PİRHA- Gazeteci Ali Duran Topuz, bugünün medyasında Aleviliğin temsilini, Alevifobi kavramını, Alevi medyasının durumunu ve son günlerde Kürt-Alevi ilişkileri üzerinden yürütülen tartışmaları PİRHA’ya değerlendirdi. Güçlü bir Alevi medyasının oluşturulamadığına dikkat çeken Topuz, Alevifobinin yalnızca nefret ve düşmanlık üzerinden tanımlanamayacağını belirterek, “Alevifobi’nin bir boyutu da bir sevgi dilidir” dedi. Topuz, 53 Alevi aydının imzaladığı bildiriye DEM Parti Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın ilk tepkisini ise “uygun ve yerinde değildi” sözleriyle değerlendirdi.
Gazeteci Ali Duran Topuz, erken Cumhuriyet dönemi basınından bugüne Aleviliğin medyada temsili, Alevifobi ve Alevi medyasının gücü ile son günlerde Kürt siyasi hareketi ve Alevi toplumu arasında yaşanan tartışmalara ilişkin PİRHA’nın sorularını yanıtladı.
Topuz, 1931 Basın Kanunu değişikliğinin ardından iktidarın sesini yansıtanlar dışındaki yayınların ayakta kalamadığını belirterek, dönemin medya yapısıyla bugün arasında paralellik kurdu. Alevi toplumunun farklı dönemlerde kendi medyasını oluşturma girişimlerinde bulunduğunu ancak bugün toplumun tamamına ulaşabilecek kapasitede güçlü bir Alevi medyasından söz etmenin mümkün olmadığını ifade etti.
“ALEVİ MEDYASI DİYE BİR ŞEYDEN SÖZ ETMEK PEK MÜMKÜN DEĞİL”
Erken Cumhuriyet dönemi ile bugün arasında basın üzerindeki iktidar denetimi açısından benzerlik bulunduğunu söyleyen Topuz, şöyle konuştu:
“Şimdi Cumhuriyetin ilk döneminde temel özellik, özellikle 1931’den sonra, yani Basın Kanunu değişikliğinden sonra iktidarın sesini yansıtanlar dışında hiçbir medyanın artık ayakta kalmaması. Bir yanıyla bugünküne benzeyen bir şeydir bu. Bugün de eski ana akım medya iktidar tarafından tasfiye edildi ve artık bir ana akım da kalmadı ama televizyon, gazete ve internet yayıncılığının çok büyük bir kısmı, yüzde doksandan fazlası doğrudan iktidar denetiminde. Böyle olmayan yayınlar da, internet siteleri, gazeteler ve televizyonlar da Alevi dostu bir damara, ruha, söyleme sahip olsalar bile bunlar arasında çok fazla sözü edilecek bir Alevi yayıncılığı yok.”
Alevi toplumunun tarihsel mücadelesinde kendi medyasını oluşturma çabasının farklı dönemlerde gündeme geldiğini belirten Topuz, bugün gelinen noktayı şöyle değerlendirdi:
“Gerçekte zaten Alevi tarihsel mücadelesinin önemli sorunlarından biri buydu. Bir medya oluşturma çabası, girişimi çeşitli dönemlerde hep yapıldı ama bugün bir Alevi medyası diye bir şeyden söz etmek pek mümkün değil. Elbette işte bir televizyondan, birkaç internet sitesinden bahsedebiliriz ama medya dediğimizde toplumun tamamına ulaşma arzusu ve buna yönelik bir kapasitesi olan bir şeyi söylememiz lazım. Böyle bir şey olmadığı için de dost yerlerde, tarihsel olarak devletin ve toplumun yapısına işlemiş halde bulunan Alevifobi ile mücadele edecek bir imkan pek yok.”
Alevifobinin yalnızca Alevilere yönelik düşmanlık veya nefret üzerinden tanımlanmasının doğru olmadığını belirten Topuz, Alevilerin karşı karşıya kaldığı eşitsizliğin sürdürülmesine yönelik tutumlara dikkat çekti:
“Alevifobi’yi sadece Alevi düşmanlığı ve Alevi karşıtlığı, Alevilere yönelik Sünni duygular gibi tanımlamak hiç doğru değil. Alevifobi aslında şöyle bir temelde hep tanımlanmalı: Alevilerin uğradığı, mahkum edildiği eşitsizliği korumaya yönelik her şey bunun içindedir ve bunun bir boyutu da bir sevgi dilidir. Yani Alevifobi’yi nefret üzerinden daha çok tanımlıyoruz ama sevgi dili de dahildir.”
Topuz, sözünü ettiği “sevgi dili”ni Altan Tan’ın açıklamaları üzerinden örneklendirdi:
“Örneğin Alevilere karşı bir söz söylemekle suçlanan herkes, ‘Ya olur mu, ben Alevileri çok severim’ diyor. Üstelik bunların hepsi doğru olabilir, hakikaten somut ve kalbi olarak seviyor olabilir ama sorun burada değil, sorun bu eşitsizliğe ilişkin temel tutumda. Keza örneğin son örneklerden biri diyelim Altan Tan’dı: ‘Ben işte Alisiz Alevileri, sosyalist Alevileri, Marksist Alevileri, artık Allah’a inanmayan Alevileri kastediyorum, öbür Alevilerle hiç sorunum yok’ diyor. Güzel ama bu toplum içinde o Alevilere laf söyleme hakkını sana kim veriyor?”
Alevifobi ile mücadelede güçlü bir Alevi kamuoyu ve medyasının oluşturulmasının önemine işaret eden Topuz şöyle devam etti:
“Bu eşitsizliğin teşhiri ve bu eşitsizlikle mücadele konusunda bir Alevi medyası olmadığı için medyadaki Alevi dostluğu ve çok zayıf olan az sayıdaki Alevi medyalarının bununla mücadele etme şansı şu anda hemen hemen yok gibi. Bir Alevi kamuoyu, Alevi kamusu ve bir Alevi medyası oluşturulması, Alevi eşit yurttaşlık ve özgürlük mücadelesinin bir parçası haline gelmedikçe bu sorun aşılamaz.”
“BAAS’I BİR ALEVİ İDEOLOJİSİ GİBİ SUNMAK TEMEL HİLE”
Son dönemde Altan Tan, Kemal Öztürk ve “Alevi aydınlar bildirgesi” etrafında yaşanan tartışmalara da değinen Topuz, Kemal Öztürk’ün söylemini eleştirdi.
Topuz şöyle konuştu:
“Kemal Öztürk Suriye bağlantılı ve Suriye’nin dönüşümü için oluşturulan siyasal askeri ağ içerisindeki Alevifobinin dilini tekrar ediyordu. Burada özel bir temel hile vardır. O da Baas’ı bir Alevi ideolojisi gibi Türkiye kamuoyuna sunmak. Baas’ın Cumhurbaşkanı Suriye’de Alevi bir aileden gelen baba ve oğul Esad’tı ama örneğin Irak’ta işte Saddam Hüseyin’di.”
Topuz, Ahmet Faruk Ünsal’ın konuya ilişkin yaptığı benzetmeyi de aktararak şunları söyledi:
“Ahmet Faruk Ünsal bu konuda çok güzel bir şey söylemişti. Dedi ki: ‘Biz Halepçe katliamına bakarak Sünni iktidar Kürtlere kıyıyor, insan Halepçe’yi görünce bütün Sünnileri yok edesi geliyor desek başımıza ne gelirse, Türkiye’de Kemal Öztürk bu lafı söylediği için başına ne gelmiyorsa ölçüyü buradan tutarız’ dedi. Gerçekten de böyle. Baas Suriye’de Alevi değildi, Irak’ta da bildiğimiz anlamda Sünni değildi. Baas Arap milliyetçisi, evet Sünni eksenlidir ve Alevi eksenli hiç değildir.”
“CUMHURİYET, ALEVİLERİ VE KÜRTLERİ EŞİTLİĞİN DIŞINDA TUTTU”
Kürtler ve Aleviler arasında bir ayrışma riski olup olmadığına ilişkin soruyu yanıtlayan Topuz, iki toplumun tarihsel olarak karşı karşıya kaldığı eşitsizliğe işaret etti:
“Cumhuriyet Alevileri ve Kürtleri eşitliğin dışında tuttu. Bu iki toplum da eşitsiz konumdan ötürü acı çektiler ve bunun için mücadele verdiler. Mücadeleyi tek tek kazanmaları mümkün değil. Üstelik bir de ortak kesişim kümesi var: Kürtçe konuşan çok sayıda Alevi var, çeşitli partilerdeler; CHP’de var, Yeni Parti’de var, DEM Parti’de var ve hiç zayıf değil, son derece de güçlü ve örgütlüler DEM Parti içinde de.”
Topuz, eleştiri ve itirazların diyaloğu sona erdirmek yerine ilerletmesi gerektiğini belirterek şöyle devam etti:
“Meşru sorular, eleştiriler, itirazlar getirmek her zaman mümkündür. Mesele diyaloğu bitirip düşman safına mı geçmek, yoksa sorularına cevap bulmak için diyaloğu ilerletmek ve mücadele ortaklığını sürdürmek amacıyla mı yapıldığı bu eleştirilerin. Burada tek bir kişiyi, bir tarafı suçlayıp öbürünü överek bu işin altından kalkamayız. Nerede hata yapılıyorsa onun açık biçimde ifade edilmesi, bunun cevap hakkının gözetilmesi ve diyaloğun mücadeleyle beraber sürerek ilerlemesi gerekir, korkmamak gerekir.”
“TUNCER BAKIRHAN’IN TEPKİSİ UYGUN DEĞİLDİ”
53 Alevi aydının imzaladığı bildiriye DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın verdiği ilk tepkiyi değerlendiren Topuz, bu tepkinin bildirinin içeriğine ilişkin tartışmanın önüne geçtiğini belirtti:
“O bildiri açıklandıktan sonra Tuncer Bakırhan’ın ilk tepkisi söz konusu olmasaydı muhtemelen biz şu anda bildiriyi tartışıyor olacaktık; bildiride doğru ne, yanlış ne, eksik ne, fazla ne, haklı mı, haksız mı, ne kadar haklı, ne kadar haksız, bunları konuşacaktık. Hem Aleviler hem Kürtler bunu tartışıyor olacaktı, Kürt Aleviler dahil. Fakat Tuncer Bey, Kürt siyasi hareketinin hem genel başkanlığı, hem yapısı, hem tarihi içerisinde pek görmediğimiz ve alışık olmadığımız biçimde bildiricileri hedef alarak ve biraz da öfke tonlu bir nutuk kurdu. Bu uygun ve yerinde değildi açıkçası.”
Topuz, bununla birlikte tek bir tepki üzerinden hareketin tamamının değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek Ali Kenanoğlu ve Gülten Kışanak açıklamalarına işaret etti:
“Aynı çerçevede aynı dönem içerisinde örneğin Ali Kenanoğlu’nun da açıklamaları var, örneğin Gülten Kışanak’ın var, Bunlara baktığımızda ilk Tuncer Bakırhan’ın ilk tutumundan çok farklı bir tutum var. Tuncer Bey sonradan bir düzeltme yaptı, belki daha da yapabilir ama neticede o bir hatalı ifade ve değerlendirme biçimiydi aynı zamanda bildiriyi tartışmayı gölgeleyen bir boyuta geldi.”
“BİLDİRİ BİR KAYGIYI DİLE GETİRİYOR”
“Alevi aydınlar bildirgesi”nin bir kaygıyı dile getirdiğini belirten Topuz, bu kaygının öncelikle anlaşılması ve ardından yanıtlanması gerektiğini söyledi:
“O bildiri bir kaygıyı dile getiriyor. Bu kaygı da Türkiye’de iktidarın, Erdoğan’ın Türk-Kürt-Arap ittifakı diye Orta Doğu’yu da düşünerek çerçevelediği sürecin acaba tarihselliğine atıfla ‘bir yandan Yavuz’a, öbür yandan Osmanlı bürokrasisindeki Sünnilik ve Sünniciliğe doğru giden ve Ortadoğu’da da Baas’la Türkiye yönetiminin buluşması anlamına gelebilecek, Alevilerin dışlandığı ve tehdit altında kalacağı bir durum mu oluşuyor?’ kaygısını dile getiren bir ifade. Dolayısıyla buna öncelikle bu kaygının anlaşıldığının, yerinde olup olmadığına dair cevap verilmesi ve bu kaygıya karşı kendi mücadele ve örgütlenme biçimi ve tarihini sunarak o riskin gerçekleşme ihtimaline karşı mücadele edileceğinin söylenmesi gerekiyordu.”
“TARTIŞMALAR DOĞAL, DİYALOG SÜRMELİ”
Topuz, Türkiye ve Ortadoğu’da yaşanan dönüşüm sürecinde tartışma, uzlaşma ve uzlaşmazlıkların ortaya çıkmasını doğal gördüğünü belirterek sözlerini şöyle tamamladı:
“Bir yandan tartışma devam ediyor, bunlar aslında doğaldır. Kritik ve önemli bir dönüşüm sağlanıyor hem Orta Doğu’da hem Türkiye’nin içerisinde. Bu dönüşümde tartışma, yer yer sözel kavgalar, uzlaşma ve uzlaşmama süreçleri hep yaşanacak. Çok anormal şeyler değil, çok aşırı kaygı verici şeyler de değil ama korkulan şeylere engel olmaya yönelik temel niyet önde olduğu sürece de bütün sorunun kolayca aşılabileceğine ya da zor olsa bile aşılabileceğine inanıyorum.”
Fırat Altıntaş/PİRHA

Yoruma kapalı.