PİRHA- Roman Alevilerin yaşamına ve yaşadıkları sorunların yaşadıkları coğrafyalarda sürdüğünü belirterek, “Romanları, Roman bireyleri kendisiyle eşit gören, eşit temelde diyalog kuran buradan ilişki geliştiren bir tutum gelişmediği için dilde her ne kadar eşitlikçi bir söylem kendisini gösterse de gündelik hayatta ayrımcı dil, ona tepeden bakan ve sosyal hayatın dışına atan pratik çok keskin bir şekilde kendisini göstermeye devam ediyor” dedi.
Yazar Ozan Doğan, Roman Alevilerin yaşamına ve yaşadıkları sorunlara dair sorularımızı yanıtladı.
-Romanlar ve özelde de Roman Aleviler toplum içinde görülüyor mu?
“ÇOK CİDDİ ÇOK YAKICI SORUNLAR YAŞIYORLAR”
Yazar Ozan Doğan: Hem Romanların hem de özelde Roman Alevilerin güncel taleplerinin, tarihsel ve kültürel birikimlerinin gündeme gelmesi, gündemleştirilmesi, tartışılması ve kendisine bir zemin bulması son derece önemli.
Bildiğiniz gibi 2009 yılında bir ‘Roman Açılımı’ başladı. Bu Roman Açılımı’nda ve sonraki dönemlerde bu açılıma eşlik eden çeşitli strateji belgeleri oluşturuldu. Örneğin içerisinde bulunduğumuz dönemde de 2023 ve 2030 yıllarını kapsayan hükümetin başını çektiği bir strateji belgesi var. Bu strateji belgesinde de Türkiye’nin dört bir yanında yaşayan Romanlara ilişkin taleplerde ve belirlemelerde esasta sosyal ve ekonomik şartların düzeltilmesi, Romanların toplumsal hayatta, ekonomik hayatta entegrasyonu gibi çok temel şeyler vurgulanmış. Aslında bu durum siyasal anlamda devletin Roman topluluklarla, Roman bireylerle olan ilişkisini, diyaloğunu çok çarpıcı bir şekilde gündeme getiriyor. Çünkü hem Cumhuriyet döneminde hem de Cumhuriyet öncesi dönemde Romanlar toplumsal yaşama dahil olabilen kendi ekonomik ve sosyal imkanlarını, şartlarını diğer vatandaşlarla eşit koşullarda gerçekleştirebilen bir yerde değiller.
Elbette yaşadığımız ülke gerçekliği içerisinde bu eşitsizlik sadece Roman’lara değil, diğer etnik gruplara da kapsayan bir noktada yer alıyor. Fakat Türkiye özelinde ve dünya genelinde Roman topluluklarının daha dezavantajlı yerde olduğunu ifade edebiliriz. Yani Roman’ların ve Abtal grupların maruz kaldığı ekonomik ve sosyal dışlanma pratikleri diğer grupların yaşadığı pratiklerden daha keskin bir şekilde kendisini gösteriyor. Bireyler ten renklerinden kaynaklı bile örneğin iş bulamıyorlar. Yaşadıkları kentlerde oturdukları mahalleleri dile getirdiğinde ‘sen Çingenesin’ yaftasıyla birlikte iş bulmaları, toplumsal hayata katılmaları engelleniyor. Dolayısıyla bugün dahi Türkiye’nin dört bir yanında temel meselenin özellikle işsizlik olduğunu, barınma, eğitim, sağlık gibi konularda çok ciddi çok yakıcı sorunların yaşandığını ifade edebilirim.
Hem yakın dönemde yapılmış çalışmalarda hem de güncel anlamda özellikle Roman derneklerinin yapmış oldukları çalışmalar ve yayınladıkları bildirilere bakıldığında bu sorunun aslında bildiğimizden çok daha katmanlı, çok daha büyük bir soruna tekabül ettiğini söyleyebilirim.
“ROMANLAR TOPLUMDIŞI GÖRÜLDÜ”
-Özellikle şehirlerin büyümesiyle beraber şehirlerin çeperinde yaşayan Romanların daha da geriye iletildiğini ve hatta bulundukları alanlardan çıkartıldıklarını, daha da kötü koşullara maruz kaldıklarını görebiliyoruz. Bu sorunların görünmez kılınmasına dair ne söylersiniz?
Yazar Ozan Doğan: Bu sürecin tarihsel bir arka planı var. Çünkü sadece Türkiye’de değil, dünyanın dört bir yanında Romanlar yüzlerce yıldır yaşadığı her yerde yabancı görülüyorlar. Yani İran’dan tutun Avrupa’nın herhangi bir yerine varıncaya kadar gittikleri bütün yerlerde yabancı görülmüşler. Yani oradaki devletler, yerleşik olan toplum buraya gelen insanlara bu göçebe grupları kendisine ait bir şey olarak görmemiş ve yabancı yaftası vurmuş. Ve dolayısıyla yüzyıllar boyunca gittikleri her yerde bu devletle bütünleşmeleri, mevcut toplumsal hayata, ekonomik hayata dahil olmaları noktasında önlerine çok ciddi engeller çıkarılmış. Bu konuda devletler çeşitli yasalar çıkarmış. Dini kurumlar bu konuda çeşitli fetvalar vermiş. Dolayısıyla toplumsal hayatın dışarısına itilen, bütünleşmenin önüne geçen çok keskin bir tutum söz konusu.
Türkiye’de ve Türkiye dışı alanlarda da bunun çok fazla örneği mevcut. Dolayısıyla kendisiyle eşit görmeyen vatandaş kategorisini değerlendirmeyen, tepeden bakan, hakir gören, toplumsal hayatın dışına iten çok keskin bir tutum var. Ve takdir edersiniz ki kuşaklar boyunca kendisini gösteren bu pratikler günümüzde de çok ciddi bir şey yaratıyor. Yani ciddi bir ön kabul ve ön yargı yaratıyor.
Siz bir strateji örneğin strateji belgesi ilan etseniz dahi zihinlerde var olan ‘Çingene’ damgası aşılmadığı için gerçek manada dışarıdakinin gözünde ya da söylemiyle tırnak içerisinde çingeneği kendisiyle eşit görmeyen tutum pratik anlamda onu sosyal hayatın dışına atmaya devam ediyor. Yani bu yönüyle aslında tam da ifade ettiğiniz gibi temel mesele aslında o eşitlik zemininin sağlanmamış olması.
Romanları, Roman bireyleri kendisiyle eşit gören, eşit temelde diyalog kuran buradan ilişki geliştiren bir tutum gelişmediği için dilde her ne kadar eşitlikçi bir söylem kendisini gösterse de gündelik hayatta ayrımcı dil, ona tepeden bakan ve sosyal hayatın dışına atan pratik çok keskin bir şekilde kendisini göstermeye devam ediyor. Ve bunu koşullayan temel şey de yüzlerce yıldan bugüne uzanan o keskin dışlama pratiklerinin ve damgalarının yarattığı keskin ön yargılar.
“ZENGİN BİR ETNOKÜLTÜREL BİRİKİMİ OLABİLECEĞİ DÜŞÜNÜLMÜYOR”
-Romanların tarihine baktığımız zaman göçer olma halini görüyoruz. Bu zorunlu olarak ortaya çıkan göçerlik bir taraftan da asimilasyonu da getirmiyor mu?
Yazar Ozan Doğan: Aslında birçok konuda olduğu gibi Romanlar özgürlüğünde de biz birçok meseleyi aslında bugünün şartları içerisinden değerlendirmeye çok alışkınız. Yani bulunduğumuz şartlar içerisinden, bulunduğumuz koşullar içerisinden örneğin 5. yüzyılda Hindistan’dan çıktığı varsayılan Roman grupların gerçekliğini anlamaya çalışıyoruz. diyoruz. Fakat 5. yüzyılda örneğin Hindistan’dan çıktığı varsayılan Roman gruplarının yaşadığı sorunlar, yüzlerce yıl boyunca bir kentten diğerine, bir ülkeden diğerine göç etme zorunluluğu ve bu zorunluluk içerisinde maruz kaldıkları katliamlar, şiddet pratikleri, dini inancın dışına atılma pratikleri, sosyal hayattan ekonomik yaşanan soyutlanma pratiklerinin ağırlığı bilinmediği için buralar genelde göz ardı edilir.
Yani 5.yüzyılda Hindistan’dan çıkıp dünyanın dört bir yanına yayılan bu grupların gerçekliği çok basit bir şekilde gerçekleşmiyor. Yani Ortadoğu’da yüzlerce yıl boyunca çok ciddi katliamlara maruz kalıyorlar. Kafkasya’da, Avrupa’nın dört bir yanında çok ciddi katliamlara, şiddet pratiklerine maruz kalıyorlar ki Nazilerin yaptığı soykırımının da önemli parçalarından bir tanesini yine Roman grupları oluşturuyor. Ve burada sadece Nazilerin uyguladığı bir soykırımdan ziyade diğer Avrupa ülkelerinin de buna bir şekilde zemin sunduğu, göçebe kökenli grupların toplanarak kamplara iletilmesini sağlayan bir pratik hat da söz konusu.
Dolayısıyla bu yüzlerce yıl içerisinde Roman grupların görünümlerinde, Roman grupların yaşamlarında çok ciddi değişimler meydana geliyor ve göçebe olma hali de bir başına bu grupların kendi isteklerinden ziyade, kendi tutumlarından ziyade biraz daha dönemin koşullladığı şartlarla çok yakından ilişkili.
Hindistan’a ilişkin örneğin bu göç rivayetlerinde temel gerekçe savaşlar, istilalar kıtlık, daha iyi bir yaşam beklentisi ile insanlar göç ediyor. Fakat gittikleri her yerde benzer tutumlara maruz kalıyorlar. Dolayısıyla her yerden göç etmek zorunda kalan, gittikleri yerlerde yerleşik halkın yapmadığı işlerle geçinmek zorunda kalan yani bir nevi hayatta kalmaya çalışan, hayatta kalmaya çalışırken de yerleşik halkın aşağı gördüğü işlerle meşgul olan bir pratik de kendisini gösteriyor.
Dolayısıyla yüzlerce yıl boyunca diyardan diyara göç etmek zorunda kalan ve her yerde yabancı görülen, her yerde yaftalanan, yaftalandığı için de kendisine ait zengin bir etnokültürel birikimi olabileceği düşünülmeyen, zengin bir ana dili olabileceği düşünülmeyen, bir dini inancı örneğine sahip olabileceği düşünülmeyen bir homojen toplum ya da topluluk varsayılıyor. Bunlar arasında çok önemli gerilimler mevcut.
“ROMANLARIN ALEVİLİKLE İLİŞKİSİ 9. YÜZYIL ÖNCESİNE DAYANIYOR”
-Alevilikle ilişkilerini nasıl okumak gerekiyor? Bu ilişki nasıl oluşmuş?
Yazar Ozan Doğan: Tezime çalışırken birçok doktora tezi, yüksek lisans tezi yapılmış araştırmaları da ister istemez inceledim ve burada genel olarak Romanların dini inançlarına ilişkin bir uyum kavramı ön plana çıkıyor. Yani o da şu, Avrupa’nın dört bir yanında da, dünyanın diğer yerlerinde de Romanların gittikleri yerlerin hakim dini inancını benimseyen, ona uyum sağlayan bir topluluk oldukları ifade ediliyor. Bu kapsamda da Avrupa’ya gittiklerinde Ortodoks’la Ortodoks, işte bir Müslümanla bir araya geliyorsa Müslümanla Müslüman olan bir tutumun hakim olduğu ifade edilir. Bunu biraz önce konuştuğumuz genel çerçeve içerisinde değerlendirdiğimiz zaman bu tutum daha anlaşılır bir hale geliyor.
Yani uyum sağlama meselesi sanki Romanların özsel olarak taşıdığı bir şey. Yani özsel olarak Romanlar gittikleri yere uyum sağlar gibi. Gerçekten bilimsel olmayan bir tutum kendisini gösteriyor. Yani bir topluluk herhangi bir etnokültürel topluluğun özsel olarak bir yere yatkın olma, özsel olarak uyum sağlama pratiği geliştirmesi kabul edilebilir bir durum değil. Bu romanlar içinde keza öyle. Gittikleri yerlerde baskılanan, katliamlara maruz kalan, hakim olanla uyuşmak zorunda kalan tutum sadece Romanların değil bütün etnik grupların bulundukları yerin hakim inancına uyum sağlamalarını ya da belli bir dönem ‘mış’ gibi yapmalarına yol açan pratikleri sahne olur ki dünyanın birçok yerinde çeşitli dönemlerde bunun sayısız örnekleri mevcut.
Romanlar özelinde de biraz önce ifade ettiğimiz tarihsel arka plan düşünüldüğünde gittikleri yerlerde farklı dini inançlarla ilişkilenmişler. Fakat burada şöylesi bir ayrım yapmak gerekir. Örneğin 5. yüzyılda, 7. ya da 10. yüzyılda herhangi bir dini inancı kabul eden Roman bir topluluğun o yüzyıldaki pratiği ile 21. yüzyıldaki pratiği arasında çok önemli farklar var.
Yani o dönem bireyler zorunlulukla, kendilerini çevreleyen şartların baskısıyla vesaire bir dini inancı kabul etmiş olabilirler. Fakat mağdurun konumu değiştikçe, yani bulunduğu yere yerleştikçe, kalıcı hale geldikçe, örgütlendikçe, kamusal alanda daha fazla göründür oldukça ve araya kuşak farkı girdikçe eski tarihlerdeki dini inancın benimsenmesi ile sonraki tarihlerde dini inancın benimsenmesi ve devamlı getirilmesi arasında çok anlamlı farklar oluşur.
Bu fark genellikle gözden kaçıyor. Yani mağdur olarak gördüğümüz grupların sosyal pratikleri, görünümleri sabit değil. Yani durağan bir şekilde tarihin bir yerinde bir şekilde başlamış. Sanki binlerce yıl boyunca hiçbir değişime uğramadan sosyal ve ekonomik hayatın dönüşümleri onların dini yaşamlarında ya da diğer pratiklerinde bir dönüşümlere yol açmamış gibi bir kavrayışı beraberinde getiriyor.
Alevilikle olan ilişkiye dönük çalışmalar var. 9. yüzyılda Romanların Mezopotamya’da Aleviliği kabul ettiğine ilişkin vurgular var. Fakat bu ifadenin ve tespitin tam olarak neye dayandırıldığı belli değil. Ama genel olarak Şii inancının ve Aleviliğin ortaya çıkışı ve yayılma alanları düşünüldüğünde örneğin İran sahası, Afganistan sahası işte Pakistan, Hindistan gibi alanlar düşünüldüğünde ve Roman grupların Hindistan’dan diğer alanlara yayılma yüzyılları, buralarda bulunma yüzyılları göz önüne alındığında Alevi inancını benimseme tutumunun ya da pratiğinin çok eski tarihlere gittiği söylenebilir. 5.yüzyılda örneğin Hindistan’dan çıktığı rivayet edilen bir grubun İran sahasında Alevi inancını benimsemiş olabileceği pekala düşünülebilir eski yüzyıllarda.
Nitekim İran’da yaşayan Roman gruplara ilişkin akademisyenler çeşitli çalışmalar yapıyor. İranlı akademisyenler ve bu akademisyenlerden bir tanesi burada yaşayan Roman gruplardan birinin soylarının seyitleri dayandırdığını ifade ediyor. Yani sosyal yaşamda İran’da gördükleri kabul bu bireylerin giyimleri, kuşamları ve getirdikleri kültürel pratik tam olarak bu bahsettikleri soyunu seyitleri dayandırma pratiğinin mantıki sonucu olarak devam ediyor. Dolayısıyla bu ifade ettiğimiz çalışma, varsayım, olasılık dahi aslında Romanların Alevi inancıyla ilişkilerinin çok eski tarihlere dayanabileceğini, onların örneğin sonradan Alevi olduğu ya da Alevi değil de Bektaşi olabileceklerini ifade eden kimi kanaatleri ya da ön yargıları da tekrardan düşünmeyi acaba öyle olmayabilir mi sorusunu da ciddiyetle ele almayı gerektiren veriler olarak karşımıza çıkıyor. Tabi bu veriler hepsi çok net bir şekilde öne sunacağımız, şöyledir diyebileceğimiz veriler değil. Ama tersini düşünebileceğimiz ya da başka ihtimalleri ciddiyetle ele alıp bilimsel çalışmalara konu edebileceğimiz bir alan açıyor.
Uşak’ta gerçekleştirdiğim saha çalışmalarında Uşak’ta yaşayan Roman grupların Alevi inancıyla ilişkilenmelerini 19. yüzyılın başına kadar götürebildim. İşte Kütahya merkezli bir Işık Çakır Sultan Ocağı var. Bölgede yaşayan Roman Aleviler 19. yüzyılın başında Işık Çakır Sultan Ocağına bağlanıyorlar. Burada hem dedenin anlatımları hem de Roman gruplara dahil olan bireylerin anlatımları birbirini destekliyor. Yani hem ocağın hafızası hem Roman gruplarının hafızası bu noktada ortaklaşıyor ki çadırlarda düzenlenen cemlerden Uşak merkezde evlerde gizlilik içerisinde düzenlenen cemleri oradan cemevine evrilen ve yaklaşık 200 yılı bulan çok canlı bir hafıza ile kendisini gösteriyor. Bunun haricinde de yine başka bölgelerde Farklı ocaklara bağlı olan Roman gruplar söz konusu. Yani sadece bu durumu bile göz önüne aldığımızda asırlara yaslanan, kuşaklar boyunca kendisini devam ettiren bir inanç pratiğinin olduğunu söyleyebiliriz.
“GÜVEN VEREN ADIMLAR ATILMALI”
– Savaş ve çatışma ortamında en çok etkilenen gruplar dezavantajlı gruplar oluyor ve bulundukları coğrafyada da kimliksiz yaşayan ya da bir kimliğe kavuşturulmayan kesimlerin başına da Romanlar geliyor. Bugün Barış Sürecindeyiz. Romanlar bu süreçte nasıl etkileniyor? Kendilerini görünür kılabilecek bir ortamı Barış Süreci’nde yakalarlar mı?
Ozan Doğan: 2000’li yılların başı aslında birbiriyle bağlantılı süreçlerin tam olarak iç içe geçtiği bir dönemdi. İşte Kürt açılımı, Alevi açılımı, Roman açılımının peşi sıra ülkenin gündemine geldiği, çeşitli toplantıların yapıldığı, belgelerin oluşturulduğu, komisyonların oluşturulduğu bir dönemdi. Fakat bu dönemin başlaması ve bitişi yani çok temel bir şeyler anlatıyor.
Yasal gerekliliklerin yerine getirilmemesi, barış söyleminin ya da farklı etnokültürel grupların temel ihtiyaçlarının güvence altına alınarak, tarihsel ön yargıların, eşitsizliklerin çözülmemesi, bu pratikleri üreten yeni bir takım şeyler meydana çıkartıyor.
2009 tarihli Roman açılımı, öncesinde gerçekleşen Alevi açılımı ve Kürt açılımı esnasında dile getirilenler ile bu süreçlerin bitişine bakıldığında bir şekilde aslında dar bir çevre içerisinde başlayan ve yine dar bir çevre içerisinde sonlanan bir pratik de kendisini gösterdi.
Elbette barış kavramı ve barış süreci tarafların yani uzun bir sürece yayılan tarihsel bir arka planı olan yaşadığımız yüzyılda da çok ciddi çatışmalarla kendisini gösteren bir süre. Taraflarının böylesi bir sürece ön ayak olması elbette anlamlı ve önemli bir gelişme. Fakat bu sürecin toplumsallaşarak, toplumun farklı kesimleriyle birleşerek, özellikle toplumun farklı katmanları arasında var olan ön yargıların da aşılmasına hizmet eden bir şekilde ele alınarak ilerletilmesi gerekir. Çünkü bugün toplumun farklı katmanlarına baktığımızda özellikle etnik ve dini gruplar arasında da ciddi bir kamplaşmanın ve kutuplaşmanın olduğunu görüyoruz. Ve bu sadece bugünün sorunu değil. Tarihsel arka planı olan ve bugün hemen her meselede karşımıza çıkan çok ciddi bir sorunlar yumağına işaret ediyor. Ve bu sorunlar yumağı toplamında farklı etnik gruplara bölünmesini, dini gruplara bölünmesini beraberinde getiriyor.
Bu meselenin aşılabilmesi ve toplumun farklı grupları arasındaki bu ön yargıların aşılabilmesi de ancak toplumun tamamına güven veren, her bir bireyin kendisini yaşadığı ve ülkede yasalar karşısında eşit gören, vatandaşlık hakları bakımından eşit gören, hukuk karşısında eşit gören, yarına dair bir gelecek planlamasında eşit gören bir anlayışla bir tutumla olabilir.
Şayet bu konularda güven veren, toplumu ikna eden, bireylerin toplumla bütünleşmesine ve süreçte bütünleşmesine imkan sağlayan güven verici adımlar gerçekleşebilirse bunlar elbette kısa vadede değil ama orta, uzun vadede anlamlı bir dönüşüme vesile olabilir. Fakat bunun için ifade ettiğim gibi çok güçlü, güven veren adımların atılması gerekir. Sözden ziyade sahada, toplumsal yaşamda güven veren ufak dahi olsa pratiklerin atılması gerekir.
Örneğin Romanlar kapsamında hazırlanan strateji belgesinden bahsettik. Bu strateji belgesinin %10’u dahi uygulansa gerçekten Romanlar açısından çok önemli şeylere karşılık gelebilir. Fakat 2009’dan bugüne kadar uzanan süre içerisinde yaşanan durum ki Roman derneklerinin ve federasyonlarının aktarımlarına bakıldığında bu strateji belgesine sadık kalan ve onu sahada pratikleştiren bir tutumun olmadığını gösteriyor.
Yani bu sadece Romanlar için değil, toplumun diğer kesimleri için de aslında kilit noktada duran şeyin söylemlerden ziyade pratik hayatta bireyleri, grupları, toplumu bir bütün olarak halkı ikna edebilecek adımların atılması gerektiğini bize anlatıyor.
“ROMANLARLA EŞİTLİK TEMELİNDE İLİŞKİ KURULMALI”
-Medya dilinin bahsettiğiniz dönüşümde önemli bir yerde duruyor. de gerektiriyor. Ayrımcı dile en fazla maruz kalan kesimlerinin başında Romanlar ve Aleviler geliyor. Bu konuda gözleminiz nedir? Bu dönüşümü sağlamak aslında medyanın da kendisini dönüştürmesiyle mümkün olabilir mi?
Ozan Doğan: Çingene kavramına yüklenen olumsuz anlamlar bugün de çok keskin bir şekilde aslında bu topluma ilişkin pratikleri şekillendiriyor. Çingeneliğe yüklenen anlam Türkiye’de de, dünyanın dört bir yanında da aslında benzer kodlarla yüklü. Çingene kavramına yüklenen olumsuzlukların büyüklüğü aslında her birimizin zihin dünyasında kendisini çeşitli şekillerde gösteriyor. Yani her birimiz bu kavrama yüklediğimiz anlamı samimi bir şekilde sorguladığımızda aslında karşı karşı olduğumuz sorunun büyüklüğü kendisini çok çıplak bir şekilde gösteriyor. T
ürkiye’nin dört bir yanında Çingene kavramı ile birlikte bu bireylere ilişkin damgalar gerçekten çok keskin ve ayrımcı bir şekilde kendisini ifade ediyor ve bu dil medyada da toplumun farklı alanlarında da kendisini çok keskin bir şekilde göstermeye devam ediyor.
Özellikle medyayı taradığımızda bugün tam da ifade ettiğiniz gibi iki temel şey ön plana çıkıyor. Örneğin YouTube’da çok yaygın bunlar. ‘İstanbul’un en tehlikeli mahallesine girdim’, ‘Antalya’nın en tehlikeli mahallesine girdik’, ‘Adana’nın en tehlikeli mahallesine girdik’ ve bu en tehlikeli mahallelerde genellikle Romanların ikamet ettiği, yaşadığı mahalleler olur. Dolayısıyla bir taraftan suçla, tehlikeyle bu toplumu kriminalize eden, diğer taraftan da örneğin şeye baktığımızda Roman düğünlerini ön plana çıkaran, onların eğlenceli yönlerine vurgu yapan belli videoların ya da görsellerin dolaşımı sunulduğunu görüyoruz. Her iki durumda da aslında bu toplumun birikimlerini dikkate almayan, ya onları bir eğlence nesnesine dönüştüren ya da tarihsel referanslara atıf yaparak onları suçla kriminal birtakım faaliyetlerle ilişkilendirerek yine aslında toplumun geneline bir korku nesnesi olarak sunan ikili bir yön var ve bu pratikler aslında tarihsel söylemlerden, tarihsel damgalama pratiklerinden bağımsız değil.Onları devam ettiren ve günümüzü uygulayan güncel pratikler olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle tam da ifade ettiğiniz gibi medyada da, medya dışı alanlarda da dilimizden başlayarak yıkmak gerekiyor.
Elbette asırlardır bugüne gelen bu damgaların bir anda ortadan kalkmasını beklemek hamhayal. Bunlar şu anda ortadan kalkacak sorunlar değil. Çünkü sadece bugüne ait sorunlar değil bunlar. Yüzlerce yılın bakiyesini taşıyor. Bu nedenle yüzlerce yılın bakiyesini taşıyan bu büyük sorunlar ancak bu topluma güven veren, adım adım, parça parça bunları aşabilen istikrarlı uygulamalarla ortadan kalkabilir.
Burada örneğin Çingene kavramının dilimizden tamamen atılması önemli bir başlangıç olabilir. Çünkü Çingeneliğe yüklenen imajlar kötücül anlamlarla yüklü ve bireyler ben sahada görüşme yaptığımda kimse “Ben Çingene’yim.” diye göğsünü gere gere ortaya çıkmadı ve aksine bu kavrama karşı çıkıyorlar. “Biz Çingene değiliz.” diyorlar. “Bu kavramı bize kullanmayın” diyorlar. Ve dolayısıyla bireyler eğer bu kavramla kendilerine seslenilmesini istemiyorlarsa evvela Çingene kavramını terk ederek başlamak gerekir. Bu bireyler bunu kullanmıyor. Ama Roman olmayan gruplar her ne hikmetse bu Çingene kavramını kullanma konusundan daha istekliler.
Bunun haricinde de hem inanç kurumlarında Aleviler özelinde hem de Alevi olmayan Romanlar özelinde toplumun farklı gruplarının daha fazla bir araya gelmesine imkan sunacak pratiklere ihtiyaç var. Yani küçük dahi olsa bu yabancılığı aşacak, karşılıklı birbirine güven verecek, bu ilişkileri tesis edecek anlamlı pratiklerin üretilmesi gerekir. Çünkü bir sorunu gündeme getirmek, bir soruna işaret etmek şayet gündelik yaşamda, günlük hayatta onu değiştiren anlamlı pratiklerle desteklenmiyorsa son durumda bir anlam ihtiva etmiyor. Ve bu da giderek bu eşitsizliği üreten bir şeye dönüşmeye başlıyor. Bu da çok ciddi bir tehlike. Dolayısıyla gündeme getirmek önemli. Fakat gündeme getirmekle kalmayıp günlük yaşamda, gündelik yaşamda bunları dönüştüren küçük küçük pratik adımlarla başlamak gerekir.
Son olarak şunu ifade etmek isterim. Romanların sorunlarını sadece ekonomik ve sosyal taleplere indirgemek de bir ayrımcılık. Çünkü Romanların sorunları sadece ekonomik ve sosyal taleplerden ibaret değil. Bugün bu toplum çok ciddi anlamda bir yoksulluk, ekonomik problemler, sıkıntılar yaşadığı için taleplerinin ana merkezini ekonomik ve sosyal talepler oluşturuyor. İşsizlik çok devasa boyutlarda ve gerçekten dışarıdan bakarak göremeyeceğimiz, düşünsek bile çok küçük bir kısmını anlayabileceğimiz bir noktada. Bugün bu sorunlar Roman toplumunun yakıcı sorunları, ekonomik ve sosyal sorunlar.
Fakat bu sorunlar ortadan kalktığında Roman toplumunun o zengin birikimini, zengin etnokültürel birikimini daha yakından görme imkanı taşıyacağız. Roman Aleviler kitabı ve benim doktora tezim aslında buna işaret eden bir yön taşıyor. Romanların sadece ekonomik ve sosyal talepleri yok. Bir başına bunları ön plana çıkartırsak ve bununla bağlantılı olarak Romanlar dışlanıyor söylemini ön plana çıkartırsak çünkü dışlanmanın dışında da temel problemler var.
Örneğin onların dini inançları gibi, zengin etnokültürel birikimleri gibi, ana dilleri gibi, ana dillerini gelecek kuşaklara taşımak gibi çok temel birtakım sorunları var. Bu nedenle Romanları sadece belli taleplerle sınırlayan onları öyle değerlendiren bir tutumdan ziyade onların da tıpkı diğer etnik gruplar gibi zengin bir tarihsel, kültürel, dinsel birikimi olduğunu bilen ve eşit bir şekilde ilişki geliştiren bir tutumun hakim kılınması gerekir.
Diren KESER/MERSİN
Yoruma kapalı.