Alevi Haber Ajansi

Uğur Tepe: Köklendiğimiz topraklarda özgürce üretip yaşamak istiyoruz-VİDEO

PİRHA- Dersim’de açılmak istenen madenlere karşı duyarlılığın arttırılması gerektiğini vurgulayan Karagöz ve Çevre köyleri İnisiyatifi’nden Uğur Tepe, “Eğer bugün bu irili ufaklı projelere izin verirsek bir süre sonra bizim burada üretim yapamadığımız, inanç yerlerine gidemediğimiz, temiz bir suyu içemediğimiz bir gerçeklikle, bir yok oluşla karşı karşıya kalacağız. Bizler köklendiğimiz topraklarda özgürce üretip kazanmak istiyoruz. Gidip toprağın altında köle olmak istemiyoruz” dedi.

Dersim’in Pülümür ilçesine bağlı Çakırkaya Köyü’nde “Krom-Çinko Ocağı” projesi için ÇED raporu hazırlanmasına karar verildi. Bölge için yeni olmayan bu projelere karşı yıllardır karşı koyuşlar sürerken, yurttaşlar; coğrafyasına, suyuna, toprağına, doğasına ve inanç mekanlarına sahip çıkmaya devam ediyor.

Karagöz ve Çevre köyleri İnisiyatifi’nden Uğur Tepe, Dersim’de yapılmak istenen maden projelerine dair sorularımızı yanıtladı.

“BÖLGE HALKININ TEPKİLERİNE RAĞMEN ISRAR SÖZ KONUSU

-Anadolu ve Mezopotamya coğrafyası vahşi kapitalizmin sömürüsü altında. Şu anda doğa katlediliyor. Su yatakları aynı şekilde katlediliyor. Bugün özellikle bu iklim krizinin derinleştiği, toprağın, suyun bu kadar değerli olduğu bir zamanda ve özellikle doğanın korunması gerektiği bilincinin bu kadar yüksek olduğu bir dönemde, bu kadar maden sahasının açılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Uğur Tepe: Topyekün bir abluka ve saldırı hali var. Bunu Ege’sinden Gabar’ına kadar görebiliyorsunuz. Bunda biraz artık şey birkaç faktör birleşmiş durumda. Özellikle iktidarın maden yasasında peşi sıra yaptığı değişikliklerle ciddi anlamda bunun önü açılmış durumda. Uygulamada da ciddi bir kontrolsüzlük ve denetimsizlik var. Dolayısıyla bir bütün olarak bunları bir araya getirdiğimizde sermayeye muazzam kazançlı bir alan sunulmuş durumda.

Sermayenin inşaat alanından madenlere yöneldiğini de eklemek gerekiyor. Sağlanan “kolaylıklar” ile muazzam bir rant ve talan alanı önlerinde duruyor. O yüzden peşi sıra projelendirmeler, ruhsatlandırmalar, ÇED süreci, ÇED’e de ihtiyaç duyulmadan süreçler yürütülüyor.

Dersim’de bu anlamda önemli noktalardan birisi. Çünkü son yürütülen süreçle beraber, biraz daha sükunetin, tırnak içinde tepkisizliğin bekle gör halinin de hakim olduğu bir durum var. Bu biraz fırsat olarak da algılanıyor ve baktığınızda birçok alanda peşi sıra maden projeleri, maden ruhsatlandırmaları devam ediyor. Krom gibi hem de bu 4. sınıf olan bakır, altın gibi daha değerli madenlere dahil peşi sıra ruhsatlandırmalar var.

Pülmür’de bunun en yoğun yaşandığı bölgelerden birisi. Uzun zamandır konuşulan ‘Turizm Yolu’ hattı adeta bir maden ruhsat yolu hattına dönmüş durumda. Bu yönüyle buraya dair de özel bir yönelim olduğu ortada.

Bu projeleri hayata geçirmek çok sorunsuz bir şekilde mümkün olmayacak. Neden? Çünkü birincisi, burası yani mesela örneğin, Tarım Bakanlığı’nın Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Envanter ve İzleme Projesi (UBENİS) var. Bu projeye göre yaklaşık 2.200 bitki türü tespit edilmiş durumda. Bunun yaklaşık %20’si de endemik türler. Yani burası, aynı zamanda böyle endemik fauna ve flora canlılarının da bulunduğu bir yer. Aynı zamanda bölgeden, kendi özgün kültüründe, hafızasında, inanışında da doğaya dair özel bir önem atfediliyor. Bölgemizde dağın, taşın kutsal olduğu bir gerçeklik var. Aynı zamanda politik olarak bir düzey ve hassasiyet de var. Dolayısıyla bunun çok da kolay olmayacağı düşünülüyor.

Bunun için özel noktalar seçiliyor. Örneğin bizim köy olan Karagöz Köyü de böyle bir nokta. Geçmişte boşaltılmış yayla şeklinde kullanılan bir köy. Özellikle, yılın belli tarihinden sonra boş kalıyor. Dolayısıyla buradan başlatmak daha kolaymış gibi algılanıyor.

Son olarak ÇED süreci ile beraber Dağbek, Guri, Karagöz’de bir başvuru olmuş durumda. Dağbek’te başvuruyu yapan şirketle Çakırkaya’daki şirket de aynı. Burada krom aslında birçok bölgede de bulunan bir maden. Fakat buna rağmen bir girişim söz konusu. Özellikle Karagöz’deki proje bakanlıkta ve Tunceli İl Tarım Müdürlüğü’nün olumsuz raporuna rağmen faaliyet sonlandırılabilmiş durumda değil.

İrili ufaklı farklı projelerle farklı bir şey hesaplanmakta. İnfial yaratacak bakır, altın gibi devasa projelerin yerine ilk olarak küçük projelerle girip, halkın direncini kırmaya çalışıyorlar. Karagöz ve Ovacık’ın bir kısmını kapsayan çok büyük bir 4. sınıf maden ruhsatlandırması başlatıldı. “Eğer biz buralardan bir giriş yapabilirsek bunu daha büyük projelerle taşlandırırız. Daha sonra Munzur Dağlarını maden hattına çevirme imkanı bulabiliriz” gibi bir sürecin yürütüldüğünü düşünüyorum.

Bölge halkının tepkilerine rağmen ısrar söz konusu. Çünkü mesela dediğim gibi yani aynı firmaya daha bir başvuru yaptı. İl Tarım’ın mera üzerinden olumsuz raporuyla maden süreci sonlandırıldı. Karagöz Gurik’teki proje bakanlıkta. O projede aslında mera hattı içinde geçiyor. Dolayısıyla aynı rapor oraya da verildi.

Fakat bu sefer bir miktar mera ÇED alanından çıkarılarak tekrardan görüş istendi. Buna rağmen İl Tarım tekrardan olumsuz görüş verdi. Bu raporlara istinaden mevzuat açık sürecin sonlandırılması lazım. Fakat sanki biraz tepkiler dinsin, sonra önümüze bakalım gibi bir anlayış var. Hemen peşi sırada Çakırkaya’daki aynı şeyle karşılaştık. Oysa bunlar çok birbirinden bağımsız bölgeler değil. Örneğin Dağ keçisi, Vaşak gibi böyle özel flora canlıları yaşam buluyorsa, bir bütün yaşam alanı orası ya da birçok endemik tür aslında o alanı tamamında yayılım gösteriliyor. Ve bu madenlerin tahribatı da özellikle su kaynakları ve diğer etkileri itibariyle bakıldığında yine bu köylerin tamamını etkileyebilecek durumda. Dolayısıyla birbirinden bağımsız ele alınabilecek yerler değil.

Özellikle Karagöz’deki proje için verdiğimiz dilekçelerle, yaptığımız eylemlerle yine köylülerle beraber yürüttüğümüz çalışmalarla, maden projelerine izin vermeyeceğimiz yönünde bir iradeye sahibiz. Bu anlamda köylüler oradaki üreticiler yekvücut halinde projeyi istemiyor.

“TOPRAĞIN ALTINDA KÖLE OLMAK İSTEMİYORUZ”

-Bu duyarlılık neye evrilmeli? 

Bunu çok yönlü olarak ele alabiliriz. Birincisi; burası hem kültürel olarak hem de tarihsel ve toplumsal hafıza olarak bu coğrafya bizim beşiğimiz, temel noktalarımız. Dolayısıyla bu projelerin kendisi çok açık ki devasal bir maden hattına dönecek ve bizim için bu yaşam alanları tahrip edilecek, yok edilecek.

Biliyorsunuz bölge halkı 1938’de bir katliam ve sürgün yaşadı. Buna rağmen döndü. 93’de köyümüz boşaltıldı ve ona rağmen döndük. Ama bugün dönüşü mümkün olmayacak tahribatlar ve etkilerle karşı karşıya olduğumuz gibi bir gerçeklik var. Dolayısıyla bu bizim için birçok anlamda yaşamsal bir noktada doğuruyor. Çünkü bu projeler bizim rengimizi, dokumuzu aldığımız topraklar gerçekten dönüşü olmayan tahribatlara maruz bırakabilir.

Buralar bizim hem inanç mekanlarımız hem tarihsel hafıza mekanlarımız hem de bununla birlikte buralar bizim üretim mekanlarımız. Bu tip projeler için genelde aslında çok da altı dolu olmayan şekilde katma değer, istihdam gibi şeylerle vurgu kullanıyor. Örneğin, Karagöz’deki projenin bedeli 8 milyon gibi çok komik bir rakam. Bugün, Karagöz’ün yaylalarında her yaz binlerce hayvan otlatıyor. Sadece orada üretilen peynirin bir yıllık değeri bundan kat kat daha fazlası. Benzer durum arıcılık faaliyetinde geçerli. Burası önemli bir üretim potansiyeline sahip.

Diğer taraftan baktığımızda şimdi günümüz dünyasında gerçekten temiz coğrafyalar bulmak mümkün değil. Çünkü toprak mevcut konvansiyonel tarımla kirletilmiş, zehirlenmiş durumda. Birçok endüstriyel faaliyetin kendisi havayı, toprağı, bitkiyi zehirliyor. Burası bu anlamıyla da korunması gereken bir bölge. Çünkü tertemiz bir bölge ve nitelikli bir floraya, faunaya sahip bir bölge. Aslında el üstünde tutulması gereken bir coğrafya. Mevcut üretim faaliyetlerini kolaylaştıracak, üretimi destekleyecek faaliyet içinde olmalılar.

Burada çok açık bir durum var. Bu projeler sadece bir sermaye grubunu, bir kişiyi besleyecek ranttan öte bir şey değil. Bu anlamıyla halkın ekonomisine ve somut olarak ekmeğine de bir katkısı yok, zararı var. Bizler köklendiğimiz topraklarda özgürce üretip kazanmak istiyoruz. Gidip toprağın altında köle olmak da istemiyoruz.

Eğer bugün bu irili ufaklı projelere izin verirsek bir süre sonra bizim burada üretim yapamadığımız, inanç yerlerine gidemediğimiz, temiz bir suyu içemediğimiz bir gerçeklikle, bir yok oluşla karşı karşıya kalacağız. O yüzden aslında bunun ciddiyetle ele alınıp bu bilinçle karşı durulması gerekiyor.

Diren KESER/DERSİM

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.