Belgeseli tamamlarken onun bakışıyla kendi yaklaşımınız arasında nasıl bir denge kurdunuz?
Ayşe Çetinbaş: Ben yapımcıyım ama hep kurguya da zaman zaman girerdim. Bir de tabii Çayan’la birlikte yaşıyoruz. Dolayısıyla film yapım sürecine çok yabancı bir yapımcı değildim. Çayan’ın nasıl bir film yapmak istediğine dair bir fikrim vardı. Tabii bu asla demek değil ki “Ben biliyordum, aldım ve aynen devam ettim.” O mümkün değil zaten. Yaratıcılık başka bir şey.
Bu sebeple “Çayan’ın hayalini kurduğu filmi bitirdim” gibi bir iddiam asla yok. Ama aşağı yukarı meramını, nasıl bir belgesel yapmak istediğini biliyordum. Bunu söylemek istedim.
Kardeş Türküler’i konuştuğumuzda Türkiye tarihinden azade düşünemeyiz. Kardeş Türküler sıradan bir müzik topluluğu değil. Onlar belli koşullarda ortaya çıkmış, doksanların Türkiye’sinde doğmuş bir müzik grubu. Sonraki yıllarda da hep toplumsal olaylardan etkilenerek yoluna devam etmişler.
Dolayısıyla Türkiye tarihini de anlatmak gerektiğini biliyorduk. Çayan çok arşiv kullanmayı tercih eden bir belgeselciydi. Daha önce 38 Dersim Katliamı, 5 No’lu Cezaevi, Bakur ve Doktor Şivan gibi filmler yapmıştı. Onları da birlikte yaptık. O süreçte birlikte çalışma imkânım olduğu için benim için biraz yol gösterici oldu.
Bir de dediğim gibi ekiple birlikte çalıştık. Büyük bir danışman ekibimiz vardı. Bu sayede onun yaklaşımına uygun bir şekilde devam edebildik.
“TÜRKİYE TARİHİNİ ANLATMADAN KARDEŞ TÜRKÜLER’İ ANLATAMAZDIK”
Belgeseli izleyenler yalnızca bir müzik hikâyesi değil; Madımak’tan Hrant Dink cinayetine, Gezi’den deprem dayanışmasına uzanan bir toplumsal hafıza ile karşılaşıyor. Siz bu filmi nasıl tanımlıyorsunuz; müzik belgeseli mi, toplumsal hafıza belgeseli mi?
Ayşe Çetinbaş: Bir müzik belgeseli ya da hafıza belgeseli olarak kategorize etmek belki çok doğru değil. Çünkü Kardeş Türküler sıradan bir müzik grubu değil.
Kardeş Türküler bir konser projesi olarak ortaya çıkıyor ilk başta. Dört dilli bir konser vermek üzere 1993 yılında bir folklor kulübünün projesi aslında. Sonrasında dans da giriyor işin içerisine. Böylece bir müzik ve dans topluluğu oluyorlar. Bu çok kıymetli bence.
Sadece şarkıların söylendiği bir müzik grubu değiller. Dansı da içine kattıkları bir gösteri sanatları topluluğu aslında. Ve 33 yıldır sanat üretmeye devam ediyorlar.
Toplumsal gelişmelerden hep etkilenmişler. Biz de filmde biraz bunu anlatmaya çalıştık.
Tabii ki 30 yıllık Türkiye tarihini anlattığımız gibi bir iddiamız yok. Böyle bir şey mümkün değil zaten. Sonuçta konuştuğumuz şey 108 dakikalık bir belgesel.
1993 yılından 2023 yılına kadar Kardeş Türküler’in hikâyesini anlatıyoruz. Bunu yaparken de Türkiye tarihine zaman zaman değiniyoruz. Bazı duraklarda bir pencere açıyoruz. Genellikle bu duraklar Kardeş Türküler’in bir şekilde etkilendiği toplumsal olaylar oluyor.
“MADIMAK’TAKİ O SAHNEYİ İZLEDİĞİNİZDE NE KADAR ETKİLENDİKLERİNİ GÖREBİLİYORSUNUZ”
Madımak özelinde şöyle bir durum var; Madımak Katliamı yaşanırken Kardeş Türküler henüz yok. 2 Temmuz 1993’te daha kampüsten dışarı çıkmamış bir öğrenci grubu. Ama Madımak’tan çok etkilenmişler. Röportajlarda da bunları anlattılar zaten. Hem performanslarında hem de danslarında bunun izlerini görebiliyorsunuz.
Diğer toplumsal olaylardan da doğrudan etkileniyorlar. Hrant Dink’in katledilmesi Kardeş Türküler’in hayatında çok önemli bir etkiye sahip. Zaten Hrant’la çok yakınlar. Birlikte çalışmalar yapmışlar, yolculuklara çıkmışlar. Filmde de bunu görüyoruz.
Gezi döneminde bir şarkı yapıyorlar; “Tencere Tava Havası.” 2023 depreminden sonra ise Evvel Temmuz Festivali kapsamında Antakyalı depremzedelerle dayanışmak için konser veriyorlar.
Bunun gibi Türkiye siyasetinin önemli dönemeçlerinde bir şekilde yer almış Kardeş Türküler. Madımak özelinde özellikle çok etkilenmişler. O yüzden filmde Madımak için ayrı bir pencere açma ihtiyacı duyduk.
Madımak Katliamı yaşanırken okulda prova yapıyorlar. Sonra haber geliyor. Feryal Öney o günü anlatıyor. “Büyük bir üzüntüyle, kahrolarak kampüsten ayrıldık” diyor.
Böyle korkunç bir katliamın etkisini bütün Türkiye gibi onlar da derinden yaşamışlar. Sonrasında Alevi müziğini araştırmaya başlamışlar. Dansları, semahları, dönemin Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Semah Ekibi’nin çalışmalarını incelemişler.
Filmde de bunu görüyoruz. Özellikle 1995 yılında İnsan Hakları Derneği’nin İnsan Hakları Haftası etkinliğindeki sahne performanslarında ne kadar etkilendiklerini görebiliyorsunuz.
Benim için çok etkileyici bir bölümdü. O yüzden filmde bu kısma özel olarak yer vermek istedik.
“KARDEŞ TÜRKÜLER OLMASAYDI BİRÇOK KİŞİ BU DİLLERİ HİÇ DUYMAYACAKTI”
Kardeş Türküler’in yıllardır farklı dilleri aynı sahnede buluşturması Türkiye’de nasıl bir karşılık yarattı? Kardeş Türküler’in hikâyesi aynı zamanda yasaklanmış ya da görünmez kılınmış dillerin hikâyesi. Bu yönüyle belgeselin kültürel hafızaya nasıl bir katkı sunduğunu düşünüyorsunuz?
Ayşe Çetinbaş: Kardeş Türküler’in yıllardır bu kadar farklı dilde şarkılar yapmış olması, dünya çapında konserler veriyor olması çok önemli bir katkı sundu.
Biz bunu kendi hayatlarımızdan da biliyoruz. Pek çoğumuzun duymadığı, bilmediği dansları ve şarkıları onların sayesinde tanıdık. Bizler bu coğrafyada büyüyen insanlar olarak bu dillerin varlığını biliyoruz. Ama örneğin ben hiç Süryanice ya da Çerkesçe bir şarkı dinlememiştim.Kardeş Türküler çok sevilen ve geniş kitlelere ulaşan bir grup olduğu için bu şarkılar insanların hafızasında yer ediyor. Konserlerde insanlar Zazaca bilmeseler bile hep birlikte Zazaca şarkılar söylüyorlar. Dolayısıyla bu çok kıymetli bir şey. Zazaca kaybolmakta olan dillerden biri. Bu anlamda iyi ki varlar.
“ONLAR BAŞKA BİR TÜRKİYE BİLMİYORLAR AMA BU FİLMLE BAŞKA İHTİMALLERİ GÖRÜYORLAR”
Belgesel, ODTÜ ve Koç Üniversitesi gibi mekânlarda genç izleyicilerle buluştu. Belgesel genç kuşaklara nasıl bir mesaj veriyor?
Ayşe Çetinbaş: Bu benim için de değişik bir deneyim oldu. Biz bu filmi mesaj verme kaygısıyla yapmadık.
Özellikle filmin yapım sürecine değinmiştim en başta. Çok kolay olmadı. Çayan’ın sağlığının bozulması ve Türkiye’nin de çok zor bir süreçten geçmesi nedeniyle biz artık filmi bitirmeye odaklanmıştık.
Bu sebeple filmin nasıl bir misyonu olacak, nasıl bir etkisi olacak gibi sorulara çok yoğunlaşamadık açıkçası. Bizim temel motivasyonumuz Çayan’ın yarım bırakmak zorunda kaldığı filmi tamamlamaktı.
Çayan aynı zamanda benim eşim. Onun rahatsızlanmasıyla birlikte benim hayatım da altüst oldu. Bu nedenle gençlere nasıl bir mesaj vereceğiz gibi bir kaygımız yoktu. Öncelikle filmi bitirelim, gerisine sonra bakarız diye düşünüyorduk. Ancak filmi 2024 yılının Kasım ayında tamamladık. Sonrasında festivallere gönderdik. Çok sayıda ödül aldı. Film görünür oldu ve seyirciyle buluşmaya başladı.
Hem Türkiye’den hem de yurtdışından çok ilgi görüyor. Bu nedenle festivallere ve özel gösterimlere katılıyorum. Filmin insanlar üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu da bu süreçte gözlemleme şansı buldum. Özellikle gençlerle yaptığımız gösterimler beni çok etkiledi. ODTÜ ve Koç Üniversitesi’nde filmi gösterdik. Ardından öğrencilerle uzun sohbetler yaptık.
Gezi Direnişi sırasında beş yaşında olan, 2008 doğumlu gençlerle birlikte izledik filmi. Benim o kuşakla doğrudan bir temasım yoktu. Onlar bu hükümet döneminde doğdular. Başka bir Türkiye bilmiyorlar. Ama filmi izlediklerinde “Vay be, neler olmuş, neler olabilmiş” diyerek çok farklı bir yerden etkileniyorlar.
Dolayısıyla filmin umut verici bir tarafı olduğunu gördüm. Bir yandan da Kardeş Türküler’i örnek aldıklarını görüyorum.Sonuçta bu kampüsten çıkmış bir öğrenci topluluğu. Bu yönüyle de motive edici bir tarafı var.Öğrenci gösterimlerinde umudun her zaman var olduğunu gördüm. Benim açımdan da çok ufuk açıcı tartışmalar oldu. Biz biraz yorulduk ama gençlerin enerjisi yeniden umut verdi
Ne gibi?
Ayşe Çetinbaş: Bazen çok karamsar olduğumu düşünüyorum.
Biz biraz yorulduk. Son on, on beş yılda yaşananlar… Biz en son Bakur belgeselini yapıyorduk. Gezi’den sonra, Barış Süreci’nden sonra, 7 Haziran sürecinden sonra bambaşka bir Türkiye hayal ediyorduk.
Sonrasında çok ağır şeyler yaşadık. Yurtdışına gitmek zorunda kalan arkadaşlarımız oldu. Kaybettiklerimiz oldu. Cezaevine giren, hala orada olan arkadaşlarımız var. Dolayısıyla insan umudunu tamamen yitiriyor demeyeyim ama korumakta zorlanıyor.
Ama gençlerin enerjisini görünce bu bana çok iyi geldi. Gerçekten inanılmaz bir kuşak var. Geçtiğimiz yıldan itibaren onları biraz daha yakından görme fırsatı bulduk. Açıkçası bana da umut verdiler. Bunu paylaşmak isterim.
Çok meraklılar ve çok umut dolular. Aslında çok parlak bir Türkiye de görmediler. Buna rağmen umutlarını koruduklarını görmek beni çok etkiledi.
“BUGÜNLERDE AKLIMDA EN ÇOK GUDİ DÖNÜP DURUYOR”
Yoruma kapalı.