PİRHA – Kayyum geleneğinin akademiye yansıma hali ve sonrasında gelişen protestolar Boğaziçi Üniversitesi’nde 5. yılını doldurdu. Bu süre zarfında 600’den fazla personel değişimi oldu. Yani Boğaziçi kayyumu, her iki günde bir emekçi kıyımı yaptı. Sürecin mağdurlarından olan akademisyen Can Candan ise 5 yıldır aralıksız devam eden protestolara işaret ederek “Üniversiteler tarihinde güzel bir sayfa yazmaya devam ediyoruz” dedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan imzasıyla 2 Ocak 2021’de çıkartılan kararname, Boğaziçi Üniversitesi için adeta bir “ferman” niteliğindeydi. Cumhurbaşkanı tarafından rektör atanan Melih Bulu ile Naci İnci’den sonra Boğaziçi kampüsünde bilimsel eğitimden çok personel kıyımı ve polis şiddeti görünür oldu.
Üniversiteye dışarıdan müdahalenin hemen akabinde akademisyenlerle birlikte, öğrenciler ve mezunlar tepkilerini dile getirdi. 2 Ocak 2021, Boğaziçi Direnişi’nin de başlangıç tarihi oldu. Üniversitede görev yapan akademisyenler, akademi camiasında eşine pek rastlanmayan türden bir protesto geliştirerek nöbet eylemine başladı.
Akademisyen Can Candan da bu nöbetin hem katılımcısı hem de yaşananları kamuoyuna aktaran kişiydi. Üniversitedeki baskılara dikkat çeken Candan, Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan Naci İnci tarafından 16 Temmuz 2021’de uzaklaştırıldı. Kayyum rektör, Candan’ın üniversite kampüsüne girmesini dahi engelledi.
“İşe iade ve hukuka aykırı göreve son verme” talebiyle davalar açan Can Candan, mahkeme yoluyla iki kez üniversiteye geri döndü. Ancak kayyım rektör, mahkeme kararına rağmen üçüncü kez Candan’ı görevden uzaklaştırdı.
Akademisyen ve belgesel sinemacı Can Candan ile altıncı yılında Boğaziçi direnişinin geldiği evreyi konuştuk.
“ÜNİVERSİTELER TARİHİNE GEÇEN BİR DİRENİŞ HİKAYESİ”
PİRHA – Boğaziçi Üniversitesinin özerk yapısına yönelik müdahaleler sebebiyle 5 yıl boyunca süren mücadeleniz söz konusu. Boğaziçi’nde gelinen aşama nedir? Bugün geriye dönüp baktığınızda, Boğaziçi direnişi neyi değiştirdi, neyi değiştiremedi?
“2021 yılının ocak ayından bu yana Boğaziçi Üniversitesi, siyasi iktidarın saldırısı altında diyebiliriz. Üniversitenin özerk bir kurum olmasına, üniversitedeki özgürlüklere ve üniversitenin demokratik işleyişine müdahale söz konusu. Biz de 5 yıldır bu müdahaleye elimizden geldiğince üniversitenin tüm bileşenleri olarak sendikamız Eğitim Sen ile birlikte itiraz ediyoruz. Boğaziçi Üniversitesi önemli bir kurum sonuçta; bir kamu üniversitesi ve 50 küsur yıldır da kamu hizmeti veriyor. Bu kurumun zarar görmemesi için elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Bir akademisyenin görevi, doğal olarak üniversitelerin anayasada da geçtiği gibi özerk kurumlar olmasını sağlamak, üniversitelerdeki akademik özgürlüklere ve aynı zamanda da üniversitelerdeki demokratik işleyişlere sahip çıkmak ve bunları yürütmektir. Boğaziçi Üniversitesi Senatosu’nun da yıllar önce kabul ettiği ilkelerimiz arasında zaten bunlar var. Özerklik, özgürlük, demokratik işleyişler ve tüm yöneticilerin rektöründen bölüm başkanına kadar seçimle göreve gelmesi…
Bunlar neden önemli? Çünkü üniversitenin bir üniversite olabilmesi ve en fazla kamu yararı üretebilmesi için bilimsel, kültürel, sanatsal anlamda bunların sağlanması gerekiyor. Biz de bunun için mücadele ediyoruz. Fakat bu 5 yıla baktığımız zaman üniversite çok ciddi hasarlar aldı. Akademik kadrodan 60 küsur kişi ya işinden atıldı, ya istifaya zorlandı! İşte ben de o 60 kişiden biriyim ve yaklaşık 4,5 yıldır hukuk mücadelesi yürütüyorum.
İşin bence önemli bir tarafı belki de Türkiye’de bir üniversiteden beklenmeyecek bir şekilde hepimizin bir araya gelip, dayanışma ağı kurup hep birlikte bu kadar süre itiraz edebilmemiz. Bu da sanırım Türkiye’de üniversite tarihine geçen bir direniş hikayesi oldu.”
“ÜNİVERSİTELER, TOPLUMUN ÖNÜNÜ AÇAN KURUMLAR OLMALI”
-Bu direniş sizce bir üniversite meselesi miydi, yoksa Türkiye’nin daha geniş bir demokrasi krizinin yansıması mıydı?
“Üniversiteler toplumdan bağımsız kurumlar değiller. Türkiye’deki siyasi ortamdan etkilenen kurumlar tabii ki. Bunun en güzel örneğini 1980 darbesinden biliyoruz. “En güzel” dediğimiz güzel bir tarafı yok tabii. 1980 darbesi sonrasında YÖK’ün kurulması ve üniversitelerin YÖK aracılığıyla kontrol altına alınması meselesi… Türkiye’deki siyasi ortam, demokratikleşme mücadelesi, üniversitelerdeki mücadelelerden ayrı şeyler değil tabii ki. İfade özgürlüğü, özellikle Üniversitede olması gereken bir şey. Dolayısıyla Üniversiteler özelinde bir mücadele tabii ki devam ediyor. Üniversiteler de tabii ki kendine has özellikleri olan kurumlar ama diğer hak, adalet ve özgürlükler mücadelelerinden de ayrı olarak düşünemeyiz. Tabii ideal bir toplumda üniversitenin özellikle özgürlükler, haklar konusunda tabii ki toplumun çok daha önünde gitmesi gereken, toplumun önünü açan kurumlar olması gerekiyor. Ama maalesef Türkiye gibi gittikçe daha çok otoriterleşen ülkelerde bu böyle olmuyor. Çünkü üniversiteler bağımsız bilim, sanat, kültür üretmeye devam edemiyorlar.”
“GÜVEN ORTAMI ORTADAN KALKTI”
-Yani asıl kırılma üniversite kültüründe mi oldu?
“Hem üniversite kültürüne hem de üniversitenin bir yüksek öğrenim kurumu olarak kamu faydası sağlamasına oldu. Çünkü kalite düşüyor. Türkiye’de herkesin dünya kalitesinde yüksek öğrenime erişim hakkı olması gerekiyor. Bu hakkı sağlayan kurumlardan bir tanesi de; belki de en başta gelenlerinden biri Boğaziçi Üniversitesiydi. Şimdi dolayısıyla Boğaziçi Üniversitesi’nin o kamu hizmeti verme kalitesi düşüyor. Yani bilimsel olarak çok ciddi bir zarar var. Üniversite kültürü anlamında da ciddi bir zarar.
Üniversite kültürü dediğimiz şey tam olarak nedir? Düşüncelerin özgürce ifade edildiği, bunların yaşandığı, toplumun çok daha ilerisinde olan ve toplumun da dediğim gibi önünü açan, iyiye doğru yönlendiren kurumlar olması gerekiyor. Üniversite kültürü dediğimiz şey bu. Birçok öğrenci Boğaziçi’ne geldiği zaman kimliği ne olursa olsun kendini rahat, güvende hissediyordu. Şimdi bu ortadan kalkmış durumda. Akademisyenler de aynı şekilde kendilerini özgür, güvende hissediyorlardı ve birlikte o kurumu yıllar içinde müthiş emekler vererek inşa edip aynı zamanda bunun sürdürülebilir olması için çaba gösteriyor ve bunu da başarıyorlardı. Şimdi ona ket vurulmuş oldu.”
“SİLİP ATMAK O KADAR DA KOLAY DEĞİL”
-Boğaziçi “Boğaziçi olmaktan çıktı” diyorsunuz yani!
“Hem çıktı hem çıkmadı. 6. yılında olan direniş şunu gösteriyor; Boğaziçi’ni yıkmak o kadar kolay değil. Çünkü orada ciddi bir birikim var. 1863’te kurulmuş bir eğitim kurumundan bahsediyoruz. Şimdi bunu 5-6 yılda silip atmak o kadar da kolay değil. Yani Boğaziçi Üniversitesi sonuçta birçok zor dönem yaşadı. Yani Boğaziçi Üniversitesi’ni öyle tamamen yok etmek çok da mümkün değil. Bu direniş de biraz onu gösteriyor. Boğaziçi’ne emek vermiş birçok insan, üniversitenin daha fazla zarar görmemesi için mücadele ediyor. Verilen zararlar bir şekilde telafi edilir ama çok ciddi bir zaman ve kaynak harcanması söz konusu. Yani bunun bedeli hepimize, onu söyleyebilirim.”
“ÜNİVERSİTEDE YÖNETİMSEL ŞİDDET VE ZORBALIK!”
-Akademisyenler, şu an maruz kaldıkları baskıyı nasıl özetliyor?
“Görevimizden alınmış da olsak, kampüse girmemiz engelleniyor da olsa son 5 yıldır birlikte bir mücadele içindeyiz. Dolayısıyla her gün akademisyenlerle görüşüyoruz. Şimdi akademisyenlerin yaşadığı şey bir yönetim şiddeti diyebiliriz. Yani kayyum rektörlüğün altında akademisyenlere yönelik bir şiddet uygulanıyor. Örneğin, birçok arkadaşımıza soruşturma açıldı. Nöbet tuttukları için, her iş günü sırtlarını rektörlük binasına dönüp bir protesto eylemi yaptıkları için, ya da sosyal medyada, basında çeşitli hukuksuzluklara, yolsuzluklara dikkat çektikleri için soruşturma açılması gibi…
Böyle yüzlerce soruşturmaya maruz bırakılıyorlar. Bunlardan bazıları üniversite, bazıları YÖK nezdinde yapılan soruşturmalar. Hatta ve hatta bazıları savcılığa kadar giden soruşturmalar olabiliyor. Rektör sıfatı taşıyan kişiler, bu yetkileri suistimal ederek, haksız, hukuksuz birtakım araçlarla akademisyenleri baskılamaya çalışıyorlar. Mesela bir hocamız senato temsilcisi olarak seçiliyor fakat senato toplantısına katılması, özel güvenlik tarafından engelleniyor. Dolayısıyla yönetimsel bir şiddet ve zorbalıkla karşılaşıyorlar. En çarpıcı olanı, insanların görevlerine hukuksuz bir şekilde son verilmesi oluyor”
“ÜNİVERSİTELERDE YÖNETİM ŞİDDETİ VAR”
-Boğaziçi direnişinin en güçlü aktörleri öğrencilerdi. Sizce bu kuşak ne öğrendi, ne kaybetti?
“Boğaziçi Üniversitesi direnişinin başından beri öğrenciler çok önemli bir role sahipti. Öğrenciler olmasaydı, itirazlarını en başında bu kadar güçlü şekilde ifade eden, Boğaziçi direnişi bugünleri göremezdi. Dolayısıyla öğrencilerin güçlü itirazı, diğer bileşenleri de motive etti. Aynı zamanda en az korunaklı bileşen onlar oldukları için en çok da yönetimsel şiddete; yani kayyum yönetiminin şiddetine ve onunla birlikte çalışan kolluk ve yargı şiddetine maruz kalanlar da yine öğrenciler oldu. Onlar daha çok gözaltına alınıp fiziksel şiddet görüp tutuklandılar. Eşit olmayan bir yükü onlar çekmiş oldu aslında.
Bu süreçte neler öğrendiler? Türkiye gibi ülkelerde insanlar, daha çok gündelik hayatta hak, hukuk, adalet mücadelesini öğreniyorlar. Bir üniversite öğrencisinin bunları yaşayarak öğrenmesi bir yandan da bütün zorluklarına rağmen çok kıymetli. Dolayısıyla direnen özne olmayı öğrendiler. Hakları için mücadele etmeyi öğrendiler. Bunlar hani bilmedikleri şeyler değildi belki ama bunu yaşayarak, bir aktörü olarak öğrenmek başka bir deneyim tabii ki. Bir yandan tabii trajik ve beni çok üzen bir şekilde şunu da deneyimlemiş oldular; Türkiye’de üniversitelerde böyle bir yönetim şiddeti söz konusu. Yani YÖK ve kayyum, idareler yoluyla öğrencilerin şiddet görmesi, kendilerini güvensiz hissetmeleri, ifade özgürlüklerine ve haklarına müdahalelerde bulunması, kimlikleri üzerinden hedef gösterilmeleri gibi şeyleri maalesef yaşadılar. Buradan çıkan derslerden bir tanesi de belki şuydu. Türkiye’deki hak, hukuk, adalet mücadelelerinin bir tarihi var. Bizim verdiğimiz mücadele de bu tarihin bu dönemine oturuyor. Biz geçmiş mücadelelerden güç alıyoruz ve hep birlikte dayanışarak bu mücadeleleri büyütmek zorundayız. Sanırım genç kuşak zaten bunu çok iyi biliyor. Artık kendi hakları konusunda da ellerini taşın altına koyuyorlar. Görebildiğim kadarıyla da onlara giydirilmeye çalışılan bu deli gömleğine sığmıyorlar doğal olarak. Çünkü ülkelerin, toplumların çok daha özgür bir dünyada, çok daha birbirleriyle iletişim içinde olduğu bir dünyada yaşıyorlar. Dolayısıyla bu insanları, böyle bastırmak o kadar da kolay değil.”
“EYLEMİMİZLE BİR TARİH YAZIYORUZ”
-Üniversiteler tarihinde Boğaziçi’ndeki gibi sırt dönme eylemine benzer uzun soluklu bir eylem tarzı var mı?
“Boğaziçi’ndeki direniş kadar uzun soluklu ve istikrarlı olan bir üniversite içi direniş bildiğim kadar yok. Dolayısıyla hani öyle de bir tarih yazıyoruz. Çok kıymetli buluyorum. Boğaziçi Üniversitesi gibi bir üniversitenin uluslararası akademik camiada çok bağlantıları var. Birçoğumuz eğitimimizin belirli evrelerinde yurt dışında bulunmuş insanlarız. Dünya akademik ağı içinde tabii ki çok bağlantılarımız var ve bu ağ içinde de Boğaziçi Üniversitesi’nin sergilediği bu 5 yılı dolduran direniş biliniyor ve orada da takdir ediliyor. O anlamda da hem Türkiye’de hem dışında üniversiteler tarihinde güzel bir sayfa yazmaya devam ediyoruz.”
“KENDİMİ HALA BOĞAZİÇİ AKADEMİSYENİ OLARAK GÖRÜYORUM”
Üniversiteye dönme mücadeleniz devam ederken diğer yandan da belgesel çalışmalarınız sürüyor. Hazırlık aşamasındaki filminizden de bahseder misiniz?
“Benim iki şapkam var; bir akademisyen olarak araştırma, ders verme, yazılı üretimler; bir yandan da belgesel filmler üretimi. Bu iki alanda da çalışmalarıma devam ediyorum. Yani bunun için bir üniversitede olmam gerekmiyor. Dolayısıyla hem belgesel film üretimime hem araştırma ve yazılı çalışmalarıma devam ediyorum. Şu anda Türkiye’de belgesel sinema üzerine bir kitap çalışmam var. O da Boğaziçi Üniversitesi’nde verdiğim Türkiye’de belgesel sinema dersinden çıkan bir projeydi zaten. Bir yandan da 4. uzun metraj belgesel filmim olan ‘Nükleer Alaturka’ isimli belgesel film üzerine çalışmaya devam ediyorum. Konuşmalar veriyorum. Panellere çağrılıyorum. Film gösterimleri devam ediyor, işte sanat sergilerine dahil oluyorum vesaire. Yani oldukça aslında yoğun bir çalışma dönemi içindeyim.
Bir yandan bu yargı süreçleri devam ederken bir yandan da beni Boğaziçi’ne alan meslek arkadaşlarımın olması, aslında baktığınızda ben kendimi hala Boğaziçi Üniversitesi akademisyeni olarak görüyorum. Çünkü meslektaşlarım öyle görüyorlar. Yani resmi olarak Boğaziçi Üniversitesi akademisyeni olmuyor olmamın benim ve meslektaşlarım için bir karşılığı yok.”
-Eğer bir yıl dönümü cümlesi kuracak olsanız bu direniş tek bir cümleyle nasıl hatırlanmalı dersiniz?
“Üniversiteler özerk, özgür ve demokratik kurumlar olmak durumundalar. Ve biz de bu mücadeleye devam edeceğiz. 5 yıldır yaptığımız gibi, hiçbir şekilde başka türlüsünü kabul etmemiz ve bu ideallerden de vazgeçmemiz mümkün değil.”
Eren GÜVEN/İSTANBUL
Yoruma kapalı.