Alevi Haber Ajansi

Meriç: Dünya halkları ve işçi sınıfı  gericiliği tersine çevirecektir! -VİDEO

PİRHA- Halkevleri önceki dönem Genel Sekreteri Kutay Meriç, ABD’nin İran’a saldırısı sonrası uluslararası dengelerin değişeceğini vurgulayarak, “20. yüzyıl devrimler çağı olarak açılmıştı. 21. yüzyılda bir gericilik çağı olarak açıldı. Temennimiz de bunun böyle gitmeyeceği ve dünya halklarının dünya işçi sınıfının bu gericiliği tersine döndüreceğine dair inancımda sonsuz” dedi.

 

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıların ardından kentlerin yoğun bombalanmasıyla başlayan 40 günlük savaşın ardından  NATO’nun pozisyonu, Hürmüz Boğazı’nın trafiğine açılmaması, bunun küresel ve bölgesel düzeyde yansımaları ve ateşkes görüşmelerine devam ederken, Halkevleri önceki dönem Genel Sekreteri Kutay Meriç, savaş sürecine dair PİRHA’nın sorularını cevapladı.

“ABD YENİ HEGEMONYA ARAYIŞINDA”

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik müdahalesinin arka planında neler var?

Kutay Meriç: Geçen yılki 12 gün savaşının ardından bu seferde bir ABD’de İsrail’in 40 günlük saldırısı kamuoyunda da 40 gün savaşı diye tartışacağımız veya adlandıracağımız ikinci bir savaş daha yaşanmış oldu.

Tabii bu savaşın başlama nedenleri savaşın arka planında ne olduğu İran içine bunun nasıl yansıdığı İran muhalefetine İran iktidarına nasıl yansıdığından Türkiye solunda da çeşitli tutumlara kadar çok fazla tartışıldı. Aslında çok çelişkili tutumlar hatta birbirlerini de eleştiren tutumlarda oldu.

Ateşkesle beraber her iki tarafın da ‘kazandık’ dediği zafer sloganları attığı bir durumla da karşı karşıyayız. İlk önce biz devrimciler, sosyalistler olarak emperyalistler bir ülkeye saldırdığında o ülkenin rejiminin ne olup ne olmadığına bakmayız. Yani sosyalist bir rejim de olabilir, ulusalcı bir rejim de, İslamcı bir rejim de olabilir, hiçfark etmez. Emperyalistler bir ülkeye saldırıyorsa orayı yağmalamak, talan etmek ve sömürgeleştirmek amaçlı saldırır. Bu oradaki rejimden tamamen bağımsız bir durumdur.

Sosyalistlerin ilk etapta siyasal refleksleri Amerikan emperyalist saldırganlığına doğrudan karşı çıkmaktır. Bu tavır rejimlerin niteliğinden bağımsızdır. Ama tabii sonra döner sahaya da bakarız. Yani sahada da bizim dostlarımız bizim enternasyonal ilişki kuracağımız birtakım siyasi akımlar var mı? Ya da saldırıya uğrayan o ülke halkları ne diyor, nasıl davranıyor? diye buradaki duruma da, tutuma da bakarız.

Afganistan’a, Libya’ya, Suriye’ye, Irak’a, İran’a baktığımızda bu rejimlerin aslında ortak karakterleri hepsi 20. yüzyıldan kalmış aslında birer ara rejimler. Henüz emperyalizmin toptan bir sömürgeleştirme sömürge ağları içine net olarak kabul edilebilmiş, devletler, ülkeler değildi.

Emperyalist operasyona tabi tutulan yerler ve özellikle de 21. yüzyılda yani 25 yıldır bir bütün bizim coğrafyamızdaki bu askeri saldırı ve işgal yoluyla bir yeniden sömürgeleştirme harekatları yapılıyor. Görece siyasal bağımsızlıkları olan bu ülkeler yeniden sömürgeleştirme zincirinin içine sokulmaya çalışıyorlar. Bu ülkeler zaten kapitalist uluslararası tekerlerle bağları olan ülkeler. Bu ülkeler kapitalizmden bağımsız ayrı bir iktisadi düzene sahip değillerdi.

2010 yılında Suriye’ye yaptığım bir gezide, emperyalist ilişkileri net bir şekilde görmüştüm. Suriye rejiminde olduğu gibi hepsi açısından bu durum geçerliydi. Dolayısıyla da bu ülkeler kapitalist dünyanın dışında değillerdi. Kapitalist ekonomi zincirlerinin bir şekilde içindelerdi ama rejimleri görece bağımsız, ama görece bölgesel çıkarlarına sorun çıkaran rejimlerdi. Bu nedenden dolayı bu rejimlerin değiştirilmesi ve emperyalizmle uyumlu hale getirilmesi gerekiyordu. Bu nedenle bu saldırılar yapıldı.

Bu savaşın arka planına baktığımızda herkes herhâlde tahmin edebiliyor ya da biliyor. Bir Çin meselesi var. Ekonomik ve askeri olarak yükselen Çin, öte yandan askeri ve ekonomik olarak da hegemonya kaybına uğrayan bir ABD ile karşı karşıyayız. Emperyalizmin kendi içlerinde bu hegemonya kaybının pratikte nasıl olduğunu da aslında İran savaşında gördük.

Emperyalist saldırganlıkta çok fazla dost bulamadık. Suriye’de Kürtler vardı. Ağırlıklı kendi bölgelerini korumakla birlikte rejimle esas olarak bir kavgası olmayan, rejimle çatışmayan, esas olarak oradaki İslamcı dinci çeşitli örgütlere karşı kendi bölgelerini, kendi halkını korumakla sınırlı bir mücadele yürütülmüştü.

“İRAN İDAM REJİMİDİR”

-İran özelinde yaşananları nasıl değerlendirirsiniz?

İran özeline gelirsek 47 yıldır süren dinci gerici bir iktidar var. İran’da.1979 devrimini biz ona şöyle tanımlıyoruz ‘Çalınan Devrim’ diyoruz ama bazen bu kavrama da itiraz ediliyor. İran’da hakikaten devrimcilerin, komünistlerin, Kürtlerin, çeşitli ezilen halkların örgütlerin faşist diktatör Şah Rıza’nın devrilmesinde çok önemli rolleri olmuştu.

Hatta ilk askeri kışlaları işgal eden, oradan silahları alıp halka dağıtan devrimin ilk günlerinde halkın fedaileridir.  Marksist bir örgüttür. Ama sonrasında sürgünde olan Humeyni’nin Paris’ten apar topar İran’a gönderilip, devrimin liderliği hızla dincilerin eline geçmesine neden oldular. Ülke komünistlerin eline geçmesin diye Humeyni’nin İran’a gönderilmesiyle başlayan bir süreçtir.

1979’dan bugüne 47 yıllık bu sürede İran’daki rejim katliamlar üzerine kendisini iktidarda tuttu. Bütün devrimci, komünist, muhalif örgütlerin üyesi binlerce insanın idam edildiği süreçler yaşanmıştır.

En önemlilerinden birisi 1988’de Humeyni’nin bizzat emriyle cezaevlerindeki muhalif örgütlerin unsurlarının çıkartılarak meydanlarda asıldığı, resmi rakamlara göre 5 bin, gayri resmi rakamlara göre çok daha fazla idam olayı yaşanmıştı. Bu 5 ayın içinde bu bir idam kampanyası sürdürmüşlerdi.

2009’dan bu yana İran’da 6 büyük halk ayaklanması var. En sonuncusunu geçtiğimiz Aralık, Ocak aylarında gördük. Ondan önceki ayaklanmada bir Kürt kızı Mahsa Amini’nin din polisi tarafından başörtüsünün yanlış taktığı gerekçesiyle katledilmesi üzerine Aralık-Ocak aylarında başlayan isyandı. Hakikaten en birleştirici isyanlardan birisiydi. Mahsa Amini isyanında bütün muhalefetin bütün renkleri bir araya gelmişti.

Yumurta fiyatlarından isyan çıkmış bir ülkeden bahsediyoruz. ‘Benzin ve akaryakıt fiyatları neden böyle oldu’ diye isyan çıkmış bir ülkeden bahsediyoruz. İran’ın içeride çok özel bir ekonomik siyasi askeri yapılanması var. Aslında tüm dünyada yaşanan neo-liberal uygulamaların bir benzerinin İran’da da olduğunu görüyoruz. Fakat oradaki uygulama biraz farklı. Devletin elinde bulunan ya da devlete ait vakıfların elinde bulunan kamu iktisadi teşekküllerinin özelleştirilerek devrim muhafızları ordusuna verildiği yaklaşık ekonominin şu anda yüzde 30’unu devrim muhafızlarının denetlediği bir yapıdan bahsediyoruz. Yani toplamda yüzde 20-25 kadar klasik anlamda bildiğimiz ticaret burjuvazisi ya da sanayi burjuvazisi diyeceğimiz bir kesim var. Sermayenin ve ekonominin %80′ ine yakın kısmını devlet kurumları ve devrim muhafızlarına bağlı şirketler denetliyor. Devrim muhafızlarının önemli petrol şirketleri, rafineriler ve benzeri sanayi şirketleri var.

Buralardaki çalışma koşulları çok ağır ve çok vahşi. İran neo-liberalizmi kendi içinde bir başka tarzda yaşanmış olduğu ve bütün neo-liberalizme karşı yoksulluk isyanları dediğimiz eylemler İran’da başladığı andan itibaren aslında rejimle karşı karşıya geldi. Çünkü şirketler devrim muhafızları denen askeri yapılanmanın şirketleri oldukları için dolayısıyla bu isyanlar kanla bastırıldılar. Yapılan 6 büyük ayaklanma hep kanla şiddetle bastırıldı. Binlerce, on binlerce insan tutuklandı, işkence gördü, tecavüze uğradı ya da idam edildi.

İran rejimi 40 günlük savaş sürecini bile fırsata çevirip 25 kişiyi idam etti. İran’da idamlar durmadı. İran’ın zaten yıllık idam ortalaması 450-500 kadardır. İran; insanları sadece siyasi nedenlerle değil başka dini nedenlerle de idam eden katliamcı bir rejimdir.

Sahaya baktığımızda İran muhalefeti çoğu mülteci durumunda olan bir muhalif yapıda olan güçlü isyancı bir halk var. Birçok kentten sokaklara dökülen bir yapı aslında. İran içerisinde güçlü muhalif örgütler yok.

Çeşitli yarı legal yarı illegal diyeceğimiz sendikal ve  emek yapılanmaları var. İran’da tek örgütlü ve silahlı güç aslında Kürt hareketi. Kürt hareketi bu süreçte 6 örgütle birlikte bir ittifak kurdular. Hakeza ayrıca cumhuriyetçilerin, demokratların, liberallerin beraber hareket bir başka ittifak oluştu. Bir diğer yandan da sosyalistlerin, komünistlerin bir araya geldiği bir başka ittifak odağı da oluştu.

İRAN’DA 2009’DAN BU YANA 6 BÜYÜK SİLAHSIZ HALK İSYANINI YAPAN MİLYONLARCA İNSAN ORADA DURUYOR

Kürtlerin dışındaki yapıların hepsi İran dışında ve mülteci konumundaki diasporada faaliyet gösteren ama İran içinde taraftarları ilişkileri olan yapılanmalar. Sadece Kürt örgütlerinin yapılanmaları oradaki Kürt coğrafyasında bulunuyor. Örgütlü ve silahlı muhalif güçler sadece Kürtlerden ibaret. Diğerleri örgütsüz, dağınık ve silahsız durumdalar.

Tabii ki rejimi destekleyen bir kitle kuvveti de var. İran rejimi kitle desteğini bütünüyle yitirmiş falan da değil. Böyle de düşünmek de doğru değil. Nitekim savaş sürecinde ABD’nin bu saldırıyla beraber rejimin kendi kitlesini konsolide etmesinin de önünü açtı. Muhalefetin ezilmesinin önünü açarken, rejimin kendi kitlesini konsolide etme, hatta muhalif kimi kesimleri de vatanseverlik duygularıyla kendine yedeklemeyi de başarabildi. Dolayısıyla bu saldırı aslında rejime karşı yıllardır kanla canla mücadele eden halkın da muhaliflerin de bastırılmasıyla sonuçlandı. Yani ABD’nin saldırısının İran’a özgürlük getireceği vaadi pratikte tam tersi sonuçlar oluşturan bir durumdur.

ABD Kürt siyasetini Kürt örgütlerini manipüle ederek kendilerini bir Amerikan askeri gibi kullanmak istediler ama onun da olmadığını sahada görmüş olduk. Kürtleri bir kara kara gücü olarak kullanmak istediler ama Kürt örgütleri bu şekilde bir ilişkiyi emperyalist güçlerle kurmayı uygun bulmadıklarını defaatle  söylemiş oldular.

Bu 40 günlük savaş öyle bir şeye yol açtı ki birçok insanda da Türkiye’de de İran’ın bu emperyalist saldırganlara direniyor olması, hakikaten herkesin gururunu okşadı. İnsanlar İran’ın kolayca devrilmediğinden mutlu oldular. Saddam gibi kolayca devrilmediğinden ve bir biçimde Amerika’nın yenilmezlik imajı ortadan kalkmış oldu. Amerikan emperyalizmine karşı direnilebileceği gerçekliği de ortaya çıkmış oldu. İran’ın füze kapasitesinin hem üretme hem atma kapasitesinin yanı sıra her şeyi yer altına indirmiş ve füze fabrikaları füze atma rampaları da yerin altında kamyonlar ve tırların üzerinde çıkarılıyor ve geri tünellerde giriyor. Böyle bir savaş sistemi kurmuşlar ve ABD ve İsrail’in toptan imha etmesi mümkün değil. Bir bölümüne zarar verildi ama ne kadarlık bir bölümünü bilmiyoruz ki son ana kadar da hala İran füze atma kapasitesini sürdürüyordu.

“İRAN REJİMİNE BAŞSAĞLIĞI MESAJI PAYLAŞAN SOLCULAR GÖRDÜK”

ran ABD-İsrail arasındaki yaşanan savaşa karşı sol, sosyalistlerin tavrı ne oldu? Nasıl bir tutum aldılar?

Bu savaşın Türkiye içine siyasetine sol siyasetine baktığımızda şöyle şeyler gördük. İran elçiliğine gidip Hamaney öldüğünde başsağlığı dileyen solcular gördük. Ya da Ali Laricani öldüğünde İran için başsağlığı dileyen maalesef solcular, sosyalistler de gördük. Bunu Türkiye solundaki kafa karışıklığının ürünü olarak değerlendiriyorum. Elbette İran halklarını yanındayız. Emperyalist saldırganlığa tabii ki karşıyız ama bu oradaki rejimle kendimizi sosyalistleri özdeş kılacak söylemlerden davranışlardan kaçınmak gerektiğini düşünüyorum.

Hani bir zamanlar mollalar İran’a diye slogan atan kimi ulusalcı topluluklarda ters reaksiyonlar gördük. Yani İran’ın direnişini selamlayanları görmüş olduk. Ama işin en başından beri eleştiren ve sokaklara çıkan doğru bir eğilim çizgisiyle de Türkiye solu davranabildi. Bu tutumu aldı. Oradaki İran rejimiyle olan ayrımı koymaya çalıştı.

“KUŞAK YOL PROJESİ’Nİ HAYATA GEÇİRMEK İSTEYEN ÇİN VAR!

ABD -İsrail İran arasındaki savaşa İngiltere neden tavırsız ve tarafsız kaldı?

Anglosaksonlar yani İngiltere-Amerika dünyadaki birçok operasyonda hep birlikte davranırdı. İlk defa burada İngiltere olaya dahil olmayıp dışarıda kaldı. Hadi diğer Avrupalı devletleri geçtik diyelim. Çok açık ki Avrupalılar diğer emperyalist güçler bir İran savaşı istemiyor değiller. İran savaşının nasıl, ne zaman ve süresine ilişkin sorunları var. Emperyalist kampta süren bir hegemonya ya da hegemonyanın mimarisinin yeniden oluşturulması tartışmasında kendilerinin nerede nasıl konumlanacağına ilişkin çeşitli tereddütler, çeşitli dirençler var. Yoksa İran gibi bir rejimin, devletin saldırılması ya da İran’ın yeniden sömürgeleştirilmesi, Çin ekseninden koparılması gibi bir şeye itirazları yok.

“ÇİN, SAVAŞI EKONOMİK FALİYETLER ÜZERİNDEN YÜRÜTÜYOR”

-Gelinen noktada Çin’in durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çin diyoruz Çin’in sahada Kuşak Yol Projesi diye bir projesi var. Bu proje ile ilgili birkaç tane de yol hattı var. Çin mallarının batı pazarlarına ulaştırılmasını hedefleyen bir yol projesidir. Bunlardan birisi Rusya-Kazakistan hattından bir tanesi Pakistan-İran-Türkiye hattından Avrupa’ya doğru ulaşır. Biri de deniz yolu ile aşağıdan giden bu kuşak yol projesi.

Çin bu projenin içindeki ülkelere çok ciddi kredilendirmeler yapmıştır. Oralara limanlar, tren yolları, köprüler ve benzeri ulaşımı rahatlatacak projeler geliştirilmesi için bu kuşak yolu üzerinde kalan bütün ülkelere Çin bankalarından çok ciddi miktarlarda kredi verilmiştir. Yani bir tür sermaye aktarımı yapılmıştır. Böyle bir durumla karşı karşıyayız.

Çin kendi askeri gücüyle dayanarak ya da oraya buraya saldırarak bir hegemonya inşa etmiyor. Çin tamamen ekonomik gücüyle yaptığı ticaretle, ürettiğiyle bir hegemonya oluşturmaya ve yayılmaya çalışıyor. Çin ordusu çok kuvvetli bir ordu. Ama bir saldırganlık içerisinde değil.

Dolayısıyla bu bütün bu önümüzdeki dönem uluslararası bu örgütlerin emperyalizmin oluşturduğu kapitalist sistemde oluşmuş örgütlerin hepsinin iç dengeleri filan değişecek. Hatırlayın Birleşmiş Milletler 5 daimî üyesi vardır. Şimdi bu beş daimi üye, birisi  Rusya, bir diğeri ise Çin. O beş daimî üyenin herhangi bir itirazı oldu mu? Oradan karar çıkmıyor. BM’den önemli kararları çıkaramıyorsunuz. Şimdi bu tür örgütlerin mimarilerinin yeniden yapılandırılması gibi tartışmalar gündemde.

“TÜRKİYE NATO’YLA İLİŞKİSİNİ GÜÇLENDİRDİ”

-İran Savaşı’nın Türkiye-NATO ilişkilerini nasıl etkiledi?

Öte yandan da kimi siyasi başkaca koalisyonların yani savaşın 3. raundunda Amerika’nın yanında koalisyon gücü olarak İsrail ve ABD dışında hani başka güçleri de görebiliriz. Artı ülkemizde temmuz ayında bir NATO zirvesi yapılacak. Buradan ne kararlar çıkacağını da aslında İran savaşının seyri belirleyecek.

İran Savaşı’nın sonucundaki uluslararası siyasi dengeler belirleyecek. Ülkemizi yöneten egemenler saray iktidarı açısından gördük ve bayağı etkilemiş. Zaten sonucunu da almış durumda. Adana’ya bir NATO kolordusunun kurulması, İstanbul Beykoz’a bir NATO deniz üstü kurulması gibi gelişmeler çok açık. Yani mevcut saray iktidarının bölgede NATO güçlerini konuşlandıran bir ilişki biçimi geliştiğini de gösteriyor.

“PAKİSTAN ÇİN’E BAĞIMLI BİR ÜLKE”

-Ateşkes görüşmelerine Pakistan’ın taraf olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Baktığımızda bu son ateşkesin mimarlarından birisi Pakistan gibi görünüyor. Peki neden Pakistan diye sorulduğunda Pakistan aslında. Çin’in askeri ekonomik etkisi altındaki bir ülke. Pakistan’ın bütün ordusu Çin silahlarıyla da donatılmış durumda.

‘Kuşak Yol Projesi’ nin de geçtiği ülkelerden birisidir Pakistan. Burada İran’ın düşürülmesi demek o zincirin kırılması ve enerji havzasında da, Amerikan ekonomisinin tam anlamıyla sağlanmış olması anlamına gelecek bir durumdur.

“SAVAĞIN EKONOMİK FATURASI ÇOK AĞIR”

-Ateşkes sağlanamaması durumunda bunun ekonomik boyutunun dünyaya ve Türkiye’ye yansımaları ne olur?

Hürmüz Boğazı’nın dünya ekonomisi için önemi açık ve henüz açılmadığı da ortada. Deniz ticareti başlamış da değil. Oradaki petrol havzasında yaşanan birçok şeyin dünya ekonomilerine yansımalarını biliyoruz.  Dolayısıyla dünya ekonomisi de, Türkiye ekonomisini de ciddi anlamda etkilendi. Türkiye’de bile mazotun fiyatı 80 liranın üzerine çıktı. Mazot akışının durması bir felaket demektir. Bu tarımdan, sanayiye en ufak hizmet sektörüne kadar her şeyi etkileyecek ve ciddi anlamda sonuçlarını önümüzdeki aylarda bunun yansımalarını göreceğiz.

Geçen yılın 12 gün savaşı, bu yılın 40 gün savaşı. Ben 3.ncü bir raundun olacağını düşünüyorum. Bu burada kalmaz. Çünkü emperyalistlerin düşünüş tarzı açısından bakıldığında şu anda İran’a saldırdılar, bir şey yapmak istediler. Sonuç itibariyle istediklerini yapamadılar. Ne rejimi düşürebildiler ne İran’ın askeri ve füze kapasitesini yok edebildiler. Ve İran yerinde duruyor. Dolayısıyla buradan bunu yapabilmek için mantıken devam etmeleri lazım. Çünkü bunu yapamadığınız zaman arkasından İran kendi güçlerini de, Yemen’i de, Hizbullah’ı da, Hamas’ı da ve benzeri diğer güçlerini de yeniden Ortadoğu’da dizayn edecek, yeniden pozisyon alacak. Binlerce Haşdi Şabi militanının İran’a geçerek bir olası kara harekâtında İran rejiminin yanında savaşmak üzere konuşlandığını da görmüş olduk.

20. yüzyıl devrimler çağı olarak açılmıştı. 21. yüzyılda bir gericilik çağı olarak açıldı. Temennimiz de bunun böyle gitmeyeceği ve dünya halklarının dünya işçi sınıfının bu gericiliği tersine döndüreceğine dair inancımda sonsuz.

Cebrail ARSLAN/ANTALYA

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.