PİRHA- 65. Ulusal, 37. Uluslararası Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri kapsamında düzenlenen “Dergâhlara Kayyımın 200. Yılı” panelinde, 1826’da Bektaşiliğin yasaklanması ve dergâhlara yönelik müdahalelerin Alevi-Bektaşi inancı üzerindeki etkileri ele alındı. Panelde, dergâhların kapatılmasının inançsal hafıza ve erkân üzerindeki sonuçlarının yanı sıra Bektaşiliğin yasaklanmasının Yeniçeri Ocağı, yeni kurulan ordu ve dönemin devlet politikalarıyla ilişkisi değerlendirildi.
- Ulusal, 37. Uluslararası Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri kapsamında Hacıbektaş Kültür Merkezi’nde “Dergâhlara Kayyımın 200. Yılı” başlıklı panel gerçekleştirildi. Sevim Yalıncakoğlu’nun moderatörlüğünü yaptığı panelde Prof. Dr. Fahri Maden, Dr. Gülay Tulasoğlu ve Dr. Mehmet Şahin konuştu.
Panelde 1826’da Bektaşiliğin yasaklanması ve Bektaşi dergâhlarının kapatılması; inançsal hafızanın ve erkânın dönüşümü, Yeniçeri-Bektaşi ilişkisi, yeni ordunun kuruluşu ve Osmanlı yönetiminin Alevi-Bektaşilere yönelik politikaları üzerinden değerlendirildi. Konuşmacılar, 1826’da yaşananların Alevi-Bektaşi inancı ve örgütlenmesi üzerindeki tarihsel sonuçlarına dikkat çekti.
ŞAHİN: DERGÂH SADECE BİR MEKÂN DEĞİL, BİR HAFIZADIR
Mehmet Şahin, konuşmasına Hacı Bektaş Veli Anma Etkinlikleri’nin kolektif hafızanın korunması açısından taşıdığı öneme dikkat çekerek başladı. Anmaların aynı zamanda “anlama etkinliklerine” dönüşmesi gerektiğini söyleyen Şahin, 1826 müdahalesinin Bektaşi ve Alevi inancı üzerindeki etkilerini dergâh, ritüel ve insan hafızası üzerinden değerlendirdi.
Dergâhların kapatılmasının yalnızca fiziki mekânların ortadan kaldırılması anlamına gelmediğini vurgulayan Şahin, “Dergâhın kapanması ritüelleri etkiler, ritüelleri yerine getiren insanları da doğrudan etkilemiş olur” dedi.
“1826 MÜDAHALESİNİ TEOLOJİK BOYUTUYLA DA ELE ALMAK GEREKİYOR”
1826’da Bektaşilere yönelik müdahalenin yalnızca Yeniçerilerle kurulan ilişki üzerinden açıklanamayacağını belirten Şahin, dönemin ulema sınıfının ve Nakşibendi anlayışının etkisine işaret etti. Bektaşilerin “din dışı, Rafızi, zındık” olarak gösterildiğini söyleyen Şahin, Bektaşiler hakkında kararların alındığı mecliste Bektaşilerin bulunmadığına dikkat çekti.
Şahin, dönemde Bektaşilere yönelik suçlamaların inanç pratikleri üzerinden de şekillendiğini belirterek, 1826 müdahalesinin teolojik boyutunun da dikkate alınması gerektiğini ifade etti.
“DERGÂHLAR KAPANINCA RİTÜELLER EVLERE ÇEKİLDİ”
Dergâhların kapatılması ve bazılarının yıkılmasıyla meydan evlerinde yürütülen nasip alma, ikrar verme, müsahiplik ve cem gibi erkânların daha küçük ve korunaklı alanlara taşındığını anlatan Şahin, bunun inancın yaşanma biçimini değiştirdiğini söyledi.
Şahin, “Dergâh bir hafızadır” diyerek meydan evi, kiler evi, aşevi ve mihman evi gibi bölümlerin ortadan kaldırılmasının yalnızca inançsal değil, toplumsal dayanışma açısından da sonuçlar doğurduğuna dikkat çekti. Dergâhların dervişlerin sosyalleştiği, dayanışmanın örgütlendiği, yoksulların yemek ve barınma ihtiyacının karşılandığı merkezler olduğunu ifade etti.
“MÜRŞİTLER İNANCIN HAFIZASIDIR”
Sürgün ve idamların da inanç aktarımına büyük darbe vurduğunu söyleyen Şahin, mürşitlerin, babaların, dervişlerin ve muhiplerin yalnızca kişiler değil aynı zamanda inanç bilgisinin taşıyıcıları olduğunu vurguladı.
“Mürşitler inancın hafızasıdır” diyen Şahin, inanç önderlerinin sürgün edilmesi ya da öldürülmesinin kuşaklar arasındaki aktarımı kopardığını söyledi. Şahin, bu durumu kentleşmeyle birlikte yaşanan dede-talip ilişkisindeki kopuşla da ilişkilendirdi.
“KARA PROPAGANDA İNANCIN GİZLENMESİNE NEDEN OLDU”
Bektaşilere yönelik karalama, iftira ve jurnalciliğin de 1826 sonrasındaki sürecin önemli unsurlarından biri olduğunu belirten Şahin, Bektaşilere yönelik “mum söndü” gibi söylemlerden çeşitli suçlamalara kadar çok sayıda kara propagandanın üretildiğini söyledi.
Bu baskı ortamının Bektaşilerin kimliklerini açıkça ifade etmelerini zorlaştırdığını kaydeden Şahin, buna karşı yazılan reddiyelerin ise inançsal hafızanın sonraki kuşaklara aktarılmasında önemli bir rol oynadığını ifade etti.
“DERGÂHLARA NAKŞİ ŞEYHLERİNİN ATANMASI ERKÂNI ETKİLEDİ”
Dergâhlara Nakşibendi şeyhlerinin atanmasının inanç ve erkân üzerinde etkiler yarattığını belirten Şahin, Bektaşi dervişlerinin varlıklarını sürdürebilmek için farklı ibadet biçimlerine uyum göstermek zorunda kaldıkları örnekler bulunduğunu söyledi.
Şahin, bu sürecin bazı Sünni uygulamaların zaman içinde Alevi-Bektaşi topluluklarının yaşamına taşınmasına zemin hazırladığını ifade ederek, dergâhların camiye dönüştürülmesinin de inançsal hafıza üzerinde önemli etkiler bıraktığını kaydetti.
“İÇE KAPANMAK SİZİ KORUR AMA KÜÇÜLTÜR”
Baskılara rağmen Alevi-Bektaşi inancının tamamen ortadan kaldırılamadığını vurgulayan Şahin, Bektaşilerin kimi zaman evlere çekilerek, kimi zaman başka tarikatların içinde varlıklarını sürdürerek erkânlarını devam ettirdiklerini söyledi.
Şahin, “İçe kapanmak sizi korur ama küçültür” diyerek baskı ve korkunun inancın daha dar çevrelerde yaşanmasına yol açtığını belirtti.
Geçmişin yalnızca anılmasının yeterli olmadığını söyleyen Şahin, tarihsel deneyimlerden bugünün mücadelesi için ders çıkarılması gerektiğini vurgulayarak konuşmasını, “Tarih tekerrür etsin diye yoktur. Ders çıkartılsın diye vardır” sözleriyle sürdürdü. Alevi-Bektaşi toplumunun kendi tarihi içerisindeki örgütlenme ve inancı koruma deneyimlerini iyi öğrenmesi gerektiğini belirten Şahin, “Hak Muhammed Ali yolunu en iyi şekilde nasıl süreriz, en iyi şekilde nasıl temsil ederiz ve geleceğe nasıl bırakabiliriz; bunun mücadelesini vermemiz gerekiyor” dedi.
TULASOĞLU: BEKTAŞİLİĞİN YASAKLANMASINI YENİ KURULAN ORDU ÜZERİNDEN OKUMAK GEREKİYOR
Panelde konuşan Dr. Gülay Tulasoğlu, Bektaşiliğin yasaklanmasının 200. yılına dikkat çekerek, 1826’da yaşanan sürecin yalnızca Bektaşiler ile Yeniçeri Ocağı arasındaki ilişki üzerinden değerlendirilmesinin eksik kalacağını söyledi.
Bektaşiliğin neden yasaklandığı sorusuna tarih boyunca iki temel yanıt verildiğini belirten Tulasoğlu, bunlardan ilkinin Bektaşilerin inanç ve ritüellerinin “dine aykırı” gösterilmesi, ikincisinin ise Bektaşilik ile Yeniçeri Ocağı arasındaki ilişki olduğunu ifade etti.
Bektaşiliğin yasaklanmasından yaklaşık iki yıl sonra devlet matbaasında basılan Üss-i Zafer adlı esere işaret eden Tulasoğlu, bu eserin Yeniçeri Ocağı ile birlikte Bektaşiliğin yasaklanmasını meşrulaştırmaya yönelik argümanlar içerdiğini anlattı.
“BÜTÜN YENİÇERİLER BEKTAŞİ DEĞİLDİ”
Yeniçeri Ocağı ile Bektaşilik arasında tarihsel bir ilişkinin bulunduğunu ancak bunun homojen bir ilişki olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Tulasoğlu, Hacı Bektaş Veli’nin Yeniçeri Ocağı’nın piri ve koruyucusu olarak kabul edildiğini hatırlattı.
“Bütün Yeniçeriler Bektaşi değildi” diyen Tulasoğlu, Yeniçerilerin Osmanlı İmparatorluğu’nun geniş coğrafyasına yayıldığını ve zaman içerisinde İstanbul’la bağlantılarının da önemli ölçüde zayıfladığını ifade etti.
Tulasoğlu, Bektaşiliğin yasaklanmasını yalnızca Yeniçeri-Bektaşi ilişkisiyle açıklamanın, 1826’da gerçekleşen daha büyük dönüşümün gözden kaçırılmasına yol açtığını söyledi.
“ALEVİ OLMALARI BÜYÜK BİR RAHATSIZLIK KAYNAĞIYDI”
Bektaşilere yönelik müdahalenin arkasında inançsal kimliğin de bulunduğunu belirten Tulasoğlu, “Dikkatlice bakıldığında Bektaşiliğin uygulamada yasaklanmasının Yeniçerilikle ilişkisinden ziyade Alevi olmalarının büyük bir rahatsızlık kaynağı oluşturduğu görülüyor” dedi.
Bu nedenle 1826’daki yasağın, dönemin devletinin yeni sosyo-politik yapılanması çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini ifade eden Tulasoğlu, “Bektaşiliğin yasaklanmasını kaldırılan Yeniçeri Ocağı üzerinden okumak yerine, kurulan yeni ordu üzerinden okumayı öneriyorum” diye konuştu.
“BİR DİN DÜŞMANI İCAT ETMEYE YÖNELİK PROPAGANDA BAŞLATILDI”
Bektaşi tekkelerinin kapatılmasının ardından Bektaşilere karşı kapsamlı bir propaganda yürütüldüğünü söyleyen Tulasoğlu, bu süreci “bir din düşmanı icat etmeye yönelik karşı propaganda” olarak nitelendirdi.
Tulasoğlu, kullanılan dilin yalnızca Bektaşi tekkelerinin kapatılmasına meşruiyet sağlamadığını, aynı zamanda devletin “gayri Sünni” olarak tanımladığı Bektaşi-Alevi tebaaya yaklaşımını ve “makbul Müslüman” anlayışını da biçimlendirdiğini söyledi.
Bu dönüşümde belirleyici unsurlardan birinin yeni ordunun nasıl oluşturulacağı olduğunu kaydeden Tulasoğlu, devlet açısından orduya alınacak askerlerin nasıl olması gerektiği ve hangi ideoloji etrafında birleştirileceği meselesinin önem kazandığını ifade etti.
YENİÇERİ OCAĞINDAN YENİ ORDUYA
Tulasoğlu, Yeniçeri Ocağı’nın bir “savaşçılar loncası” görünümünde olduğunu, bunun yerine sıradan halktan ve köylülerden oluşturulacak yeni bir ordunun kurulmasının dönemin en önemli dönüşümlerinden biri olduğunu belirtti.
Olayların kronolojisine de dikkat çeken Tulasoğlu, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırıldığı 15 Haziran’ın hemen ardından değil, yeni ordunun düzenlenmesine ilişkin gelişmelerden sonra Bektaşiliğe yönelik yasağın gündeme geldiğini anlattı. Asakir-i Mansure ordusuna ilişkin düzenlemenin 7 Temmuz’da yapıldığını, Bektaşiliğe ilişkin kararın ise 8 Temmuz’da geldiğini belirten Tulasoğlu, bu kronolojinin Bektaşiliğin yasaklanması ile yeni devlet ve ordu düzeni arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi açısından önemli olduğunu söyledi.
MADEN: “1826’YI VAKA-İ HAYRİYE Mİ, VAKA-İ ŞERRİYE Mİ DİYE TARTIŞMALIYIZ”
Panelde konuşan Prof. Dr. Fahri Maden, 1826’da yaşananların yalnızca o döneme ait bir tarihsel olay olarak ele alınamayacağını belirterek, geçmiş ile bugün arasındaki benzerliklere dikkat çekti.
Konuşmasına İbn Haldun’un, “Geçmişle bugün suyun suya benzediği kadar birbirine benzer” sözüyle başlayan Maden, “1826’dan 2026’ya kadar yaşananlara geniş çerçeveden baktığımız zaman bazı şeylerin tekerrür ettiğini ve geçmişte yaşananların bugün de benzerleriyle vuku bulduğunu görüyoruz” dedi.
“TARİH DERSLERİNDE 1826 ‘HAYIRLI OLAY’ OLARAK ANLATILIYOR”
1826’nın eğitim müfredatında “Vak’a-i Hayriye”, yani “Hayırlı Olay” olarak anlatılmasını eleştiren Maden, tartışmanın yalnızca zorunlu din dersleriyle sınırlandırılmaması gerektiğini söyledi.
Maden, “Bütün eğitim müfredatlarımıza bakarsanız tarih ders kitaplarında 1826’nın Vak’a-i Hayriye olarak, yani hayırlı, güzel olay olarak anlatıldığını görürsünüz. Sadece zorunlu din dersiyle ilgili bir durum söz konusu değil. Diğer derslerin içerikleriyle ve tarihsel bilgilerle ilgili de tartışmamız gereken şeyler olduğunu gösteriyor” diye konuştu.
“OSMANLI 1826’DA BEKTAŞİLERİ ‘GÜRUH-U ALEVİ VE RAFIZİ’ OLARAK TANIMLIYOR”
Osmanlı yönetiminin 1826’da Bektaşileri “güruh-u Alevi ve Rafızi” olarak tanımladığını aktaran Maden, bunun Bektaşilerin Alevilik yoluyla ilişkisini göstermesi açısından önemli olduğunu belirtti.
Bektaşiliğe yönelik müdahalelerin 1826’dan çok daha önce gündeme geldiğine dikkat çeken Maden, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni dönemlerinden başlayarak 17. ve 18. yüzyıllarda Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması, Bektaşiliğin yasaklanması, Bektaşi dergâhlarına kayyım ve Nakşi şeyhlerinin atanması gibi girişimlerin tartışıldığını söyledi.
Maden, Bektaşilerin devletle ilişkileri ile Balım Sultan ve Sersem Ali Baba gibi tarihsel şahsiyetler hakkındaki tartışmaların da “popüler kültür” üzerinden değil, bilgi ve belgelere dayanılarak yürütülmesi gerektiğini ifade etti.
“ALEVİ VE BEKTAŞİLERİN VARLIĞINDAN DUYULAN RAHATSIZLIK 1826’DAN ÖNCE DE VARDI”
Osmanlı ulemasının Alevi ve Bektaşilerin varlığından duyduğu rahatsızlığın 1826’dan çok daha eskiye dayandığını belirten Maden, bunun taşradaki uygulamalara da yansıdığını söyledi.
Bu konuda 1822 yılında Safranbolu’da Osmanlı kadısı tarafından yayımlanan bir emri örnek gösteren Maden, söz konusu emirde beş vakit namazını cami ve mescitlerde cemaatle kılmayanların cezalandırılması ve teşhir edilmesinin istendiğini aktardı.
Maden, bu örneğin 1826 öncesinde de “muhalif inanç öğretisi ve düşüncenin tasfiyesine” yönelik bir anlayışın bulunduğunu gösterdiğini ifade etti.
“YENİ ORDU BEKTAŞİ ÖĞRETİLERİNE GÖRE EĞİTİLMEYECEKTİ”
Yeniçeri Ocağı ile Bektaşilik arasındaki ilişkiye de değinen Maden, Yeniçeri Ocağı’nın 99. ortasında bir Bektaşi babasının dervişleriyle birlikte ikamet ettiğini ve iki yapının iç içe geçtiğini söyledi.
Ancak II. Mahmut tarafından kurulan yeni orduda bu ilişkinin ortadan kaldırıldığını belirten Maden, “Yeni ordu Bektaşi öğretilerine göre eğitilmeyecek. Daha ziyade imam hatipler ve hocalar tarafından eğitilecek bir ordu tasarlanıyor idi” dedi.
Dönemin ulema eserlerinde Yeniçeriler ile Bektaşilerin birlikte hedef haline getirildiğini ifade eden Maden, bunlardan birinin “düşman-ı devlet”, diğerinin ise “düşman-ı din” olarak gösterildiğini kaydetti.
Maden, Bektaşi ve Alevi-Bektaşi dergâhlarında Muharrem yaslarının tutulduğuna da dikkat çekerek, Bektaşiliğin yasaklanmasına ilişkin 8 Temmuz’da Topkapı Sarayı’ndaki Bab-ı Hümayun Camii’nde yapılan toplantının Muharrem ayının arifesine denk geldiğini belirtti.
PİRHA/HACIBEKTAŞ
Yoruma kapalı.