Alevi Haber Ajansi

Serçeşme’de Roman Alevilerin görünmeyen tarihi ve Tahtacıların inanç mirası anlatıldı-VİDEO

PİRHA – Serçeşme Hünkâr Hacı Bektaş Veli 5. İstanbul Buluşması kapsamında düzenlenen “Topluluklar: Kültür, İnanç ve Mekânlar” panelinde Tahtacı ve Roman Alevilerin tarihsel geçmişleri, inanç pratikleri, ocak ilişkileri ve kültürel hafızaları ele alındı. Prof. Dr. Ayten Kaplan, Tahtacıların doğayla kurdukları ilişki, müzik ve cem geleneklerini anlatırken, Sosyolog Dr. Ozan Doğan, Roman Alevilerin yaşadığı ayrımcılığa, inançlarını kuşaktan kuşağa aktarma mücadelesine ve bu alandaki araştırma eksikliğine dikkat çekti.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda düzenlenen Serçeşme Hünkâr Hacı Bektaş Veli 5. İstanbul Buluşması, “Topluluklar: Kültür, İnanç ve Mekânlar” başlıklı panelle devam etti.

Moderatörlüğünü Veli Büyükşahin’in üstlendiği panelde, Hacettepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ayten Kaplan ve Sosyolog Dr. Ozan Doğan konuşmacı olarak yer aldı.

Panelde Alevi topluluklarının tarihsel kökenleri, göç süreçleri, ocak sistemleri, inançlarını yaşatma biçimleri ve kültürel kimliklerini koruma mücadeleleri değerlendirildi.

BÜYÜKŞAHİN: ALEVİ TOPLULUKLARI VE OCAK SİSTEMİ ÜZERİNE ÇALIŞMALAR YÜRÜTÜYORUM

Panelin moderatörü Veli Büyükşahin, kendisinin de ocak evladı olduğunu belirterek sosyoloji eğitimi aldığını ve uzun yıllardır Alevilik üzerine çalışmalar yürüttüğünü söyledi.

Alevi medyasında 15 yıla yakın süre çeşitli görevler üstlendiğini ifade eden Büyükşahin, televizyonların kuruluş ve yönetim süreçlerinde yer aldığını aktardı.

Alevilik alanında belgesel, araştırma ve inceleme çalışmaları yürüttüğünü belirten Büyükşahin, özellikle ocak sistemi ve Alevi toplulukları üzerine yoğunlaştığını dile getirdi.

Büyükşahin, panelde Prof. Dr. Ayten Kaplan’ın Tahtacı Alevileri, Dr. Ozan Doğan’ın ise Roman Alevi topluluklarını ele alacağını belirterek konuşmacıları tanıttı.

KAPLAN: TAHTACILAR AĞAÇ KESMEDEN ÖNCE DOĞADAN AF DİLİYOR

Prof. Dr. Ayten Kaplan, Tahtacı Alevilerin kökenine ilişkin farklı bilimsel yaklaşımlar bulunduğunu belirterek bu konuda araştırmaların sürdüğünü söyledi.

Tahtacıların kökeninin Ağaçerilerle ilişkilendirildiğini ifade eden Kaplan, Ağaçerilerin tarihsel kökenine ilişkin de farklı görüşler bulunduğunu aktardı.

Tahtacıların yalnızca ağaç kesme ve tahta biçme faaliyetleriyle tanımlanamayacağını vurgulayan Kaplan, bu topluluğun kendine özgü inanç sistemi, ocak ilişkileri, toplumsal dayanışma biçimleri ve kültürel gelenekleri bulunduğunu belirtti.

Tahtacıların geçimlerini sağlamak amacıyla ağaç kestiklerinde doğadan af dilediklerini anlatan Kaplan, ağaç kesmeden önce okunan duaya dikkat çekti.

Kaplan, duada yer alan şu ifadeleri aktardı:

“Ekmeğimi, aşımı ormandan çıkardım. Genç fidan kesmiyorum. Kestiğim ağaçlardan af diliyorum. Beni bu dağlarda kazalardan, belalardan koru. Kazancımı kabul eyle. Haram lokma haneme girmesin.”

Kesilen ağacın yerine yeni bir fidan dikilmesinin de Tahtacıların gelenekleri arasında bulunduğunu belirten Kaplan, bu uygulamanın doğayla kurulan ilişkinin önemli bir göstergesi olduğunu ifade etti.

Tahtacıların tarihsel olarak Marmara, Ege ve Akdeniz bölgelerinde yaşadığını aktaran Kaplan, ekonomik faaliyetlerinin zaman içerisinde toplumsal kimlikleri ve inanç pratikleriyle bütünleştiğini söyledi.

“TAHTACILARIN ÇALIŞMA RİTİMLERİ MÜZİKLERİNE YANSIMIŞ OLABİLİR”

Tahtacıların müzik kültürüne ilişkin değerlendirmelerde bulunan Kaplan, ağaç kesme ve tahta biçme sırasında ortaya çıkan ritimlerin müzik üzerinde etkili olmuş olabileceğini söyledi.

Çocukluğunda Tahtacıların çalışma biçimlerine tanıklık ettiğini anlatan Kaplan, ağaçların nasıl ölçülüp biçildiğini ve bu süreçte ortaya çıkan ritmik hareketleri aktardı.

Tahtacı semahları ve mengilerindeki ritmik yapıların çalışma hayatında duyulan seslerle ilişkili olabileceğine dikkat çeken Kaplan, insanların müziklerini oluştururken yaşadıkları çevreden etkilendiklerini belirtti.

Kaplan, “İnsanlar kendisini ifade ederken çevresinde duyduğu sesler, çevresinde duyduğu ritimler, onların müziklerini oluşturmasında çok fazla etkin olan unsurlardır” dedi.

Tahtacıların yaşamlarında sürekli karşılaştıkları çalışma ritimlerinin müziklerine yansımış olabileceğini ifade eden Kaplan, bunun araştırılmaya değer bir olasılık olduğunu vurguladı.

“TAHTACI ALEVİLERDE OCAK SİSTEMİ VE YOL KARDEŞLİĞİ TOPLUMSAL DAYANIŞMAYI GÜÇLENDİRİYOR”

Tahtacı Alevilerin inanç sisteminin ocak merkezli bir yapıya sahip olduğunu belirten Kaplan, Yanınyatır ve Hacı Emirli olmak üzere iki ocak bulunduğunu söyledi.

Marmara, Ege ve Akdeniz bölgelerindeki Tahtacıların önemli bölümünün Yanınyatır Ocağı’na bağlı olduğunu aktaran Kaplan, gerçekleştirdiği araştırmalarda bu ocağa bağlı toplulukların müzik ve semah geleneklerinde önemli benzerlikler gözlemlediğini belirtti.

Ancak bu gözlemler üzerinden bütün Tahtacı topluluklarına ilişkin genelleme yapılmaması gerektiğini vurgulayan Kaplan, alan araştırmalarının önemine dikkat çekti.

Tahtacıların değişen toplumsal koşullara rağmen geleneklerini koruyabilmelerinin dikkat çekici olduğunu söyleyen Kaplan, bu kültürel sürekliliğin ayrıca incelenmesi gerektiğini ifade etti.

Alevilikte önemli bir yere sahip olan müsahiplik kurumunun Tahtacılarda daha geniş bir toplumsal ilişki sistemine dönüştüğünü anlatan Kaplan, müsahipliğin ardından aşinalık, peşinalık ve çiğildaşlık aşamalarının bulunduğunu söyledi.

Bu ilişkilerin yalnızca iki aile arasında kalmadığını, ailelerin yakınlarını ve akrabalarını da kapsayarak genişlediğini belirten Kaplan, böylece topluluk içerisinde güçlü bir dayanışma ağı kurulduğunu ifade etti.

Kaplan, bu yapının Tahtacıların toplumsal düzeninin korunmasında önemli rol oynadığını vurguladı.

Tahtacı inanç yaşamında dede-talip ilişkisinin belirleyici olduğunu belirten Kaplan, cemlerin inancın yaşatıldığı ve kuşaktan kuşağa aktarıldığı temel mekanlar olduğunu söyledi.

Kaplan, cemlerde müziğin ve sazandarların önemli bir yer tuttuğuna dikkat çekti.

DOĞAN: ROMAN ALEVİLER HEM İNANÇLARI HEM DE ETNOKÜLTÜREL KİMLİKLERİ NEDENİYLE DIŞLANIYOR

Sosyolog Dr. Ozan Doğan, Roman Alevilerin tarihsel geçmişleri, göç yolları, kültürel kimlikleri ve inanç pratikleri üzerine gerçekleştirdiği saha araştırmalarını anlattı.

Konuşmasına şair Cemal Süreya’nın 1960 yılında ziyaret ettiği bir Alevi köyüne ilişkin gözlemlerinden söz ederek başlayan Doğan, bu gözlemlerin 1987 yılında kaleme alınmasının Alevilerin tarihsel süreçte yaşadığı baskılarla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.

Cemal Süreya’nın Alevi köyündeki evlerde gördüğü boşluğu, topluluğun tarihsel hafızası ve göç etmek zorunda kalma ihtimaliyle ilişkilendirdiğini aktaran Doğan, bu anlatının Alevilerin yaşadığı tarihsel kırılmalara işaret ettiğini söyledi.

Roman Alevilerin ise hem Alevi inanç kimlikleri hem de etnokültürel kimlikleri nedeniyle çifte dışlanmaya maruz kaldığını belirten Doğan, Roman topluluklarının tarihsel kökenlerine ilişkin farklı akademik yaklaşımlar bulunduğunu ifade etti.

Romanların kökenini Hindistan’a dayandıran araştırmaların yanı sıra Mısır bağlantılı anlatılar ve göçebe zanaat toplulukları üzerinden yapılan değerlendirmeler bulunduğunu aktaran Doğan, bu toplulukların tek bir köken anlatısıyla açıklanamayacağını söyledi.

Roman topluluklarının farklı coğrafyalarda çeşitli adlarla tanımlandığını belirten Doğan, bu adlandırmaların önemli bir bölümünün dışlayıcı ve ötekileştirici anlamlar taşıdığına dikkat çekti.

Doğan, Romanların gittikleri yerlerde ten renkleri, yaptıkları işler, göçebe yaşam biçimleri ve kültürel farklılıkları nedeniyle ayrımcılığa uğradıklarını ifade etti.

“ROMAN TOPLULUKLARI SANILDIĞINDAN ÇOK DAHA ÇEŞİTLİ BİR YAPIYA SAHİP”

Roman topluluklarının akademik çalışmalarda genel olarak Rom, Dom ve Lom olmak üzere üç ana grup üzerinden ele alındığını belirten Doğan, bu grupların dilsel ve tarihsel özelliklerinin farklılık gösterdiğini söyledi.

Ancak saha araştırmalarının bu sınıflandırmanın tek başına yeterli olmadığını ortaya koyduğunu ifade eden Doğan, Uşak’ta gerçekleştirdiği araştırmalara değindi.

2020 yılında doktora çalışmasına başladığını, 2023 yılında ise saha görüşmeleri gerçekleştirdiğini belirten Doğan, Uşak’ta kendilerini sepetçi, elekçi ve demirci olarak tanımlayan üç ayrı toplulukla karşılaştığını aktardı.

Bu toplulukların kendilerini Roman olarak ifade ettiklerini ancak dil özellikleri, göç yolları ve Alevi inancıyla kurdukları ilişkiler bakımından farklılaştıklarını belirten Doğan, meslek adlarının kimlik tanımlamalarında önemli bir yere sahip olduğunu söyledi.

Sepetçilerin Rom, elekçilerin ise Lom topluluklarıyla ilişkili olduğunu aktaran Doğan, demircilerin kökenlerini İran’a dayandırdıklarını ve kullandıkları dilde Farsça etkiler bulunduğunu belirtti.

Demirci topluluklarının yalnızca Uşak’ta değil Kütahya, Afyon, Denizli, Muğla, Antalya, Konya ve Eskişehir gibi kentlerde de akrabalık ilişkileri bulunduğunu ifade etti.

Doğan, bu bulguların Roman topluluklarının Türkiye’deki dağılımını gösteren yerleşik haritaların yeniden değerlendirilmesini gerektirdiğini söyledi.

Roman olarak adlandırılan bütün toplulukların aynı etnik kökene sahip olmadığını vurgulayan Doğan, bazı grupların kendilerini Türkmen olarak tanımladığını ancak dışarıdan yapılan adlandırmalar nedeniyle Roman kimliğiyle anıldığını aktardı.

Abdalların da Roman topluluklarından ayrı değerlendirilmesi gerektiğini belirten Doğan, aynı kent içerisinde dahi farklı göç geçmişlerine ve kültürel özelliklere sahip çok sayıda topluluk bulunduğunu ifade etti.

“ROMAN ALEVİLERİN OCAK İLİŞKİLERİ 1800’LÜ YILLARA UZANIYOR”

Roman Alevilerin inanç pratiklerini değerlendiren Doğan, özellikle Uşak ve çevresinde Işık Çakır Sultan Ocağı’nın önemli bir yere sahip olduğunu söyledi.

Roman Alevilerin bu ocakla kurdukları ilişkinin yalnızca inançsal değil, karşılıklı kültürel etkileşim içeren tarihsel bir süreç olduğunu belirten Doğan, göçlerle birlikte ocağın faaliyet alanının genişlediğini aktardı.

Işık Çakır Sultan Ocağı’nın geçmişte Kütahya’nın Gediz, Hisarcık ve Emet ilçeleri çevresinde faaliyet gösterdiğini, taliplerin farklı kentlere göç etmesiyle birlikte bu ilişkinin daha geniş bir coğrafyaya yayıldığını söyledi.

Uşak’ta 1980’li yılların başından itibaren fiilen sürdürülen cemevi pratiğinin 2013 yılında açılan Işık Çakır Sultan Cemevi ile kurumsal bir yapıya kavuştuğunu belirten Doğan, bunun Roman Alevilerin inançlarını koruma mücadelesi açısından önemli olduğunu ifade etti.

Roman Alevilerin Işık Çakır Sultan Ocağı ile ilişkilerinin 1800’lü yılların başına kadar uzandığının saha görüşmelerinde aktarıldığını belirten Doğan, bu tarihsel sürekliliğin dikkate alınması gerektiğini söyledi.

Doğan, Roman Alevilerin inanç kimliğinin sonradan ve faydacı nedenlerle benimsendiği yönündeki yaklaşımlara karşı çıkarak, Aleviliğin kuşaklar boyunca aktarılan bir inanç pratiği olduğunu vurguladı.

“ROMAN ALEVİLER CEMLERİNİ ÇADIRLARDA YAPARAK İNANÇLARINI KORUDU”

Saha araştırmalarında karşılaştığı Şehriban Teyze’nin tanıklıklarına da yer veren Doğan, Roman Alevilerin geçmişte karşılaştıkları zorluklara rağmen inançlarını nasıl yaşattıklarını anlattı.

Şehriban Teyze ile 2023 yılında görüştüğünü, o tarihte 93 yaşında olduğunu ve 2024 yılının sonunda yaşamını yitirdiğini belirten Doğan, kendisinden önemli sözlü tarih bilgileri derlediğini söyledi.

Şehriban Teyze’nin çocukluk yıllarında Uşak çevresindeki Roman topluluklarının göçebe yaşam sürdüğünü anlattığını aktaran Doğan, demircilerin, elekçilerin ve sepetçilerin geçimlerini sağlamak için farklı köylere gittiklerini belirtti.

Bu toplulukların belirli dönemlerde bir araya gelerek çadırlarda cem yaptıklarını söyleyen Doğan, dedelerin Kütahya’dan at sırtında gelerek cemleri ve görgü hizmetlerini yürüttüklerini aktardı.

Doğan, Roman Alevilerin bütün güçlüklere rağmen inançlarını kuşaktan kuşağa aktardıklarını ve önemli bir toplumsal hafıza oluşturduklarını ifade etti.

Şehriban Teyze’nin tanıklıklarının yalnızca inanç pratiklerini değil, Roman Alevilerin maruz kaldığı ayrımcılığı da ortaya koyduğunu belirten Doğan, mezarlıklara kabul edilmeyen ailelerin yaşadıklarına dikkat çekti.

Doğan, Şehriban Teyze’nin geçmişte bazı Roman Alevilerin yaşamını yitiren yakınlarını köy ve kent mezarlıklarına defnedemediklerini, bu nedenle demir yollarının yakınlarına gömmek zorunda kaldıklarını anlattığını aktardı.

Bu mezarların bir bölümünün sonraki yıllarda kaybolduğunu belirten Doğan, söz konusu tanıklıkların kayıt altına alınmasının tarihsel hafızanın korunması açısından büyük önem taşıdığını söyledi.

“ROMAN ALEVİLERİN TARİHSEL HAFIZASI KAYIT ALTINA ALINMALI”

Roman Alevilerin tarihsel geçmişlerine ilişkin bilimsel çalışmaların son derece sınırlı olduğunu belirten Doğan, bu toplulukların göç yolları, anadilleri, ocak ilişkileri ve inanç pratikleri üzerine daha kapsamlı araştırmalar yapılması gerektiğini ifade etti.

Şehriban Teyze’den Lomavren diline ait sözcükler de derlediğini aktaran Doğan, bu tür çalışmaların kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan kültürel birikimlerin korunmasına katkı sunduğunu söyledi.

Roman Alevilerin tarihsel birikiminin Aleviliğin çok dilli ve çok kültürlü yapısını ortaya koyduğunu vurgulayan Doğan, farklı toplulukların inanç deneyimlerinin görünür kılınması gerektiğini belirtti.

Doğan, konuşmasını Roman Alevilerin tarihsel hafızasındaki boşlukların yeni araştırmalar ve ortak çalışmalarla doldurulması temennisiyle tamamladı.

ALEVİ TOPLULUKLARININ KÜLTÜREL ÇEŞİTLİLİĞİNE VURGU

Panelde Tahtacı ve Roman Alevilerin farklı tarihsel deneyimlerine rağmen inançlarını, ocak ilişkilerini ve kültürel geleneklerini koruma çabalarının önemine dikkat çekildi.

Konuşmalarda cemlerin yalnızca ibadet edilen mekanlar olmadığı, aynı zamanda toplumsal dayanışmanın, kültürel hafızanın ve kuşaklar arası aktarımın sürdürüldüğü alanlar olduğu vurgulandı.

Tahtacı Alevilerin müzik ve doğayla ilişkilerinin yanı sıra Roman Alevilerin tarihsel olarak karşılaştıkları ayrımcılık ve görünmez kılınan kültürel birikimleri de panelin öne çıkan başlıkları arasında yer aldı.

PİRHA/İSTANBUL

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.