PİRHA- Doç. Dr. Yalçın Çakmak, tarih boyunca Aleviliğin tanınmak yerine tanımlandığını ve katliamlara maruz kaldığını vurguladı. Türkiye’deki Alevi nefretinin ya da Alevi fobinin bir anda ortaya çıkan bir olgu olduğunu söylenemeyeceğine dikkat çeken Çakmak, hukuk önünde Alevi nefretine ilişkin cezasızlık politikası uygulandığını söyledi.
Yalçın Çakmak’ın derlediği “Aleviliğin Son Yüzyılı” kitabı İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. “Aleviliğin Son Yüzyılı” derlemesi; Bülent Akın, Yalçın Çakmak, Faruk Çalışkan, Özge Dikmen, Kumru Berfin Emre, Mehmet Ertan, Orhan Gazi Ertekin, Bülent Keleş, İhsan Koluaçık, Onur Özger, Cemal Salman, Ali Duran Topuz ve Elif Yıldızlı’nın katkılarıyla oluşturuldu.
Yalçın Çakmak, Alevilik açısından güncelliğini koruyan konular ve sorular etrafındaki tartışmaları farklı yönleriyle ele alarak bunlara cevaplar ve yorumlar geliştirmeyi amaçlayan “Aleviliğin Son Yüzyılı” kitabını ve Alevilere dair güncel gelişmeleri dair sorularımızı yanıtladı.
“ALEVİLİK TANINMIYOR, TANIMLANIYOR”
-Aleviliği tanımak yerine neden tanımlanıyor?
Yalçın Çakmak: Bu konuyla ilgili Birikim dergisine bir yazı yazdım. Bunun başlığı Alevifobi ve Aleviliği “Tanımlayarak” tanımama idi.
Aleviliği tanımlama meselesi elbette ki bugün Aleviliğe mensup, Alevi geçmişe sahip, bizzat Alevi olarak kendini ifade eden insanlar ya da gruplarda bir hak olarak kendi içlerinde bir tartışma konusu. İşte bir kısım, bir kesim ‘Alili Alevilik’ derken bir kesim ‘Alisiz Alevilik’ üzerinden bir tanımlamaya gidiyor.
İşte bununla birlikte işte Alevilik İslam için midir? İslam dışı mıdır? Alevilik ya da bir etnik grup ile yani Türklük müdür, değil midir? Bunun gibi bir takım tartışmalar var. Ve elbette ki bu tartışmaların beslendiği uzun erimli de bir süreç söz konusu. Şimdi Alevilerin kendi içerisinde ele alacağımız bir üst başlıkken saydıklarım bunun alt başlıkları.
Bir de Aleviliği, Alevi olmayanların tanımlama gibi bir keyfiyet içerisine girdiklerini görüyoruz. Tabii bu keyfiyet kelimesi basit kaçmasın. Bu aynı zamanda geri planda da bir resmi ideoloji. Yer yer Alevilere dair özellikle bürokrasiden, Alevi olmayanların açıklamalarında şunu görüyoruz. Alevilik nedir? Alevilik Ali’yi sevmektir. Ya da ‘Alevilik Ali’yi sevmekse biz de Aleviyiz’ yönlü ifadeler var. Fakat burada bunu söyleyenler de çok iyi biliyorlar ki Alevilik sadece Ali’yi sevmekle alakalı bir şey değil. Şüphesiz ki Hazreti Ali, 12 İmam kültü, Kerbela motif bu inanç içerisinde, geleneksel Alevilik içerisinde önemli oranda bir yer almıştır. Tabii buna eleştir getirenler de olabilir.
Bunun sonradan eklemlendiğini, Safavilerden önce bu tür vurguların olmadığını bu yönde bir tartışma da söz konusu. Ama en nihayetinde Ali’yi seven ve bunu şiirlerinde çok açık bir şekilde ifade eden Pir Sultan Abdal’ın, Ali sevgisine rağmen öldürüldüğünü biliyoruz. Ali’yi sevenler de aslında tarihte çok büyük katliamlara, ayrımcılığa maruz kaldıklarını, bugün de çok net bir şekilde görüyoruz. Demek ki bu mesele Hazreti Ali’yi sevmekle tanımlanacak bir mesele değil.
Şimdi bu tanımlamanın özellikle Alevi olmayanlar tarafından yapılması aslında bir yanıyla makbul Aleviliğin sınırlarını çizip ya da onlara göre “doğru” Aleviliğin sınırlarını çizip, kendileri bunun gibi düşünmeyenleri tabiri caizse kriminalize etmektir.
Aleviler bugün kendileri dışındaki gruplarca, kişilerce tanımlanıyorlar. Kendilerince işte doğru Alevilik budur. Dolayısıyla siz bu Aleviliğe inanıyorsanız sizi kabul ediyoruz. Ama bunun dışındakiler farklı muamele görüyorlar. Bu doğru bir şey değil. Siyasiler özellikle bunu söylüyorlar. Ama siyasilerin de takdir edersiniz ki söyledikleri sözlerin, cümlelerin 500 yıllık bir fay hattından bahsediyoruz. Elbette ki daha öncesi de var ama bu fay hattının özellikle sinir uçlarına dokunduğu, bu ülkede yaşayan Alevilerin tarihsel adlandırmasıyla Kızılbaşların büyük tepkiler gösterdiğini görüyoruz ki bu tepkilerde de haklılar.
Aleviler, “Yol bir sürek bin bir” anlayışını bir kenara itip birbirlerine düşmansı bir şekilde birbirlerini hırpalamamaları gerekiyor. Ama aynı zamanda Aleviler ortak bir vurgu olarak “Bizi tanımlamayın, bize rol biçmeyin. Kamusal hayatta görünürlülüğümüze yönelik pejoratif, aşağılayıcı üslubun bir kenara bırakın. Sosyal medyada ve farklı platformlarda Alevilerin inançlarıyla, yaşantılarıyla dalga geçilmesini, hedef gösterilmesi bırakın” diyorlar ve bu çok insani bir şey. Tanımlama tahakkümünün aslında bırakılması gerekiyor.
“ALEVİLER ÜZERİNDE TOPLUMSAL MÜHENDİSLİK UYGULANDI”
-Alevilik ve Türklük ilişkisi Cumhuriyetin kurucu gücünde nasıl yansımasını buldu? Alevi düşünce dünyasında “Köprülü paradigması” nasıl etkili oldu?
Yalçın Çakmak: Biz Aleviliği bugün hani en azından modern bilimin metodolojisi ya da yöntemiyle ele aldığımız zaman Aleviliğin geleneksel bir hattının olduğunu ve aynı zamanda da modern dönemde de Aleviliğin farklı değişen koşullar, dinamiklerle beraber farklı anlayışlar da ürettiğini, yaşam koşullarının değişmesiyle beraber dönüştüğünü görebiliyoruz.
1900’lü yılların ortasından itibaren Türkiye’nin önemli bir değişim dönüşümüne işaret eden kırdan kente göç yaşanıyor. Beraberinde de Alevilerin yaşamış oldukları kırsal hayattan büyük şehirlere ve Avrupa’ya yöneliyorlar. Büyükşehir gitmeleriyle beraber oralarda, şimdiye kadar temasta bulunmadıkları farklı topluluklarla ve inançlarla karşı karşıya geldiklerini görüyoruz.
Şimdi tabii ki daha öncesinde işte Cumhuriyet’in kuruluşu ve elbette ki Cumhuriyet’in bir ittihatçı bakiye üzerinden yükselmesi, o ittihatçı düşünce yapısının, kafa yapısının Sünni ulus devlet motivasyonuyla hareket ettiğini biliyoruz.
Bu ideoloji ile beraber işte Anadolu’nun muhtelif yerlerinde gerçekleştirilen işte nüfus politikaları, toplumsal mühendislik uygulamaları ve asimilasyon politikası da söz konusu.
Bu politikaların ve uygulamaların inançsal ve kültürel bir boyutu da var. İşte bu inançsal ve kültürel boyut içerisinde özellikle Alevilik, tarihsel adlandırmasıyla Kızılbaşlığa özel bir başlık açıldığını görüyoruz. Baha Saitler, sonrasında Yusuf Ziya Yörükhanlar, tabii daha öncesinde işte Aleviliği Türklükle çıpalayan ve Türklük üzerinden bir izahata girişen, Aleviliğin aslında Orta Asya’daki Türklerin Anadolu’ya gelmeden önce kabul ettikleri İslam anlayışının Şamanizm’le harmanlanmış bir özgün formatı olduğu ve bu özgün format içerisinde işte Ahmet Yesevi kültünün Hacıbektaş üzerinden bu inanç içerisinde çok önemli bir yere tekabül ettiğinin yazılıp, çizildiği bir dünya var.
“ALEVİYSEN TÜRKSÜN, TÜRK’SEN ALEVİSİN” SÖYLEMİ ÖNE ÇIKARILIYOR
Ama tabii ki en önemli şey neydi? Alevilik eşittir Türklük. Şimdi böyle bir anlatı oluşturuluyor ve bu anlatı üzerinden o güne kadar Alevilerin açık olmak gerekiyorsa kendi içlerinde ya Türklük ya da Kürtlük üzerinden kendilerini tanımlamadıkları yeni neler geliyor? Ön sıfatlar işte. Kürt Alevisi, Türk Alevisi ve tabii ki bu resmi ideolojinin yaptığı Türk Alevisi. “Aleviysen Türksün, Türk’sen Alevisin” söylemi öne çıkarılıyor. Dolayısıyla Aleviliği Türklükle eşitleyip bunun üzerinden bir ideoloji inşa etmeye çalışılıyor.
Aslında Alevilere 100 yıl öncesinde yapıldığı gibi bugün de aynı şekilde bir tanımlama var. Siz Aleviliği tanımlıyorsunuz. Aleviliği tanımlıyorsunuz ve Alevilere adeta dışarıdan dışarıdan bir ideoloji ya da bir anlayışı dayatıyorsunuz. Bunu sadece sözle yapmıyorsunuz. İktidar olmanın verdiği bütün olanakları kullanarak yapıyorsunuz.
Geçmişle bugün arasında değişen elbette ki nüans farklılıkları var ama mantalite olarak baktığımız zaman aslında metot olarak çok daha örtüşüyor.
Şimdi Cumhuriyet döneminde de böyle bir politika Alevilere yönelik bu politika yapılırken geri planda Türk, Sünni, Hanefi hat üzerinden bir inşaata soyunuldu. Ama en nihayetinde Alevilere yönelik böyle özel bir ajanda üzerinden hareket edilirken yani Cumhuriyet’in o ulus devlet mantalitesi uyarınca Alevilik Türklüğe tahvil edilerek asimile edilmeye çalışılırken, bu sadece Alevilere yönelik bir politika olmadı. Evet, Aleviler hem Osmanlı hem de Cumhuriyet döneminde büyük katliamlardan geçtiler. Ama bu cumhuriyetin ulus, devlet, Sünni, Hanefi politikasından Nakşibendi olanlar da payına düşenleri aldılar. Yani cumhuriyet dönemindeki Kürt iskanlarında, Kürt sürgünlerinde nakşibendi şeyhlerinin de özellikle bir hedef haline getirildiğini görüyoruz. Çünkü burası Hanefilikle uyuşan bir hatta sahip değil.
Şimdi Alevilik bir taraftan Türklüğe çıpalanmaya çalışılırken yani Alevilere yönelik gerçekleştirilecek propagandalarda Türklük üzerinden sisteme entegre edilmeye çalışılırken geri planda yazılan raporlarda Aleviler ya da Kızılbaşların büyük bir nefret objesi olarak yazıldığını görüyoruz. Alevilerin, Ehli Sünnet ve cemaat denilen Sünni İslam’a entegre edilmesi yani Sünnileştirilmesi politikası ve bunun gibi birçok pratik uygulamaya gidiliyor.
SÜRGÜN POLİTİKASI
Ama bunlar içerisinde mesela dikkat çekici olan bir uygulama daha var. Alevi pirleri ve dedelerinin Osmanlı da olduğu gibi sürgün edilme politikasının Cumhuriyet döneminde de uygulandığını görüyoruz. Bunun için Cumhuriyet’in 1937-38 politikaları ve sürgün edilen kişilerin kimliklerine ve gittikleri yerlere bakabilirsiniz. Dolayısıyla Cumhuriyet boyunca da her dönem Alevileri bir şekilde tanımlama ama kendi özel ajandaları içerisinde de Alevileri bir nefret objesi haline getirildiğini de görüyoruz. Bu yapıldı mı? Yapıldı.
1950’lerle birlikte Alevilerin şehirlere gitmeleriyle beraber Alevilere ait gettolar ya da gecekondular oluştu. Yüzyılların nefret etme hali Maraş Katliamı’nda ortaya çıktı. Alevi nefretini taşıyan ve olası bir itekleme ya da teşvikle içindeki nefreti çok vahşi bir şekilde boca eden bir pratikler silsilesini gördük. Bu pratikler silsilesi sadece Maraş’ta söz konusu olmadı. Yani 70’li yıllarda irili ufaklı birçok yerde Malatya’da, Elazığ’da, Erzincan’da, Sivas’ta gördük.
İNSAN YAKMAK…
Sivas’ta yapılan şey hiç şüphesiz ki söz de ifade edilecek bir şey değil; İnsan yakmak. İnsan yakmak denilen o şeyin kendisinin de aslında beslendiği bir toplumsal geri plan var. Bir tarih var. Çünkü biz Alevilerin geçmişte de 16. yüzyılda da yakıldığını görüyoruz. 18. yüzyılda da yakıldıklarını görüyoruz. Yüzü aşkın Kızılbaş’ın Afyon’da bir tekkenin içerisine kapatılıp kaymakam tarafından ve oradaki dışarıdaki toplulukların da müdahil olmasıyla diri diri yakıldıklarını görüyoruz. Biz bunun aynısını 1896’da Malatya Dumuklu’da da görüyoruz. Orada da müdahale ederken o insanların içeriden çıkmaları için evlerinin ateşe verildiğini biliyoruz.
OSMANLI DEVLETİ’NDE YAŞAMIYORUZ ARTIK
Şimdi bu yakma, ihrak-ı binnar dediğimiz şey bu terim ve kavram olarak zaten bir zihniyet dünyasına işlenmiş. Dolayısıyla Türkiye’deki Alevi nefretinin ya da Alevi fobinin bir anda ortaya çıkan bir olgu olduğunu söyleyemeyiz. Bunu tarihsel anlamda uzun yüzyıllara uzanan uzun ve bir hattı var. Alevi’yi öldürmek, Alevi’ye zarar vermek, Alevi’ye küfretmek, Alevi’yi mum söndürmekle itham etmek… Kavramlar zihinsel süreklilik içerisinde taşınıp gelmiş. Fakat biz Osmanlı Devleti’nde yaşamıyoruz artık. Biz laik ve modern olduğunu söyleyen, hukuk devleti olduğunu söyleyen bir ülkede yaşıyoruz. Bu hukuk devleti içerisinde herkese karşı eşit mesafede yaklaşması gereken bir devlet aklının özlemi, beklentisi içerisindeyiz.
CEZANLADIRILMALI
Fakat bugün yaşadığımız ya da gördüğümüz şey ne yazık ki bu değil. Devletin bu hususta kör ya da sağır olmak gibi bir yanı olmalıdır. Çünkü hukuk devleti budur. Kör olur, sağır olur. Yani birilerine karşı tarafgir olmaz. Ama burada şunu görüyoruz. İşte Sivas Katliamı’nın hukuki olarak geldiği nokta ortada. Bunun yanında sosyal medyada Alevilere yönelik yapılan hakaretlerin önü var, ardı yok. Bugün bunların hiçbir inanca yapılmaması, yapanlarında cezalandırılması gerekiyor.
NEFRET SÖYLEMİNE KARŞI ADIM ATILMIYOR
Bazen toplumun din ve ahlaki değerlerini aşağıladığı için tutuklandığını görüyoruz. Ama yine aynı şekilde Alevilere yönelik de bu tür beyanlarda bulunduğu zaman ben açık olmak gerekirse bugüne kadar kimseye bir yaptırım ya da hukuki bir işlem yapıldığını görmedim. Siyasetçi çok rahat bir şekilde Aleviliği tanımlayıp kendisinin makbul gördüğü dışında kalanlara her türlü sözü söyleme, her türlü provokasyonu ifade etme hakkını kendinde görüyor. Gazeteci canlı yayınlarda Suriye’deki Alevilere yönelik katliamı onaylayan cümleler söyleme hakkını kendinde görüyor. Ama bunlara yönelik ne yazık ki böyle yaptırım gücü olan bir şey görmüyoruz.
Röportajın devamı yarın…
YALÇIN ÇAKMAK KİMDİR?
Yalçın Çakmak, Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü’nde lisans (2005), yüksek lisans (2012) ve doktora (2018) eğitimini tamamladı. Kızılbaş/Alevilik, Bektaşilik, Türkiye’de dinî ve etnik gruplar başta olmak üzere dinler tarihi ile Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin dinî, toplumsal ve siyasal yaşamı çalışma alanları arasında yer alıyor.
Çakmak, “Sultanın Kızılbaşları: II. Abdülhamid Dönemi Alevi Algısı ve Siyaseti” (İletişim Yayınları, 2019) ve “Osmanlı’da Dinden Çıkma (İrtidad)” (İletişim, 2025) kitaplarının yazarı.
Aynı zamanda “Kızılbaşlık, Alevilik, Bektaşilik: Tarih-Kimlik-İnanç-Ritüel” (İmran Gürtaş ile birlikte, İletişim, 2015), “Kürt Tarihi ve Siyasetinden Portreler” (Tuncay Şur ile birlikte, İletişim, 2018), “Huzursuz Bir Ruhun Panoraması: Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Edebiyat ve Düşünce Dünyası” (Özge Dikmen ile birlikte, İletişim Yayınları, 2022), “Kürt Aşiretleri” (Tuncay Şur ile birlikte, İletişim, 2022), “Şekâvet, Hıyânet, İsyan: Geç Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Eşkiyalık” (Ahmet Özcan ile birlikte, İletişim, 2023) ve “Aleviliğin Son Yüzyılı” (İletişim Yayınları, 2026) başlıklı kitapların derleyenleri arasında yer aldı.
Önemli bir Alevi yazması olan “Tabîbu’l-Kulûbi’l-Asfiyâ ve Seyru Sülûki’l-Evliyâ” (Lejand, 2023) adlı eseri de çevirerek yayına hazırladı.
2013-2018 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalışan Çakmak, halen Munzur Üniversitesi Tarih Bölümü’nde doçent olarak akademik çalışmalarını sürdürüyor. Çakmak, 2019 yılında Tarih Vakfı Mütevelli Kurulu üyeliğine seçildi.
Nuray ATMACA-Diren KESER/DERSİM
Yoruma kapalı.