PİRHA- Şiirleri nedeniyle yıllarca cezaevinde kalan, vatandaşlıktan çıkarılan ve ömrünün son 12 yılını sürgünde geçirmek zorunda bırakılan Nazım Hikmet, ölümünün 63. yılında anılıyor. Şiirin dünya çapındaki en güçlü seslerinden biri olan Nazım, ardında yalnızca dizelerini değil, özgürlük ve eşitlik mücadelesinin de unutulmaz izlerini bıraktı.
“Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine…”
Aradan 63 yıl geçti. Ancak Nazım Hikmet’in dizeleri hala meydanlarda, kitaplarda, şarkılarda ve insanların hafızasında yaşamaya devam ediyor. Şair, oyun yazarı, düşünce insanı ve politik kimliğiyle Türkiye’nin en önemli edebiyatçılarından biri olan Nazım Hikmet, 3 Haziran 1963’te Moskova’da hayata veda etti. Yaşamı boyunca baskılarla, davalarla, hapislikle ve sürgünle karşı karşıya kalan Nazım Hikmet, ölümünden sonra da milyonlarca insanın vicdanında yaşamayı sürdürdü.
SELANİK’TEN DÜNYAYA UZANAN BİR YAŞAM
Nazım Hikmet Ran, 15 Ocak 1902’de Selanik’te doğdu. Osmanlı’nın son döneminin aydın ailelerinden birine mensuptu. Çocuk yaşlarda şiir yazmaya başladı. Bahriye Mektebi’nde eğitim gördü ancak sağlık sorunları nedeniyle askerlik yaşamı uzun sürmedi.
Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadolu’ya geçerek Milli Mücadele’ye katılmak istedi. Bu süreçte Moskova’ya gitti ve burada dönemin sosyalist düşünceleriyle tanıştı. Sovyetler Birliği’nde aldığı eğitim, onun hem siyasi hem de edebi dünyasını derinden etkiledi.
Türkiye’ye döndüğünde artık yalnızca bir şair değil aynı zamanda toplumcu gerçekçi edebiyatın en önemli temsilcilerinden biriydi.
Nazım Hikmet, şiirin biçimini değiştiren isimlerin başında geldi. O güne kadar hâkim olan ölçü ve uyak anlayışını kırarak serbest nazmı geliştirdi.
Şiirlerinde fabrikalarda çalışan işçileri, köylüleri, yoksulları, savaşları, barışı ve aşkı anlattı. Şiiri yalnızca bireysel duyguların değil, toplumsal mücadelenin de bir aracı olarak gördü.
“Memleketimden İnsan Manzaraları”, “Taranta Babu’ya Mektuplar”, “Şeyh Bedreddin Destanı” ve yüzlerce şiiriyle yalnızca Türkiye’de değil, dünyada da geniş bir okur kitlesine ulaştı.
Eserleri bugün 50’den fazla dile çevrilmiş durumda.
CEZAEVİNDE GEÇEN YILLAR
Nazım Hikmet’in yaşamı aynı zamanda bir baskı ve yargılama tarihidir.
1920’li yıllardan itibaren birçok kez gözaltına alındı ve hakkında davalar açıldı. En ağır ceza ise 1938 yılında geldi. Donanma ve Harp Okulu davalarında “askeri öğrencileri isyana teşvik ettiği” iddiasıyla toplam 28 yıl 4 ay hapis cezasına mahkûm edildi.
İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde yaklaşık 13 yıl kaldı.
Ancak cezaevi yılları onun üretimini durdurmadı. Tam tersine, edebiyat tarihinin en önemli eserlerinden bazılarını burada yazdı. Bursa Cezaevi’nde genç mahkûmlara ders verdi, resim yaptı, şiir yazdı.
Orhan Kemal başta olmak üzere birçok yazar üzerinde derin etkiler bıraktı.
PİRAYE’YE YAZILAN MEKTUPLAR
Nazım Hikmet denildiğinde akla yalnızca politik mücadele değil, büyük aşk hikâyeleri de geliyor.
Şairin hayatındaki en önemli isimlerden biri Piraye Altınoğlu oldu. Nazım’ın uzun yıllar süren cezaevi yaşamı boyunca en büyük dayanağı Piraye idi.
Piraye’ye yazdığı mektuplar ve şiirler Türk edebiyatının en güçlü aşk metinleri arasında kabul ediliyor.
“Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” diye başlayan meşhur dizeler de bu dönemin ürünlerinden biri olarak hafızalara kazındı.
Ancak yıllar süren ayrılıklar ve cezaevi koşulları ilişkilerini yıprattı. Nazım ile Piraye sonunda yollarını ayırdı.
SON BÜYÜK AŞK: VERA
Nazım Hikmet’in yaşamının son dönemine ise Vera Tulyakova damga vurdu.
Moskova’da tanıştığı Vera, şairin son eşi oldu. Nazım Hikmet sürgün yıllarında birçok şiirini Vera’ya adadı.
Bugün hala en çok okunan aşk şiirlerinden bazıları Vera için yazılmış eserler arasında yer alıyor.
AÇLIK GREVİ DÜNYA ÇAPINDA YANKI YARATTI
Nazım Hikmet’in cezaevinden çıkması için yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın birçok ülkesinde kampanyalar düzenlendi.
1949 yılında başlayan uluslararası dayanışma kampanyalarına dönemin önemli sanatçıları ve aydınları destek verdi.
Pablo Picasso, Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir ve Paul Robeson gibi isimler Nazım’ın serbest bırakılması için çağrılarda bulundu.
1950 yılında cezaevinde başlattığı açlık grevi büyük yankı uyandırdı. Aynı yıl çıkarılan genel afla özgürlüğüne kavuştu.
VATANDAŞLIKTAN ÇIKARILDI
Cezaevinden çıktıktan sonra da baskılar sona ermedi.
Yeniden askere alınmak istenmesi üzerine can güvenliğinden endişe eden Nazım Hikmet, 1951 yılında Türkiye’den ayrıldı.
Bir Romanya gemisiyle Karadeniz üzerinden yurtdışına çıktı ve Sovyetler Birliği’ne yerleşti.
Aynı yıl Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarıldı.
Nazım Hikmet sürgünde yaşadığı yıllar boyunca Türkiye’ye dönme umudunu hiç kaybetmedi. Şiirlerinde sık sık memleket özlemini dile getirdi.
MEMLEKET HASRETİYLE ÖLDÜ
Nazım Hikmet, 3 Haziran 1963 sabahı Moskova’daki evinde geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi.
Öldüğünde 61 yaşındaydı.
Vasiyetinde Anadolu’da bir köy mezarlığına gömülmek istediğini yazmıştı:
“Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni…”
Ancak bu isteği gerçekleşmedi.
Nazım Hikmet bugün Moskova’daki Novodeviçi Mezarlığı’nda yatıyor.
VATANDAŞLIĞI ÖLÜMÜNDEN SONRA GERİ VERİLDİ
Nazım Hikmet’in vatandaşlıktan çıkarılması kararı, ölümünden 46 yıl sonra kaldırıldı.
2009 yılında Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu kararıyla vatandaşlığı yeniden iade edildi.
Böylece sürgünde ölen büyük şair, resmİ olarak yeniden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oldu.
Ölümünün üzerinden geçen 63 yıla rağmen Nazım Hikmet’in eserleri okunmaya, sahnelenmeye ve bestelenmeye devam ediyor.
Şiirleri yalnızca edebiyatın değil, özgürlük, eşitlik ve barış mücadelesinin de simgeleri arasında yer alıyor.
Belki de bu yüzden Nazım Hikmet’in adı her 3 Haziran’da yeniden anılıyor.
Çünkü bazı şairler yalnızca yaşadıkları döneme değil, geleceğe de sesleniyor.
Nazım Hikmet de onlardan biri.
HABER MERKEZİ
Yoruma kapalı.