yapısına uygun bir söylem değil. Bu dünya çocuğudur. Oyun çocuğudur. Bunun ruhunda barış vardır. Evrensel bir ilkedir çocuk dili. Ama 7 yaşındaki bir çocuğun kızıma “senin baban teröristtir” demesi. Uzun yıllar boyunca uzun yıllar boyunca böyle bir resmi bakış açısının bize karşı bir ötekileştirici ve nefret dilini sonuna kadar kullandı.
“DOSYALARIMIZ BİLEREK BEKLETİLİYOR”
Birde ihraçların ekonomik boyutu var. Sizler bu alanda neler yaşadınız?
Ekonomik sonuçları son derece ağır oldu. Çünkü düzenli bir kamu geliriyle yaşayan memur olarak gelirimiz doğrultusunda belirli bir giderimizde olmuştu. Ona göre yaşamımızı planladık, konut aldık, taşıt kredileri kullandık. Çocuklarımızın eğitimini buna göre şekillendirdik. Çevremize, ailemize, ihtiyacı olan kardeşlerimize, anne babamıza, ona göre bütçeler ayırdık. Bir gecede gelirini kaybetmiş, ciddi bir yük borcu altında kalmıştık.
Süreç yalnız ekonomik değil, ailelerde travmalar yaşanmaya başlandı. Sosyal ve psikolojik olarak derin travmalar yaşanıldı. Düşünün, komşunuzun 7 yaşındaki kızı gelip size “baban teröristtir” diyor. Asansöre binilince eşinize, kardeşinize, işte annenize ya “senin oğlun terör olaylarına katılmış, bundan dolayı görevinden uzaklaştırılmış, yazık yazık” diyor. Böyle bir durum var. Toplum dışında damgalanma, ötekileştirme, dışlanma, yalnızlaştırma duygusuyla karşı karşıya kaldık.
Yaşadığımız ortam itibariyle, içinde bulunduğumuz politik kültür itibariyle Kürt olmamız, Alevi olmamız, hakikat ve özgürlük arayışına ikrar vermemizden kaynaklı 100 yıllık cumhuriyet modernitesi boyunca biz bunları gördük. Dedelerimizi gördük, katliamlarla karşılaştık, ambargolar gördük. Bunları biz bir nebze biliyorduk. Daha derinlikli yaşanmışlıklarımız vardı.
Belki bizim gibiler bunu biraz anlayabiliyordu ama birçok kamu çalışanı bu süreci çok zor atlattı, atlamayanlar vardı. Sağlık sorunları yaşayanlar oldu.
Dosyam hala istinafta 10 yıl geçkin oldu duruyor. Ne bir ara karar verilmiş, ne dosyama bir ekleme yapılmış, ne bir belge talebinde bulunmuş. 10 yıldır bilerek iç hukuk yolları bir an önce erken tüketilirse AİHM’e doğru gidecek süreci bilerek uzatıyorlar. Bir 10 yıl sürerse elbette ki buna bizim ömrümüz yetmez. Yaşımız geldi 60’a dayandı.
“GÜÇ GÖSTERİSİ”
Neden uzatıldığını düşünüyorsunuz?
Bu bir güç gösterisidir. İki toplumda yılgınlık meydana getirme, teslim alma hareketidir. Ayrıca bizden sonra yeni göreve başlayacak birçok kamu emekçisine de bir ders veriliyor. Bak ha mücadele ederseniz sendikayla uğraşırsanız haliniz böyle olur.
“KOMÜN FONUNUN OLUŞTURULMASI GEREKİYOR”
Geçen 10 yılda sizin düşüncenizde bir değişim yaşandı mı? Bundan sonraki sürece dair ne söylemek istersiniz? Bir 10 yıl daha beklememek ya da benzer acıların olmaması için çağrınız ne olur?
Binlercesinin kamusal alanda uzaklaştırılması yalnızca bireysel mağduriyetler değildir. Toplumsal hafıza ve kurumsal deneyim önemlidir. Bizler hem alanımızda mesleklerimizde hem de ilgili sendikalarda güçlü bir deneyime sahiptik. Ve bu kurumsal deneyimler zedelendi. Bu nedenle birçok sosyal bilimci, araştırmacı, sosyolog kültürel tasfiye, kültürel soykırım, sivil ölüm kavramlarıyla tanımladı bu süreci.
Bizler savunduğumuz değerlerden asla geri adım atmadık asla pişman da değiliz. Onu özellikle de belirtelim. Biz hırsızlık yapmadık. Biz ihale almadık, fesat karıştırmadık. Biz öğrencilerimizin hepsine eşit şekilde davrandık.
Örgütlenmenin çok önemli olduğunu, özellikle özgür yaşamı inşa etme iddiası olanların çok daha derinlikli düşünmeleri gerektiğini, rahavete kapılmamaları gerektiğini, her an her şeyin olabileceğini, bunun için de, birlik beraberliğin bir komün kültür olduğunu, ortak yaşamı inşa etme kültürü olduğunu çok net olarak öğrendik ve bunun başında da kültürel sanatsal ekonomik komünler geliyor. Yani binlercesi sendikalarda ihraç edildiğinde güçlü bir dayanışma fonu oluşturulsaydı ekonomik ve sosyal tahribat bu boyutta yaşanmazdı.
İhraç edilenlerle beraber sendikaların özellikle bizim KESK’e bağlı sendikalarımızın ihraç edilenlere maddi manevi desteğini vermesi kendi üyelerinin yanında olması önemlidir.
Örgütlemenin her zamankinden daha güçlü olması gerektiği, geçmiş örgütlenme modellerinin ciddi boyutuyla eleştiriye tabi tutularak, daha güçlü inşaların olması gerektiği ortaya çıktı. Örgütlenmek gerektiğine inanıyorum. Hukuk alanında çok güçlü çalışmaların yapılması gerekiyor. Ekonomi alanında güçlü bir beraberlik fonunun, komün fonunun oluşturulması gerekiyor.
Psikolojik sosyal etkinliklerin daha aktif olarak yapılması gerekiyor. Sendikaların bu mevcut sendikal modeli de bir daha gözden geçirerek, mevcut durumu aşabilecek bütünsel yaklaşmalara ihtiyaç var. Sendika alanı, emek, barış, demokrasi mücadelesi veren bütün alanlarla güçlü ilişkileri geliştirmeleri gerekiyor.
Ve özellikle de belirtelim Barış ve Demokratik Toplum Perspektifi bu konuda önemlidir.
Eğer Türkiye’de farklı kesimler arasında kapsayıcı hukuk ve pozitif entegrasyon çerçevesinde bir demokratik cumhuriyet sözleşmesi olabilseydi, katılımcı hukuk, pozitif hukuk esas alınabilseydi, evrensel insan hakları uygulamaları esas alınabilseydi, özgür bir şekilde mahkemelere çıkıp savunma yapma hakkı bütün bunların olabilseydi bunlar yaşanmazdı. Bunun için de mevcut rejimin de demokratikleşmesi gerekiyor.
Gerçekten de demokratik güçlü bir sözleşme ancak güçlü bir barış talebiyle ve mevcut rejimin demokratikleştirilmesiyle olur. Eğer bunlar olmasa dönemsel olarak sürekli toplumun geneli bu soykırımlara karşı açıktır. Bu çizgidedir, bu sınırdadır.
Bu yönüyle bu KHK ile görevinden uzaklaştırılanların hepsi bir yetkiyle uzaklaştırıldı. O halde o halde mevcut sistemin ciddi boyutuyla demokratikleştirilmesi gerekiyor. Bu da barış olur. Barış olursa demokrasi olur. İkisi birbiriyle doğru orantılıdır. Eğer barış ve demokratik toplum perspektifi bu toplumda yer edinirse doğal da emek alanında emek üretenlerin de emeklerinin karşılığını almaları, barış içinde yaşamaları, hak gaspına uğramalarının önü de kesilmiş olur.
“KHK REJİMİYLE MÜCADELE ETMELİYİZ”
Son olarak ne söylemek istersiniz?
Ciddi boyutuyla bu yönüyle de güçlü bir örgütleme ile beraber bütün barış ve demokrasi mücadelesi veren bütün kesimlerin KHK mağdurlarıyla ve KHK yasasıyla ve zihniyetiyle, rejimiyle güçlü bir şekilde hesaplaşması lazım. Aksi takdirde sadece çalışan kesim değil, bir bütün toplumun hepsi KHK rejiminin baskısı altında olabilir.
Ve bu uğurda mücadele ederken Hakk’a yürüyen, hastalanan, ciddi sorunlar yaşayan canlarımız oldu. Hepsinin mücadelesinin önünde darda olduğumu belirtirim. Mücadeleleri, anıları mücadelemizdir. Davalarına sahip çıkacağımıza burada aşk ile ikrar veriyorum.
Diren KESER/ADANA
İLGİLİ HABERLER
>Ahmet Karagöz: Son arkadaşımız göreve iade edilinceye kadar mücadelemizi sürdüreceğiz-VİDEO
>KHK mağdurları 10 yıl sonra yine Adalet Bakanlığı önünde-VİDEO
Yoruma kapalı.