Alevi Haber Ajansi

Sibel Yalçın: Türkiye’de seçim kazanan bir muhalefet gerçekten iktidar olabilir mi?

PİRHA- CHP kurultayı etrafında süren “mutlak butlan” tartışmaları, parti içi bir yönetim krizinin ötesinde hukuk, demokratik temsil, kimlik siyaseti ve devlet aklı ekseninde yeni tartışmaları beraberinde getirdi. Serçeşme Dergisi eski Editörü ve Yazı İşleri Müdürü Sibel Yalçın, CHP’de yaşanan sürecin Türkiye’de muhalefetin yeniden şekillendirilmesiyle bağlantılı okunması gerektiğini belirterek dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu.


CHP kurultayı sonrasında gündeme gelen “mutlak butlan” tartışmaları siyaset gündemindeki yerini korurken, tartışmalar yalnızca parti içi bir çekişme olarak değil, Türkiye’de hukuk, demokratik temsil, kimlik siyaseti ve muhalefetin geleceği açısından da değerlendiriliyor. Serçeşme Dergisi eski Editörü ve Yazı İşleri Müdürü aynı zamanda AKD eski Genel Başkan Yardımcısı Sibel Yalçın, CHP’de yaşanan sürecin daha geniş bir siyasal çerçevede ele alınması gerektiğini belirterek dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu. Yalçın, muhalefetin geleceğinden Alevi kimliğine yönelik tartışmalara, Kürt siyasetinden jeopolitik gelişmelere kadar birçok konuda görüşlerini paylaştı.

Son günlerde “mutlak butlan” kavramı çok tartışılıyor. Sizce mesele gerçekten yalnızca “CHP içi bir yönetim krizi” mi?

Hayır, kesinlikle değil. Bence Türkiye’de yapılan en büyük hata tam da burada başlıyor. İnsanlar meseleyi yalnızca “kim genel başkan olacak?” düzeyinde okumaya çalışıyorlar. Oysa burada tartışılan şey; siyasi partiler hukukunun sınırları, yargısal müdahalenin meşruiyeti, muhalefetin kurumsal bütünlüğü ve hatta Türkiye’de demokratik temsilin geleceği.

CHP’nin kurultay süreci etrafında oluşan “mutlak butlan” tartışması, maalesef teknik bir hukuk meselesi olmaktan çıktı. Bugün bu konu, devlet-toplum ilişkilerinin gelecekte nasıl ve hangi yollarla yeniden şekilleneceğine dair daha büyük bir tartışma alanına dönüştü. Uluslararası basının da meseleyi yalnızca “parti içi kavga” olarak değil, “muhalefete dönük daha geniş bir yargısal baskı sürecinin parçası” olarak okuması tesadüf değil.

Peki toplum neden “butlan” gibi teknik bir kavramı bu kadar hızlı biçimde tarafgir ve duygusal bir tartışmaya dönüştürdü?

Çünkü Türkiye’de siyasal krizler artık kavramlarla değil reflekslerle tartışılıyor. İnsanlar önce tarafını seçiyor, ilgili karşı taraf konusunda linçe – kavgaya başlıyor, hakaretlerini dahi sıralamaktan geri kalmıyor; ancak ve ancak sonrasında düşünmeye ve kavramı öğrenmeye/anlamaya çalışıyor: yani önce hızlı refleks, sonra düşünme aşamasına geçiş.

Oysa “butlan”, teknik olarak bir hukuki işlemin baştan itibaren geçersiz sayılmasıdır. Fakat siyasi partiler söz konusu olduğunda ise esas mesele yalnızca “şekil şartı” değildir: burada doğrudan doğruya parti içi demokrasi, seçme-seçilme hakkı, örgüt iradesi ve demokratik temsil tartışılıyor. Ancak  Türkiye’de siyaset giderek “üçüncü sayfa diliyle” konuşuluyor. Kavga, ihanet, linç, darp, sadâkat ve intikam hikâyeleri kamusal tartışmanın maalesef olağan dili hâline geldi. Böyle olunca “hukuk devleti” tartışmaları bile “hain kim?”, “kim kime çalışıyor?”, “kim kimi sattı?” eksenine sıkışıyor. Bu çok tehlikeli bir eşik. Çünkü bir toplum şiddeti ve cezalandırmayı normalleştirmeye başladığında, hukuk da son derece kolaylıkla cezalandırma aracına dönüşebilir.

Sizce CHP’deki süreç kısa vadeli bir kriz mi, yoksa daha uzun bir döneme mi yayılacak?

Bence bu mesele birkaç haftalık bir yönetim tartışması değil. CHP yönetiminin yaptığı itirazlar ve sürecin üst mahkemelere taşınması dikkate alındığında, bu kriz uzun süreli bir hukuk-siyaset çatışmasına dönüşebilir. Kılıçdaroğlu’nun yasal haklarını sonuna kadar kullanılması hâlinde sürecin yaklaşık iki yıla kadar yayılma ihtimali var.

Bu ihtimalin siyasal sonucu çok önemli. Çünkü muhalefetin enerjisi seçim talebinden çok kurumsal meşruiyet savunmasına kayabilir. Yani CHP sürekli kendi kurultayını, kendi yönetimini ve kendi meşruiyetini savunmak zorunda kalırsa; toplumsal muhalefeti örgütleme kapasitesi de doğal olarak aşınacaktır.Ben bu yüzden süreci yalnızca hukuk tartışması değil, aynı zamanda “uzun süreli bir siyasal belirsizlik rejimi” olarak okuyorum.

Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun bu süreçteki pozisyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Özgür Özel’in siyaseti, CHP’yi klasik parlamento muhalefeti çizgisinden çıkarıp daha hareketli, daha sokakla temas eden ve “erken seçim talebini sürekli canlı tutan” bir hatta taşımaya çalıştı.Ekrem İmamoğlu ise özellikle 2019’dan itibaren “seçim kazanabilen muhalefetin sembolü”ne dönüştü. Takdir edersiniz ki, Türkiye siyaseti açısından bu çok önemli bir kırılmaydı. Fakat bugün İmamoğlu’nun uzun süredir tutuklu olması ve CHP’nin İmamoğlu’na destek amaçlı stratejisinin sönümlenerek aynı anda “kurumsal meşruiyet krizine” sürüklenmesi birlikte düşünülmeli. Çünkü burada yalnızca bir kişinin hukuki kaderi tartışılmıyor. Aynı zamanda Türkiye’de seçim kazanma potansiyeli taşıyan muhalif figürlerin sistem içerisindeki hareket alanının sınırları da test ediliyor.

Bence en kritik mesele şu: İmamoğlu’nun siyasal taşıyıcılık kapasitesi zaman içerisinde aşındırılmaya mı çalışılıyor? Çünkü bir yandan İmamoğlu’nun uzun tutukluluk hâli, diğer yandan CHP’nin son dönemde gördüğümüz hızlı yönetim değişimiyle birlikte kendi içine kapanması; muhalefetin psikolojik merkezini zayıflatabilir.

Makalenizde toplumsal psikolojiye özel bir yer ayırıyorsunuz. “Darp edilmeyi normalleştiren toplum” derken tam olarak neyi kastediyorsunuz?

Şunu kastediyorum: Türkiye’de insanlar artık sokaklarda, okullarda, en mahrem yerleri olan evlerinde dahi şiddete maruz kalıyorlar ve public TV kanallarında ve hatta ana haber bültenlerinde ve sosyal medya alanlarında dahi sürekli bir şiddet yükleme hali, tüm topluma empoze ediliyor ve artık demokratik kurumların da sürekli örselenmesini artık olağan görmeye başladılar. Çünkü şiddet ve darp süreklilik haline geldiğinden, normalleşiyor. Eskiden bir siyasi partinin kurultayı üzerinden bu kadar büyük hukuk krizleri çıkması toplumda ciddi demokratik alarm üretirdi. Bugün ise insanlar bu gelişmeleri bir televizyon dizisi izler gibi takip ediyor.

Bu çok tehlikeli bir sosyolojik eşik. Çünkü bir toplum “kendi demokratik kurumlarının darp edilmesini” normalleştirmeye başlarsa; seçim sandığı da zamanla yalnızca sembolik bir nesneye dönüşebilir. Açıkçası benim korkum biraz burada başlıyor.

 Makalenizde “Kemal Kılıçdaroğlu’nun Aleviliği” tartışmalarına da çok dikkat çekiyorsunuz. Neden?

Çünkü Türkiye’de kimlik siyaseti hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmadı; yalnızca biçim değiştirdi. Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliği, Kılıçdaroğlu’nun da eliyle, 2023 seçimlerinde açık ya da örtük biçimde zaten tartışmaya açılmıştı. Bugünkü kriz ortamında ise başka bir risk doğuyor: Bir siyasetçi üzerinden bütün bir inanç topluluğunun linçlenerek itibarsızlaştırılması. Bu çok tehlikeli.

Bir kişinin siyasi stratejisi, tercihleri ya da siyasal hataları üzerinden bütün bir inanç topluluğunu “güvensizlik”, “ajanlık” veya “iktidarla uzlaşmaya yatkınlık” gibi imâlarla ilişkilendirmek, demokratik etik açısından kabul edilemez bir yaklaşım olacaktır. Üstelik meseleye Alevi inanç sistemi ve erkânı açısından bakıldığında, bu tür söylemlerin inançsal karşılığı da bulunmamaktadır. Çünkü Alevi Erkânı ve Dört Kapı – Kırk Makam süreğinde bir canın, “ocakzâde” olsa dahi yalnızca soy bağı üzerinden değil; ikrar vererek yola talip olması ve erkân doğrultusunda yol yürüyüp yürütmesi esastır. Bu nedenle bir siyasetçiye yönelik toplumsal öfkenin, Alevilik yol süreğine taşınarak “düşkün ilan edilmesi” gibi kavramlarla ilişkilendirilmesi; Alevilik inanç ritüelleri, yol erkânı ve sosyal etik bakımından meşru kabul edilemez. Böyle bir yaklaşım, daha çok toplumsal kutuplaşmayı besleyen ve inanç alanını magazinsel-politik tartışmalara indirgeyen “keskin cehalet söylemleri” olarak işaretlenmelidir.

Ben burada özellikle şuna dikkat çekmeye çalışıyorum:

CHP krizi, yine toplumun reflekslerini ölçerek ilerlersek; ileride Alevilerin kamusal temsiliyeti açısından da ciddi tehlikeler yaratabilir ve belki de en tehlikeli eşik şudur: Geçmişte de olduğu gibi; “CHP’nin mezhepsel bir parti” gibi gösterilmeye çalışılması. Bu söylem Türkiye siyaseti ve toplumu açısından son derece risklidir.

Kürt siyasi hareketinin bu süreçteki konumunu nasıl görüyorsunuz?

DEM Parti’nin meseleye yaklaşımı çok önemliydi. Çünkü onlar doğrudan şunu söylediler: “Parti yönetimleri mahkemelerle değil, üyeler ve seçmenlerle belirlenmelidir.” Bu aslında demokratik rejim açısından çok kritik bir uyarı. Çünkü Türkiye’de demokratik alanın daralması çoğu zaman önce Kürt siyaseti üzerinde denenmiş, sonra diğer muhalefet alanlarına genişlemiştir: Kayyumlar, seçilmişlerin tasfiyesi, yargısal müdahaleler… Zira hafızalarımızı yoklayacak olursak; bugün CHP’nin yaşadığı kriz, başka biçimlerde daha önce Kürt siyasetinde de yaşandı.Bu yüzden mesele yalnızca CHP’nin iç meselesi değil. Bugünkü durum, Türkiye’de “seçilmiş iradenin ne kadar korunabildiği” sorusudur.

Makalenizin en dikkat çekici bölümlerinden biri jeopolitik analiz kısmı. CHP krizi ile dış politika arasında gerçekten bağlantı var mı?

Bence var. Hem de güçlü bir bağlantı var. Türkiye bugün çok ağır bir jeopolitik kuşak içinde bulunuyor: Suriye sahası, Doğu Akdeniz enerji rekabeti, Bakü–Tiflis–Ceyhan hattı, NATO-Rusya gerilimi, düzensiz göç baskısı, İran-İsrail hattındaki kırılganlık… Böyle dönemlerde devletler, içeride daha da “kontrol edilebilir siyasal alanlar” yaratma eğilimine girebilirler. Benim dikkat çekmeye çalıştığım şey şu: CHP etrafında oluşan kaotik düzen yalnızca iç politika meselesi olmayabilir. Aynı zamanda Türkiye’nin dışarıya karşı geliştirdiği güvenlik refleksinin içerideki siyasal düzene tercüme edilme biçimi de olabilir. Bu yüzden metinde “iç meşguliyet rejimi” kavramını kullandım. Çünkü içeride sürekli kriz üreten bir siyasal alan, toplumun dikkatini ekonomik krizden, hukuk devleti sorunlarından ve dış politikanın gerçek maliyetlerinden uzaklaştırabilir.

Peki sizce CHP’den yeni bir siyasi oluşum çıkar mı?

Çıkabilir. Ancak mesele yalnızca “yeni parti kurmak” değil. Türkiye’de geçmişte bunun muadil örneklerini gördük. Davutoğlu, Muharrem İnce, Emine Ülker Tarhan…Fakat bir partiden kopmak tek başına yeni bir toplumsal merkez yaratmaya yetmiyor. Çünkü yeni merkez için program gerekir, kadro gerekir, duygu gerekir, azim gerekir, tarihsel anlatı gerekir ve tabii ki bu işin bir de akıllara zarar bütçe ve maliyet konusu var. O yüzden bugün asıl soru şu olmalı: CHP’den doğacak olası bir yeni yapı, gerçekten kurucu bir siyaset mi üretecek, yoksa yalnızca kırgınlık siyaseti mi yapacak?

Son olarak, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu bu siyasal kaosu göz önüne alırsak, hepimizin düşünmesi gereken en sarsıcı soru sizce nedir?

Bence bugün cevaplanması gereken en yakıcı soru şudur: Türkiye’de seçim kazanma potansiyeli taşıyan bir muhalefet, mevcut siyasal sistem içerisinde gerçekten iktidara yürüyebilir mi? Çünkü bir tarafta uzun süreli tutukluluk süreçleri, diğer tarafta ise muhalefetin eşzamanlı olarak kurumsal krizlere sürüklenmesi gibi dikkat çekici bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu durum, demokratik rekabetin doğal akışı açısından ciddi soru işaretleri doğurmakta: Zira siyasal alanın sürekli hukuki ve kurumsal tartışmalar içine çekildiği bir yerde, sağlıklı bir siyaset zemininin nasıl yeniden üretileceği de belirsizleşmektedir. Ancak belki de Türkiye açısından asıl büyük sosyolojik risk burada başlamaktadır: Eğer bir toplum, kendi demokratik kurumlarının darp edilmesini tıpkı gündelik hayattaki şiddet gibi olağan görmeye başlarsa; “seçim sandığı” hala millet iradesinin gerçek evi olarak kalabilir mi?

Veli Haydar GÜLEÇ/PİRHA

 

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.