Alevi Haber Ajansi

Prof. Dr. Şebnem Oğuz: Barışın toplumsallaşması için savaşın yarattığı sınıfsal ilişkiler de dönüşmeli!

PİRHA-  Prof. Dr. Şebnem Oğuz, Türkiye’de yürütülen yeni barış sürecini devletin yapısı, Kürt meselesinin ekonomi politiği ve bölgesel gelişmeler üzerinden değerlendirdi. Silahlı çatışmanın sona ermesinin tek başına demokratikleşmeyi ve toplumsal refahı sağlamayacağını belirten Oğuz, barışın kalıcılığı açısından ekonomik kaynaklar üzerindeki karar yetkisinin, emekçilerin yaşam koşullarının ve toplumsal örgütlenmenin önemine dikkat çekti. Oğuz, “Barışın ekonomi politiği, savaşın yıllar içinde kurduğu sınıfsal ilişkilerin ve toplumsal yüklerin ne ölçüde dönüştürüleceğini sormayı gerektirir” dedi.

Türkiye’de yürütülen yeni barış süreci, silahlı çatışmanın sona ermesinin ötesinde devletin yapısı, demokratikleşme, ekonomik kaynakların paylaşımı ve toplumsal haklar açısından da tartışılıyor. Sürecin emekçiler, kadınlar ve savaşın doğrudan etkilediği topluluklar için nasıl bir değişim yaratacağı ise bu tartışmanın önemli başlıkları arasında yer alıyor.

PİRHA’ya konuşan Prof. Dr. Şebnem Oğuz, yeni barış sürecini 2013-2015 yıllarındaki çözüm süreciyle karşılaştırarak devletin 2015 sonrasında geçirdiği dönüşümü ve değişen bölgesel güç dengelerini değerlendirdi. Barış ile demokrasinin birbirinden ayrı ele alınmasına karşı çıkan Oğuz, mevcut sürecin yarattığı imkanların ve taşıdığı çelişkilerin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.

Kürt meselesinin yalnızca kimlik ve kültürel haklar üzerinden tartışılamayacağını belirten Oğuz, bölgedeki toprak, su, enerji ve diğer kaynakların kullanımına kimin karar verdiği sorusunu gündeme taşıdı. Savaşın zorunlu göç, güvencesiz çalışma, ayrımcılık ve kadınların üstlendiği bakım yükü gibi sonuçlarına dikkat çeken Oğuz, barışın emekçiler açısından maddi karşılığının da tartışılması gerektiğini söyledi.

“SİLAHLI İÇ-SÖMÜRGECİ ÇATIŞMANIN SONA ERMESİ KÜÇÜMSENMEYECEK BİR TARİHSEL DEĞİŞİKLİKTİR”

Türkiye’de yürütülen yeni barış sürecini devletin mevcut yapısı ve siyasi rejim açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Önceki çözüm sürecinden farklı olarak bugün hangi koşullar öne çıkıyor?

Prof. Dr. Şebnem Oğuz: Bu soruya ilişkin tartışmalar çoğu zaman iki farklı pozisyon arasında sıkışıyor. Birinci pozisyon, demokratik koşulların bulunmadığını kabul etmekle birlikte, silahlı çatışmanın sona ermesini demokratikleşmeden kısmen ayrıştırıyor ve silahlar sustuktan sonra demokrasi mücadelesinin ayrıca sürdürülebileceğini varsayıyor. İkinci pozisyon ise mevcut devlet yapısı altında gerçek bir barışın mümkün olmadığını, demokratikleşmenin önce gelmesi gerektiğini savunuyor; bu nedenle de barış sürecinin kendisini incelemekten ve onun içinde açılan imkanlara müdahale etmekten uzaklaşabiliyor; bazı örneklerde Kürt hareketinin sürece katılımını rejime eklemlenme olarak da okuyor. İki pozisyon birbirine karşıt görünse de barış ile demokrasiyi birbirinden ayrıştırmaları bakımından ortak bir zeminde buluşuyorlar.

Oysa bugün karşı karşıya olduğumuz durum bundan daha çelişkili. Demokratikleşmiş bir devlet barış yapmıyor; 2015 sonrasında çok derin bir otoriter dönüşüm geçirmiş bir devlet silahlı çatışmayı sona erdirmeye çalışıyor. Dolayısıyla “demokrasi olmadan barış olur mu?” sorusundan çok, bu devlet neden şimdi çatışmayı sona erdirmek istiyor, bu yönelim mevcut devlet biçimi içinde hangi imkanları yaratıyor, hangi kısıtlarla karşılaşıyor ve ortaya çıkan çelişkiler hangi yönde dönüştürülebilir diye sormak daha anlamlı.

Soruyu böyle kurduğumuzda tartışmayı doğrudan devlet biçimine taşımak gerekiyor. Türkiye’de 2015 sonrasında oluşan devlet biçimini geç faşizm kavramıyla açıklıyorum. Bunu her baskıcı uygulamaya yapıştırılan bir etiket olarak değil, belirli bir tarihsel dönüşümü tarif etmek için kullanıyorum. Kürt coğrafyasındaki uzun süreli iç-sömürgeci savaş rejimi ile Türkiye’nin özellikle Suriye ve Irak üzerinden geliştirdiği alt-emperyal askeri kapasite bu dönemde aynı devlet biçimi içinde daha sıkı biçimde birleşti. Çözüm sürecinin çöküşü, Kürt kentlerindeki savaş, kayyumlar ve ardından OHAL’le birlikte Kürt coğrafyasında uzun zamandır kullanılan yönetim teknikleri devletin genel repertuvarına taşındı.

2013–2015 çözüm süreci tam da bu nedenle bugünkünden farklıydı. O dönemde bu devlet biçimi henüz kristalize olmamıştı. Kürt meselesinin çözümü, iktidarın toplumsal ve siyasal hegemonyasını genişletme arayışının bir parçasıydı. Bugünkü süreç ise hegemonik genişleme döneminde değil, 2015 sonrasında kurulmuş devlet biçiminin kendi krizlerini yönetmeye çalıştığı ve değişen bölgesel güç dengeleri karşısında alt-emperyal konumunu yeniden kurduğu bir momentte ortaya çıkıyor. İki süreci yalnız “o zaman daha demokratik bir ortam vardı, bugün daha otoriter bir ortam var” diye karşılaştırmak bu nedenle yetersiz.

Bugünün önceki süreçte bulunmayan önemli bir imkanı ise hukuksal ve parlamenter kurumsallaşmanın daha ileri olması. Meclis düzeyinde oluşturulan mekanizmalar ve çerçeve yasa, silahsızlanmanın ardından ne olacağına ilişkin ilk kez kurumsallaşmış bir hukuki zemin oluşturuyor. Fakat tam burada yeni bir çelişki ortaya çıkıyor. Kurumsallaşma otomatik olarak öngörülebilirlik anlamına gelmiyor. Son yıllardaki devlet biçiminin önemli özelliklerinden biri belirsizliği yönetme kapasitesi. Hukuki çerçeve bulunabilir ama ne zaman ve nasıl uygulanacağı sürekli açık bırakılabilir. Bu yüzden bugün bir yandan önceki çözüm sürecine göre daha fazla kurumsallaşma, diğer yandan bu kurumsallaşmanın içinde işleyen güçlü bir belirsizlik rejimi var.

Dolayısıyla meseleyi “barış mı, demokrasi mi?” ikiliğine hapsetmek yerine, barış sürecinin mevcut devlet biçimi içinde hangi dönüşüm imkanlarını açtığına ve devletin de bu süreci kendi stratejileri doğrultusunda nasıl biçimlendirmeye çalıştığına bakmak gerekiyor. Bugün devlet, çatışmanın sona ermesini içeride rejimin tahkimiyle, dışarıda ise değişen bölgesel güç dengeleri içinde hareket alanını yeniden kurma arayışıyla birlikte yönetmeye çalışıyor. Fakat bu, sonucun baştan belirlenmiş olduğu anlamına gelmez. Silahlı iç-sömürgeci çatışmanın sona ermesi küçümsenmeyecek bir tarihsel değişikliktir ve bu çatışmanın devlet aygıtında kurumsallaştırdığı işlevleri de yeniden mücadele konusu haline getirir. Bu nedenle demokratikleşmeyi barışın ön koşulu haline getirip süreci dışarıdan izlemek yerine, tam da bu çelişkili alanın içinde düşünmek gerekiyor.

“EKONOMİK BÜTÜNLEŞME İLE DEKOLONİZASYONU BİRBİRİNE KARIŞTIRMAMAK GEREKİR”

Kürt sorununun çözümünde devletin güvenlik merkezli yaklaşımından uzaklaşması ne anlama geliyor? Kalıcı bir barış için devletin yapısında ve işleyişinde nasıl bir dönüşüme ihtiyaç var?

Prof. Dr. Şebnem Oğuz: Bu soruya verilen cevaplar genellikle anayasal tanınma, kayyumların kaldırılması, yerel demokrasinin güçlendirilmesi, siyasal ve kültürel haklar gibi başlıklarda yoğunlaşıyor. Bunların hepsi vazgeçilmez. Ama daha az konuşulan bir boyut var: Kürt coğrafyasının ekonomi politik olarak nasıl yönetildiği. Çünkü iç-sömürgeci ilişki yalnız kimliğin bastırılması ile oluşmadı. Toprağın, suyun, madenlerin, enerjinin ve altyapının nasıl kullanıldığı, mülkiyet ilişkilerinin nasıl biçimlendiği ve temel yatırım kararlarının kim tarafından alındığı da bu ilişkinin maddi yapısına dahil.

Bu nedenle “güvenlik merkezli yaklaşım” ifadesi de tek başına yeterli değil. Askeri zor, yalnız çatışmanın yürütülmesinde değil, ekonomik alanın kuruluşunda da işlev görebiliyor. Burada bugün iki farklı tarihsel dinamik üst üste geliyor. Bir yandan 2008 krizi sonrasında kapitalizmin dünya ölçeğinde yaşadığı yeniden yapılanma içinde zor, sermaye birikiminin giderek daha görünür araçlarından biri haline geldi. Zor yoluyla birikim bu anlamda yalnız Kürt coğrafyasına özgü bir olgu değil; kriz koşullarında dünya kapitalizminin daha genel bir eğilimi olarak yeniden önem kazandı. Öte yandan Kürt coğrafyasında bu ilişki çok daha eski. İç-sömürgeci yapı uzun zamandır ekonomik ve toplumsal yaşamın zor aracılığıyla düzenlenmesine dayanıyordu. Bugünkü barış sürecinin özgünlüğü tam da bu iki dinamiğin kesiştiği bir konjonktürde ortaya çıkmasında yatıyor. Bu yüzden silahlı çatışmanın sona ermesi, zor kullanımının sermaye birikimindeki rolünün de kendiliğinden gerileyeceği anlamına gelmiyor. Asıl bakılması gereken, bu rolün barış koşullarında nasıl yeniden biçimleneceği.

Buradan bakıldığında, bugünkü resmi söylemin süreci “güvenlikten ekonomiye geçiş” olarak sunması ayrıca üzerinde durmayı gerektiriyor. Devlet Bahçeli, 5 Mayıs 2026’daki MHP TBMM Grup Toplantısı’nda “Terörsüz Türkiye”yi güvenliğe harcanan enerjinin kalkınmaya yöneltilmesi olarak tanımladı. Gabar’daki petrol üretimi de bu anlatının somut örneklerinden biri olarak, çatışmanın sona ermesinin üretim, istihdam ve refahın önünü açacağı fikriyle sunuluyor. Benzer bir yaklaşım Yeni GAP çerçevesinde de görülüyor; GAP artık yalnız baraj ve sulama projesi değil, tarım, sanayi, lojistik ve altyapıyı bütünleştiren daha geniş bir kalkınma modeli olarak tanımlanıyor.

Bu örnekler tam da “güvenlik bitti, ekonomi başladı” önermesini sorgulamamızı gerektiriyor. Gabar’da güvenlik amacıyla kurulmuş yol ağları, erişim rejimleri ve mekansal denetim aynı zamanda petrol üretiminin ve lojistiğinin altyapısına dönüşebiliyor. Böylece güvenlik ekonominin karşıtı olmaktan çıkıp onun içine yerleşiyor. Önce askeri denetimin kurulup ardından piyasanın geldiği birbirini izleyen iki ayrı evreden değil, askeri olarak şekillendirilmiş bir mekanın aynı zamanda sermaye birikiminin alanı olarak yeniden işlevlendirilmesinden söz ediyoruz.

Bu noktada entegrasyon tartışmasını da genişletmek gerekiyor. Bugünkü süreçte entegrasyon daha çok siyasal ve hukuki boyutuyla tartışılıyor. Ben burada bu tartışmanın dışında kalan maddi boyuta, Kürt coğrafyasının Türkiye’nin ve bölgenin sermaye birikimi süreçleriyle hangi koşullarda bütünleşeceğine dikkat çekmek istiyorum. Çünkü yalnız bütünleşmenin gerçekleşip gerçekleşmediği değil, bunun hangi devlet aygıtları aracılığıyla, hangi güç ilişkileri içinde ve kimin karar yetkisi altında gerçekleştiği de önemli.

Burada özellikle devletin klasik olarak “zor aygıtları” diye tanımladığımız kurumlarının geçirdiği işlevsel dönüşüme bakmak gerekiyor. Ordu, istihbarat ve jandarma zor kullanma işlevlerini sürdürürken aynı zamanda sermaye birikiminin maddi koşullarının oluşturulmasına daha doğrudan katılabiliyor. Başka bir deyişle bu aygıtlar yalnız ekonomik faaliyetlerin güvenliğini sağlayan dışsal kurumlar olarak işlemiyor; yatırım alanlarının açılmasında, mekanın yeniden düzenlenmesinde, dolaşım güzergâhlarının denetlenmesinde ve belirli coğrafyaların sermaye açısından erişilebilir hale getirilmesinde de rol üstlenebiliyorlar. Günümüz geç faşist devlet biçiminin ayırt edici özelliklerinden biri, zor aygıtları ile ekonomik aygıtlar arasındaki bu işlevsel sınırın bulanıklaşması ve zor aygıtlarının aynı zamanda birikim işlevleri kazanması. Bu nedenle barış koşullarında bu aygıtların yalnız güvenlik işlevlerinin değil, sermaye birikimi içindeki rollerinin ne olacağı da önem kazanıyor.

Ordu açısından bu ilişki özellikle Kuzey Irak’ta görünür hale geliyor. Askeri mevziler ve operasyon coğrafyası yalnız PKK’ye karşı savaşın mekanı değil; enerji, ticaret ve ulaşım hatlarıyla da kesişiyor. Eylül 2026’da Musul yakınlarındaki Başika-Zilkan üssünün Irak Federal Hükümetine kademeli olarak devredilmesi kararlaştırılırken, aynı mutabakatta güvenlik işbirliğinin derinleştirilmesi, ticaret ve yatırımların genişletilmesi ve Basra Körfezi’ndeki El-Fav Limanı’nı Irak üzerinden Türkiye’ye ve Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu adlı kara ve demiryolu koridorunun hızlandırılması birlikte ele alındı. Bu tablo, askeri mevcudiyet ile sermaye dolaşımının bölgesel olarak yeniden örgütlenmesinin nasıl iç içe geçebildiğini gösteriyor.

MİT’in rolü artık bilgi toplama ve askeri operasyonlara istihbarat sağlama işlevlerini çok daha görünür biçimde aşmış durumda. Suriye’de silahlı aktörlerle temas ve koordinasyondan sınır ötesi operasyonlara, yerel aktörlerle ilişkilerden diplomatik pazarlıklara kadar geniş bir alanda doğrudan rol üstleniyor. Bu anlamda istihbarat, yeniden inşanın, ticaretin, enerji ve lojistik bağlantıların işleyeceği siyasal ve mekansal koşulların kurulmasında aktif hale geliyor. Güvenlik, diplomasi ve sermaye birikiminin örgütlenmesi aynı devlet aygıtı içinde birbirine bağlanıyor.

Kürt coğrafyasındaki kırsal ve ekstraktif alanlarda jandarma, acele kamulaştırma ve mülkiyet süreçlerinde ise yargı, zor ile sermaye birikiminin kesiştiği alanlarda rol oynayabiliyor. Elbette bu kurumların bütün faaliyetlerini tek bir ekonomik amaca indirgemek doğru olmaz. Mesele tam tersine, mevcut zor işlevlerini sürdürürken bunlara yeni birikim işlevlerinin eklenmesi. Bu yüzden ekonomik bütünleşme ile dekolonizasyonu birbirine karıştırmamak gerekir. Bölgeye yatırım gelebilir, yeni işler yaratılabilir, gelirler artabilir; aynı anda toplum toprağı, suyu, merası veya başka müşterekleri üzerindeki karar gücünü kaybedebilir. Kalıcı barışın ölçütü bu nedenle bölgeye ne kadar yatırım yapıldığı olamaz. Asıl soru, o yatırımın yönüne ve bölgenin kaynaklarının kullanımına kimin karar verdiğidir. Siyasal haklar genişlese bile bölgenin ekonomi politikaları üzerindeki karar tekeli merkezde kalıyorsa iç-sömürgeci ilişkinin maddi boyutu devam edebilir.

Tam da burada sorunun ikinci kısmı, yani kalıcı bir barışın devletin yapısında ve işleyişinde nasıl bir dönüşüm gerektirdiği önem kazanıyor. Bunu “devlette şu şu reformlar yapılmalı” biçiminde bir listeye indirgememek gerekir. Devlet aygıtlarının hangi işlevleri üstlendiği, toplumsal ve sınıfsal güç ilişkileri içinde belirlenir. Bu nedenle dönüşüm, yalnız yeni görev tanımlarıyla değil, karar yetkisinin kimde olduğunun değişmesiyle mümkün olur. Kalıcı bir barış açısından esas mesele, yalnız askeri zorun gerilemesi değil, zor kullanımının sermaye birikimini örgütlemedeki rolünün de dönüşmesidir.

“SAVAŞIN BÜTÇEDE GÖRÜNMEYEN ÖNEMLİ MALİYETLERİNDEN BİRİ BU NEDENLE SINIFIN ULUSAL OLARAK KATMANLAŞMASI VE SİYASAL OLARAK PARÇALANMASIDIR”

Türkiye’de savaş ve çatışma politikalarının ekonomik ve toplumsal maliyetleri neler? Barışın sağlanması, emekçiler ve yoksul kesimler açısından nasıl değişimler yaratabilir?

Prof. Dr. Şebnem Oğuz: Bu soruya genellikle bütçe üzerinden cevap veriliyor: savaş ve çatışma politikalarının askeri ve güvenlik harcamalarını artırdığı, bu kaynakların eğitime, sağlığa ya da sosyal politikalara yöneltilebileceği söyleniyor. Anaakım liberal barış literatüründeki “barış payı” (peace dividend) fikri de büyük ölçüde bu varsayıma dayanıyor: çatışma sona erdiğinde askeri harcamalar azalacak ve ortaya çıkan mali kaynaklar toplumsal ihtiyaçlara aktarılacaktır. Bu önemli bir boyut, fakat emekçiler ve yoksullar üzerindeki etkileri anlayabilmek için “savaş ekonomisi”nden “savaşın ekonomi politiği”ne geçmek gerekiyor. Çünkü uzun süreli çatışma yalnız bütçenin dağılımını değil, insanların geçim biçimlerini, emek piyasasındaki konumlarını, sınıf içindeki eşitsizlikleri ve gündelik hayatın yeniden üretim koşullarını da dönüştürüyor.

Uzun yıllar süren silahlı çatışmanın yol açtığı zorunlu göç bunun en açık örneklerinden biri. Kırsal üretimin tahribi ve insanların geçim araçlarından kopması geniş bir nüfusu kentlerde ücretli emek piyasasına daha bağımlı hale getirdi. Fakat bu nüfus piyasaya eşit koşullarda girmedi. Düşük ücret, güvencesizlik, kayıt dışılık ve mevsimlik çalışma Kürt emeğinin önemli bir bölümünün deneyimini belirledi; buna ayrımcılık ve zaman zaman doğrudan ırkçı şiddet eklendi. Özellikle mevsimlik tarım işçilerine yönelik saldırılar, etnik hiyerarşinin çalışma ilişkileriyle nasıl iç içe geçebildiğini gösteriyor. Dolayısıyla savaş Kürtleri yalnız siyasal olarak bastırmadı; Kürt emeğinin Türkiye kapitalizmine hangi konumdan ve hangi koşullarda dahil olduğunu da biçimlendirdi.

Bunun Türkiye işçi sınıfının bütünü açısından da sonuçları oldu. “Türk işçi ile Kürt işçi aynı sınıftadır” demek soyut düzeyde doğru olabilir, fakat aynı sınıf içinde aynı tarihsel deneyimlerden geçmediler. Milliyetçilik, kriminalizasyon, zorunlu göç, bölgesel eşitsizlik ve devlet şiddeti emekçilerin devletle ve işverenle karşılaşma biçimlerini farklılaştırdı. Savaşın bütçede görünmeyen önemli maliyetlerinden biri bu nedenle sınıfın ulusal olarak katmanlaşması ve siyasal olarak parçalanmasıdır.

Savaşın toplumsal maliyetinin büyük bir bölümü ise bütçelerde hiç görünmez. Savaş ölüm ve yaralanma demektir; ama aynı zamanda tutukluluk, cezaevi, sürgün, zorunlu göç, sakatlık, gelir kaybı ve parçalanmış haneler demektir. Bunların her biri yeni bir bakım ve geçim yükü yaratır. Cezaevindeki bir yakının hukuki masrafları ve ziyaretleri, gelir getiren bir aile üyesinin kaybı, yaralanmış veya engelli hale gelmiş birinin bakımı, göç sonrasında yeni bir hayat kurmanın maliyeti büyük ölçüde hanelerin içine aktarılır. Bu yük de eşit dağılmaz; gündelik hayatı yeniden kurmanın ve bakım ihtiyacını karşılamanın önemli bir bölümü kadınların karşılıksız ya da düşük ücretli emeğiyle üstlenilir. Bu nedenle savaşın ekonomi politiğini, toplumsal yeniden üretim alanında kimin hangi maliyeti taşıdığını hesaba katmadan anlayamayız.

Uzun çatışma dönemi aynı zamanda Türkiye’de kamu kaynaklarının ve üretim kapasitesinin yönünü değiştirdi. Savunma sanayisi, güvenlik teknolojileri ve askeri altyapı zaman içinde kendi sermaye gruplarını ve kurumsal çıkarlarını üreten kalıcı alanlara dönüştü. Bu nedenle Kürt meselesindeki silahlı çatışmanın sona ermesi, savunma sanayisinin küçüleceği anlamına gelmiyor. Savunma sanayisi artık ihracat, bölgesel askeri politikalar ve teknolojik yatırımlar üzerinden genişleyebiliyor. Geniş emekçi kesimler açısından temel soru da burada ortaya çıkıyor: iç çatışma sona erdiğinde kamu kaynaklarının öncelikleri gerçekten değişecek mi, yoksa savaş döneminde güçlenmiş askeri-sanayi kompleksi başka gerekçelerle genişlemeye devam mı edecek?

Savunma sanayisinin istihdam yaratması bu soruyu ortadan kaldırmaz. Mesele bu sektörde çalışan işçilerin yaptığı işin değeri değil, toplumun mali kaynaklarının hangi ihtiyaçlara göre düzenlendiğidir. Aynı kaynaklar sağlık, eğitim, konut, ulaşım ya da başka kamusal üretim alanlarında da istihdam yaratabilir. Dolayısıyla “barış payı” fikrinin sınırlılığı da burada görülüyor: çatışmanın sona ermesiyle kaynakların kendiliğinden emekçiler lehine yeniden dağıtılacağını varsaymak mümkün değil.

Barışın emekçiler ve yoksullar açısından maddi içeriği de tam burada belirlenir. Kürt emekçiler açısından mesele savaş döneminde pekişmiş emek piyasası hiyerarşilerinin ve ayrımcılığın çözülmesi; daha geniş emekçi kesimler açısından ise toplumsal kaynakların askeri önceliklerden kamusal ihtiyaçlara yönelip yönelmeyeceğidir. Dolayısıyla barışın ekonomi politiği, savaşın yıllar içinde kurduğu sınıfsal ilişkilerin ve toplumsal yüklerin ne ölçüde dönüştürüleceğini sormayı gerektirir.

“BANA KALIRSA SAVAŞ KARŞITI HAREKET TAM DA SÖZÜNÜ ETTİĞİM MÜCADELELERİN İÇİNDEN ÖRÜLEBİLİR”

Barış sürecinin yalnızca siyasi aktörler arasındaki görüşmelerle sınırlı kalmaması için nasıl bir toplumsal örgütlenmeye ihtiyaç var? Sendikalar, emek örgütleri ve savaş karşıtı hareket bu süreçte nasıl bir rol üstlenebilir?

Prof. Dr. Şebnem Oğuz: Bir önceki soruda savaşın yalnız bütçeyi ya da üretim alanını değil, toplumsal yeniden üretimin bütününü dönüştürdüğünü söylemiştim. Zorunlu göç insanları geçim araçlarından koparıp başka kentlerin emek piyasalarına taşıdı; aynı zamanda onları kiracı yaptı, yeni barınma ve ulaşım maliyetleriyle karşı karşıya bıraktı. Cezaevi, yaralanma, ölüm ve sürgün bakım yüklerini, hane gelirini ve gündelik hayatın örgütlenmesini değiştirdi. Bu nedenle asıl mesele, çatışmanın sona ermesinin savaş döneminde biçimlenmiş bu ilişkileri nasıl dönüştüreceğidir. Barış kapitalist ilişkilerin dışında nötr bir alan açmayacak; onu, savaş döneminde kurulmuş emek, barınma, bakım, mülkiyet ve yerel yaşam ilişkilerinin yeniden düzenlenebileceği bir geçiş alanı olarak düşünmek gerekir. Toplumsal örgütlenme sorunu da tam olarak bu yeniden düzenlemeye kimin müdahale edebileceği sorusudur.

Sendikaların rolü bu nedenle yeni dönemde yalnız ücret, toplu sözleşme ve sendikalaşma taleplerini sürdürmekten ibaret olamaz. Bunlar elbette temel mücadele alanları; üstelik Kürt emekçilerin daha düşük ücret, güvencesizlik ve ayrımcılıkla karşılaşmasının barış koşullarında devam edip etmeyeceği de doğrudan sendikal bir sorun. Fakat bunun ötesinde Türkiye’de özellikle bağımsız sendikaların son yıllardaki deneyimlerinin ortaya çıkardığı daha genel bir problem var. İşçiler bir direniş sırasında birlikte karar alma, dayanışma, bilgi ve kaynak paylaşma biçimleri yaratıyor, kimi zaman önemli kazanımlar elde ediyorlar. Sonra mücadele bitiyor, işçiler iş yerine ve eve dönüyor ve o mücadelede yaratılmış kolektif kapasite çoğu kez dağılıyor. Asıl mesele mücadelede yaratılan bu birikimin nereye gittiği, başka alanlara taşınıp taşınamadığı.

Bu sorunun barış süreciyle çok doğrudan bir ilişkisi var. Çünkü işçi iş yerinden çıktığında işçi olmaktan çıkmıyor. Aynı insan kiracı, borçlu, bakım veren, ebeveyn, mahalle sakini ve kamusal hizmet kullanıcısı olarak yaşamaya devam ediyor. Zorunlu göç yaşamış Kürt emekçiler açısından bu bağ özellikle görünür: kırsal geçim araçlarından koparılan kişi kente geldiğinde yalnız emek piyasasına değil, aynı zamanda konut piyasasına giriyor. Ücret ile kira birbirinden kopuk iki ilişki değil; kira ücretin içinden ödeniyor ve konut maliyeti emek gücünün yeniden üretiminin doğrudan bir parçası haline geliyor. Bu nedenle kiracı mücadelesini işçi mücadelesinin dışındaki ayrı bir toplumsal hareket olarak düşünmek yerine, iş yerinde parçalanmış emekçilerin başka bir maddi ilişki içinde yeniden karşılaşabileceği bir alan olarak görmek mümkün.

Berlin’deki konut mücadelesi bunun somut bir örneğini veriyor. Kiracılık etrafında başlayan örgütlenme, büyük konut şirketlerinin mülkiyetini tartışmaya açacak kadar genişledi; 2021’de toplumsallaştırma talebi referandumda çoğunluk desteği aldı ve konut meselesi daha sonra da kentin genel siyasal gündeminde kalabildi. Burada önemli olan tek tek taleplerden çok, belirli bir gündelik hayat sorununda yaratılmış örgütlenme birikiminin yıllar içinde korunabilmesi ve daha geniş siyasal karar alanlarına taşınabilmesi.

Komünalleşmeyi tam bu noktada düşünmek gerekiyor. Komün burada sınıfın yerine konulacak yeni bir özne ya da kurulup ilan edilecek belirli bir örgüt biçimi değil. Bir mücadelede ortaya çıkan ortak karar, dayanışma ve örgütlenme kapasitesinin o ilk mücadele anını aşması; konuta, bakıma, mahalleye, ulaşıma, yerel yönetime geçmesi, oralarda maddi dayanaklar edinmesi ve yeniden üretilebilmesi sürecinden söz ediyorum. İşyerinde oluşan bu birikim gündelik hayatın başka alanlarına geçerken, bu alanlarda oluşan mücadeleler de dönüp işyerindeki sınıf ilişkilerini değiştirebilir.

Bu çift yönlü hareketi “sınıftan komüne, komünden yeniden sınıfa” diye adlandırmak mümkün. İlk hareket sınıfın terk edilmesi değil, iş yerindeki mücadelenin toplumsal yeniden üretim alanlarına doğru genişlemesi. İkinci hareket de başlangıçtaki sınıfa geri dönüş değil. Kiracı mücadelesinden, kadın hareketinden, mahalle veya ekoloji mücadelesinden geçen emekçiler yeni örgütlenme bilgileri, güven ilişkileri ve ortak karar deneyimleri kazanıyorlar; sınıf bu deneyimlerin içinden yeniden oluşuyor. Dolayısıyla sınıfın politik birliğini, birbirinden ayrı emek, kadın, Kürt, ekoloji ya da barınma mücadelelerinin sonradan bir koalisyon halinde yan yana getirilmesinden farklı bir biçimde düşünmek mümkün. Aynı insanların hayatında zaten iç içe geçen ilişkiler içinde oluşmuş kapasitelerin birbirine geçmesinden söz ediyorum.

Bu, savaş karşıtı hareket sorununu da başka türlü kurmayı mümkün kılıyor. Türkiye’de bugün Kürt meselesindeki uzun çatışmayı, militarizmi ve bunların toplumsal sonuçlarını süreklilik içinde birlikte ele alan güçlü bir savaş karşıtı hareket yok. Dolayısıyla mevcut bir hareketin ne yapması gerektiğini tartışmaktan önce, böyle bir hareketin nereden kurulabileceğini düşünmek gerekiyor. Bana kalırsa savaş karşıtı hareket tam da sözünü ettiğim mücadelelerin içinden örülebilir. Göç ve barınma mücadelesi, savaşın ekolojik sonuçlarına karşı mücadele, bakım yükleri, cezaevlerinin haneler üzerindeki etkileri, militarize bütçenin kamusal hizmetlere maliyeti, Kürt emekçilerin karşılaştığı ırkçılık ve işyeri mücadeleleri birbirinden bağımsız sorunlar değil; savaşın maddi ve toplumsal sonuçlarının farklı yüzleri.

Bu açıdan bağımsız sendikaların işyeri kazanımlarını korurken bu alanlara doğru genişlemesi çok önemli. Bu, sendikanın her toplumsal soruna ilişkin açıklama yayımlaması anlamına gelmez. İşyerinde oluşmuş örgütlenme gücünün, üyelerinin gerçek hayatındaki barınma, bakım, ulaşım, ekoloji ve mahalle sorunlarıyla ilişki kurabilmesi anlamına gelir. Savaş karşıtı bir hareket de bunların üzerinde duran ayrı bir merkezden değil, bu bağlantıların kurulmasından doğabilir. Filistin konusunda ortaya çıkabilen savaş karşıtı duyarlılığın ülke içindeki militarizmin toplumsal ilişkileriyle buluşması da ancak böyle daha kalıcı bir örgütlü zemine kavuşabilir.

Belediyeler bu geçişlerin gerçekleşebileceği önemli ölçeklerden biri. Burada da yalnız daha fazla sosyal yardım yapan veya daha iyi hizmet sunan bir belediyecilikten söz etmiyorum. Bu anlamda belediyecilik, işyerinde ve gündelik hayatta oluşmuş örgütlenme ve ortak karar deneyimlerinin barınma, ulaşım, bakım, kamusal hizmetler ve yerel kaynakların kullanımı konusundaki karar süreçlerine taşınmasının araçlarını aramalı. Bu tartışma hem Kürt hareketinin hem de Türkiye sosyalist hareketinin gündeminde olmalı. Kürt hareketinin komünal örgütlenme deneyimi burada önemli bir birikim sunuyor; fakat hazır bir modeli Türkiye kentlerine taşımak yerine, büyük kentlerde komünalleşmenin kira, borç, bakım, güvencesiz emek ve kamusal hizmetler içinden hangi biçimleri alabileceğini araştırmak gerekiyor. Türkiye’nin kentleşmiş yapısında sınıf-komün ilişkisi de esas olarak bu üretim ve toplumsal yeniden üretim bağlantıları içinde kurulabilir.

Fakat Türkiye’de belediyeciliği yalnız yerel örgütlenme meselesi olarak ele alamayız. Seçilmiş belediyelere kayyum atanabilen bir siyasal düzende yerelde kolektif karar kapasitesi yaratmak ile bu gücü devlet müdahalesine karşı korumak birbirinden ayrı sorunlar değil. Kayyum mekanizması tam da toplumun seçim ve yerel örgütlenme yoluyla oluşturduğu karar kapasitesinin yukarıdan kesilebilmesinin en açık örneklerinden biri. Bu nedenle komünalleşme meselesi aynı zamanda anti-faşist bir mücadele meselesidir: yalnız mevcut demokratik alanı savunmak değil, aşağıdan oluşan kolektif karar gücünün yaşayabileceği ve genişleyebileceği alanı korumak ve büyütmek gerekir. Kayyum uygulamalarının son yıllarda farklı muhalefet belediyelerinde kullanılmış olması, bu gerilimin güncelliğini de gösteriyor.

Barış sürecinin toplumsallaşması sonuçta burada anlam kazanıyor. Siyasi aktörler çatışmanın sona ermesinin hukuki ve siyasal koşullarını müzakere edebilirler; fakat barış döneminin nasıl bir toplumsal düzen üreteceği çok daha geniş bir mücadele alanıdır. Eğer işyerinde yaratılan kolektif güç konuta ve mahalleye, bakım mücadelesi yerel yönetime, ekoloji mücadelesi emek mücadelesine geçebiliyor ve bu ilişkiler içinden kalıcı bir savaş karşıtı güç oluşabiliyorsa, toplum barışın yalnız destekçisi değil, onun maddi içeriğini belirleyen bir özne haline gelebilir.

“KÜÇÜK ÖLÇEKLİ BİR BARIŞIN DEĞERİ, GENEL SAVAŞ KONJONKTÜRÜNE RAĞMEN AÇABİLDİĞİ İMKANLARDA YATIYOR”

Türkiye’deki barış sürecini Suriye’deki gelişmelerden ve bölgesel güç ilişkilerinden bağımsız değerlendirmek mümkün mü? Devletlerin bölgesel çıkarları ile Kürtlerin siyasal talepleri arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Dr. Şebnem Oğuz: Bu süreci Suriye ve bölgedeki diğer gelişmelerden bağımsız düşünmek artık mümkün değil. Fakat bunu yalnız “Kürt sorunu bölgeselleşti” diyerek açıklamak da yeterli değil. Aynı zamanda Türkiye devletinin kendisi bölgesel ölçekte dönüşmüş durumda. Türkiye dünya kapitalist sistemi içinde finansal, teknolojik, askeri ve jeopolitik bağımlılıklarını korurken kendi yakın coğrafyasına sermaye, askerî güç ve siyasal nüfuz yansıtan alt-emperyal bir konum geliştirdi. Yukarıya doğru bağımlılık ile aşağıya doğru tahakküm birbirini dışlamıyor.

Son dönemde bu stratejinin biçim değiştirdiğini görüyoruz. Suriye’de Kürtlerin bağımsız askeri kapasitesi merkezi devlet yapısıyla yeni bir ilişkiye girerken, aynı anda Türkiye ile Suriye arasındaki ekonomik ilişkiler yeniden inşa, ulaştırma, ticaret ve sınır kapıları üzerinden yeniden kuruluyor; Türk sermayesinin Suriye’nin yeniden inşasında üstlenebileceği rol için de yoğun bir hazırlık ve pazarlık süreci yürütülüyor. Bunların tek bir planın parçaları olduğunu söylemek doğru olmaz. Siyasal ve askeri sürecin kendi dinamikleri var. Fakat politik ekonomi tam da farklı nedenleri olan süreçlerin aynı tarihsel anda nasıl birbirine eklemlendiğini sormak zorunda.

Rojava açısından bu nedenle yalnız silahlı gücün statüsüne bakmak yetersiz. Yerel yönetimin yetkileri, kadınların oluşturduğu kurumların geleceği, kooperatiflerin ve yerel ekonomik yapıların yaşayabilmesi, petrol ve diğer kaynaklardan elde edilen gelirin nasıl dağıtılacağı çok daha uzun süreli bir mücadele alanı oluşturacak. Askeri entegrasyon, toplumsal ve siyasal özerkliğin içeriğini kendiliğinden belirlemiyor.

Irak’ta da benzer ama farklı bir yeniden yapılanma var. Türkiye’nin bazı doğrudan askeri düzenekleri yeniden biçimlenirken güvenlik işbirliği, devletler arası koordinasyon ve stratejik ekonomik projeler aynı anda ilerliyor. Bu, doğrudan askeri mevcudiyetin belirli biçimlerinin azalmasının bölgesel nüfuzun azalmasıyla aynı şey olmadığını gösteriyor. Güvenlik, enerji, ticaret ve lojistik başka bir bileşim içinde yeniden kurulabilir.

Üstelik bütün bunlar geniş bir savaş konjonktürünün içinde gerçekleşiyor. Dolayısıyla Türkiye ile Kürt hareketi arasındaki barış, savaşın bölgesel ve küresel olarak devam ettiği bir ortamda açılmış sınırlı ama çok değerli bir çatışmasızlık alanı. Tam da bu nedenle bölgesel barış alanları, daha geniş savaş düzenlerine karşı başka toplumsal ilişkilerin kurulabileceği maddi ve siyasal zeminler oluşturabilir. Küçük ölçekli bir barışın değeri, genel savaş konjonktürüne rağmen açabildiği imkanlarda yatıyor.

Burada yeni bir enternasyonalizm ihtiyacı ortaya çıkıyor. Eski enternasyonalizmin önemli bir boyutu başka halkların ulusal mücadeleleriyle dayanışmaydı ve bu önemini koruyor. Fakat bugünkü alt-emperyalizm enerji hatları, kara ve demiryolu koridorları, yeniden inşa projeleri, sınır aşan şirket ağları ve lojistik merkezler üzerinden işliyorsa, enternasyonalizmin de bu maddi ağlara müdahale edebilmesi gerekiyor.

Kalkınma Yolu’nu örneğin yalnız Türkiye ile Irak arasındaki bir devlet projesi olarak değil, geçtiği coğrafyalardaki emek rejimlerini, toprak kullanımını, Kürt bölgelerinin karar yetkisini ve ekolojik sonuçları birbirine bağlayan bir alan olarak düşünmek gerekir. Suriye’nin yeniden inşasında Türk sermayesinin üstlenebileceği rol de yalnız yeni bir dış pazar meselesi değildir; hangi toplulukların hangi koşullarda çalışacağı, mülkiyetin nasıl yeniden kurulacağı ve yerel karar mekanizmalarının ne ölçüde korunacağı sorularını da içerir.

Eğer sermaye ve devlet zoru giderek dolaşım ağlarında birleşiyorsa, enternasyonalizm de yalnız dayanışma açıklamalarına dayanamaz. Koridorlar boyunca çalışan emekçilerin, enerji ve maden sahalarındaki toplulukların, ekoloji ve kadın hareketlerinin sınır aşan ilişkiler kurması gerekir. Kendi devletinin bölgesel yayılma pratiklerini sorgulamayan bir enternasyonalizm de eksik kalır. Sermaye birikiminin kritik düğüm noktaları artık yalnız üretim alanlarında değil, malın ve enerjinin aktığı altyapılarda da bulunuyorsa, enternasyonalizmin maddi coğrafyası da değişmek zorunda.

“ÜNİVERSİTE ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEMDE BARIŞIN ANLAMI ÜZERİNDE YÜRÜTÜLECEK HEGEMONYA MÜCADELESİNİN ALANLARINDAN BİRİ OLACAK”

Barış talep eden akademisyenlerin geçmişte karşılaştığı yaptırımlar düşünüldüğünde, bugün barışın toplumsal bir güven ortamına dönüşmesi için akademik özgürlükler, ifade özgürlüğü ve geçmişteki hak ihlalleri konusunda hangi adımlar atılmalı?

Prof. Dr. Şebnem Oğuz: Bu soruyu da savaşın toplumsal maliyetleri içinde düşünmek gerekiyor. Son on yılda üniversitede yaşananlar, uzun çatışma döneminin akademik alandaki maliyetlerinden biriydi. Barış talep ettikleri için işlerinden edilen akademisyenler gelirlerini ve çalışma ortamlarını kaybettiler; işsizlik, hukuki mücadele, göç ve kimi durumlarda sürgünün yükü kendilerinin ve hanelerinin üzerine bırakıldı. Dolayısıyla burada da savaşın maliyetinin toplumsal yeniden üretim alanına aktarıldığını görüyoruz. Bu nedenle hala görevine dönememiş barış akademisyenlerinin dönmesi ve uğradıkları zararların giderilmesi tartışmasız bir gereklilik.

Fakat zarar bireysel hak kayıplarıyla sınırlı değildi. 2016 sonrasında uygulanan baskının epistemik bir boyutu da vardı: Kürt meselesi, savaş ve devlet şiddeti hakkında hangi kavramların kullanılabileceğinin sınırları çizildi. Bunun sonucu yalnız doğrudan sansür değil, akademinin kendi kendisini disipline etmesi oldu. Kürt meselesinin üniversitede giderek daha riskli bir araştırma alanı haline gelmesi, eleştirel sosyal bilimlerin bir bölümünde bu meselenin sınıf, emek ve politik ekonomi analizlerinin dışında bırakılmasını daha da güçlendirdi. Öte yandan Kürt meselesi üzerine oluşmuş literatürün önemli bir bölümünde de sınıf, emek, mülkiyet ve sermaye birikimi ilişkileri zaten merkezi bir yer tutmuyordu. Böylece önceden var olan bir ayrışma baskı koşullarında daha da derinleşti: sınıf ile iç-sömürgecilik, politik ekonomi ile Kürt meselesi birbirinden ayrı bilgi alanları olarak kurulabildi.

Bugün bununla bağlantılı yeni ve çelişkili bir durum ortaya çıkıyor. YÖK, “Terörsüz Türkiye” başlığı altında üniversiteleri bu meseleyi derslerde ve akademik etkinliklerde ele almaya çağırıyor. Fakat burada üniversiteye açık uçlu bir barış tartışması açılmıyor; mesele devletin kendi kavramları ve öncelikleri içinde akademinin gündemine taşınıyor. Bir dönem resmi çerçevenin dışından Kürt meselesi ve savaş üzerine konuşmak cezalandırılırken, şimdi aynı alan başka bir resmi söylem üzerinden yeniden açılıyor. Dolayısıyla bu yeni dönemde akademik özgürlük meselesi, tartışmanın hangi kavramlarla ve kimin çizdiği sınırlar içinde yürütüleceği sorusuna dönüşüyor.

Burada anti-kolonyalizm açısından da önemli bir mücadele alanı açılıyor. Akademide sömürgecilik karşıtı eleştiri çoğu zaman dışarıdaki sömürgecilik biçimlerine yönelirken, kendi devletinin içindeki kolonyal ilişkiler aynı açıklıkla araştırmanın konusu olmayabiliyor. Filistin söz konusu olduğunda sömürgecilik, yerleşimci kolonyalizm veya dekolonizasyon kavramlarını kullanmak giderek daha olağan hale gelirken, Türkiye’de Kürt meselesinin iç-sömürgeci yapısını aynı kavramsal açıklıkla tartışmak çok daha sınırlı. Bu nedenle üniversite önümüzdeki dönemde barışın anlamı üzerinde yürütülecek hegemonya mücadelesinin alanlarından biri olacak. “Terörsüz Türkiye” devletin çizdiği sınırlar içinde mi tartışılacak, yoksa savaşın iç-sömürgeci yapısı ile sınıf, emek, toplumsal yeniden üretim, ekoloji ve toplumsal cinsiyet arasındaki bağlar yeniden kurulabilecek mi? Geçmişte cezalandırılmış soruların üniversiteye dönmesi kadar, birbirinden koparılmış bilgi alanlarının yeniden buluşturulması da önemli. Röportaj boyunca sözünü ettiğim mücadele alanlarından biri de tam olarak bu: barışın, devletin sunduğu kavramlarla sınırlı kalmadan, anti-kolonyal ve ekonomi politik bir eleştiri içinden yeniden düşünülmesi.

Esra ÇİFTÇİ/PİRHA

 

 

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.