PİRHA- DEM Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın, sermayenin ve ona yol veren iktidarın doğa kırımına ve bu karşı verilen mücadeleye dikkat çekerek, “İtirazları ve çıkacak sesleri, sadece bir projeye değil, bir bütün bu talan düzeninin tamamına karşı yükseltmek zorundayız. Doğayı, suyu, toprağı savunmak, aynı zamanda eşit, adil ve yaşanabilir bir ülke talebini dile getirmektir” dedi.
Akbelen’den Gabar’a, Munzur’dan Kazdağlarına, Varto’dan Aydın’a bir çok alanda yapılan çeşitli projelerle doğa talan ediliyor. Doğa talanı ve kırımına karşı çevreciler ve yurttaşlar mücadelesini sürdürüyor.
DEM Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın, sermayenin ve ona yol veren iktidarın doğa kırımına ve bu karşı verilen mücadeleye dair sorularımızı yanıtladı.
“DOĞAYI SAVUNMAK AYNI ZAMANDA BU TALAN DÜZENİNE İTİRAZ ETMEKTİR”
PİRHA: Anadolu ve Mezopotamya’nın onlarca noktasında doğa talanı sürüyor. Buna karşı direnenler ise baskı altına alınıyor, tutuklanıyor. Son yıllarda bunun artmasını nasıl yorumluyorsunuz?
İbrahim Akın: Anadolu ve Mezopotamya’nın dört bir yanında yaşananlar tekil olaylar değildir. Aksine bunlar bütünlüklü, sistematik ve ideolojik bir tercihin sonucudur. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, yeraltı ve yerüstü varlıkların sermayenin ve şirketlerin sınırsız kullanımına açıldığı bir talan rejimidir. Bu rejim, yalnızca doğayı değil, o doğayla birlikte yaşayan toplumları da hedef alıyor. Direnen köylülerin, çevre savunucularının baskı altına alınması, gözaltılar ve tutuklamalar bu yüzden artıyor. Çünkü doğayı savunmak aynı zamanda bu talan düzenine itiraz etmektir.
“SINIRLI İŞ OLANAKLARI YARATILIRKEN, YAŞAM ALANLARI GERİ DÖNÜŞSÜZ BİÇİMDE TAHRİP EDİLİYOR”
-İktidar mensupları bu talanı savunduklarında “istihdam, enerji ihtiyacı” gibi söylemler kullanıyorlar. Bunun sahadaki karşılığı nedir?
İbrahim Akın: İktidarın “istihdam”, “enerji ihtiyacı” gibi gerekçelerle bu projeleri meşrulaştırmaya çalışması, gerçekçi değil. İkna edici de değil. Bugün bu projelerin bulunduğu bölgelerde kalıcı, güvenceli bir istihdamdan söz etmek olanaksız. Aksine, kısa vadeli ve sınırlı iş olanakları yaratılırken uzun vadede tarım yok ediliyor, su kaynakları kirletiliyor, yaşam alanları geri dönüşsüz biçimde tahrip ediliyor. Enerji ihtiyacı söylemi ise çoğu zaman ihracata dönük, şirketlerin kârını hedefleyen bir üretim modelinin üzerini örtmek için kullanılıyor. Yani burada kamusal ihtiyaç değil, özel çıkarlar ve şirket çıkarları belirleyici.
“YALNIZCA BİR ÇEVRE MESELESİ DEĞİL, DOĞRUDAN YAŞAM HAKKI MESELESİDİR”
-Çevre felaketine yol açan İliç faciasının yankısı sürerken Varto ve Karlıova’da JES yapılmak isteniyor. Deprem bölgesinde böylesi bir çalışma ney yol açar? Buna karşı yapılacak mitinge dair ne söylersiniz?
İbrahim Akın: İliç’te yaşanan facia henüz hafızalardayken, benzer riskleri barındıran projelerin Varto’da, Karlıova’da, üstelik deprem gerçeğinin bu kadar tehlikeli olduğu bir coğrafyada gündeme getirilmesi, bu anlayışın ne kadar pervasız olduğunu gösteriyor. Burada bilimsel uyarılardan çok şirketlerin yatırım planlarının esas alındığını görüyoruz. Bu, yalnızca bir çevre meselesi değil, doğrudan yaşam hakkı meselesidir.
Daha geniş bir çerçeveden baktığımızda ise bu tabloyu küresel ölçekte süren paylaşım mücadelesinden bağımsız düşünemeyiz. Enerji kaynakları, madenler, su varlıkları üzerindeki rekabet, bugün dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi bu coğrafyada da doğa talanı biçiminde karşımıza çıkıyor. Bu anlamda yaşananlar, sadece ekonomik bir tercih değildir. Bunlar aynı zamanda çok boyutlu bir savaşın parçasıdır. Doğaya yönelen bu saldırı ile toplumlara yönelen baskı politikaları iç içe geçmiş durumda. Sistem, hem insanı hem doğayı hedef alan bütünlüklü bir tahakküm kurmaya çalışıyor.
GERİDE SADECE YIKIM VE YOKSULLUK BIRAKILIYOR
Türkiye’deki uygulamalar da bu küresel eğilimin yerel bir yansımasıdır. Sömürge madenciliği benzeri bir anlayışla, bölgenin tüm değerleri hızla tüketiliyor. Geride sadece yıkım ve yoksulluk bırakılıyor. Bu nedenle mesele sadece çevreyi koruma meselesi değil, aynı zamanda demokratik hakların, yaşam hakkının ve geleceğin savunulması meselesidir.
Bu yüzden yapılacak mitingler, yükselen itirazlar son derece önemli olacaktır. İtirazları ve çıkacak sesleri, sadece bir projeye değil, bir bütün bu talan düzeninin tamamına karşı yükseltmek zorundayız. Doğayı, suyu, toprağı savunmak, aynı zamanda eşit, adil ve yaşanabilir bir ülke talebini dile getirmektir. Bu mücadele büyüdükçe, bu fütursuz talanın da karşısında daha güçlü bir toplumsal direnç oluşacaktır.
Diren KESER/MERSİN
Yoruma kapalı.