Alevi Haber Ajansi

DAD Eş Genel Başkanı Mercan Gül: Eşitiz yanılgısı yolumuzu karartıyor, hakikati aramalıyız-VİDEO

PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Mercan Gül, asimilasyonun “karaçarşaf” ile gizlenen tarihinden bugünün kurumsal eril barikatlarına kadar Alevi kadınının mücadelesini PİRHA’ya anlattı: Gül, “Nerede kaybettiyseniz orada aramalısınız; biz tanrıçalık kültüründen koparıldık, şimdi özne olma vaktidir.” dedi. 

Alevi toplumu, kendisini tarihsel ve inançsal olarak “eş başkanlık” ve “kadın-erkek eşitliği” üzerinden tanımlasa da; kentleşme, göç ve kapitalist sistemin yarattığı aşınmalar bu yapıyı derinden sarsıyor. DAD Eş Genel Başkanı Mercan Gül ile yaptığımız görüşme, bu sarsıntının kadınlar cephesindeki yansımalarını, deşifrenin ötesinde bir toplumsal analizle ortaya koyuyor.

ASİMİLASYONUN SESSİZ TANIĞI: EVLERDE SAKLANAN KARAÇARŞAFLAR

Mercan Gül, göçün sadece ekonomik bir yer değiştirme olmadığını, bir halkın dilini, kültürünü ve kimliğini hedef alan topyekün bir kırılma olduğunu vurguluyor. Bu sürecin en ağır faturasını ise kadınların ödediğini belirten Gül, asimilasyonun en çarpıcı ve sarsıcı örneğini kendi ailesinin tanıklığı üzerinden anlatıyor:

“Göç her şeyi etkiledi ama en çok kadını vurdu. Kendi annemden ve yakınlarımdan biliyorum; Maraş’a göç etmek zorunda kaldıklarında o çevredeki ağır asimilasyon baskısından korunmak ve inançsal kimliklerini gizlemek adına evlerinde birer ‘karaçarşaf’ bulundururlarmış. Bu çarşaf bir dini tercih değil, can güvenliğini sağlamak için başvurulan zorunlu bir kamuflajdı. Dışarı çıktıklarında hedef olmamak, ırkçılığa uğramamak ya da kimliklerini saklamak için bazen bu kıyafeti giyip öyle çıkıyorlarmış. Bir kadının kendi öz kimliğini bir bezin altına gizlemek zorunda kalması, tarihin en ilginç ve bir o kadar da acı gerçeğidir.”

Gül, göç edilen yerlerde kadınların çarptığı ilk duvarın “dil barajı” olduğunu ifade ederek, kamusal alanda yaşanan dışlanmışlığı şu sözlerle detaylandırıyor:

“Kadınlar göç ettikleri yerlerde ekonomik sorumluluğu, yaşamı yeniden inşa etme yükünü ve çocukların eğitimini tek başlarına üstlendiler. Ancak karşılaştıkları en büyük engel dildi. Pazara gidip alışverişini bile yapamadığı, dili yetmediği için ırkçılığa uğradığı anlarda kadınlar bu travmayı en derinden yaşadı. İnançsal ve kültürel kimliğini gizlemek zorunda bırakılan kadının bu yükü, mülteciliğin devam ettiği günümüz dünyasında da farklı biçimlerde karşımıza çıkmaya devam ediyor. Bu sancılar kısa sürede anlatılıp geçilecek şeyler değil; her birimiz bu süreci birebir yaşamaya, o ağır bedelleri ödemeye devam ediyoruz.”

KURUMSAL EŞİTLİK YANILSAMASI VE KADININ ÖZNELEŞME İSYANI

Alevi toplumunun ve kurumlarının kendilerini “eşitlikçi” bir inanç yapısı olarak tanımlaması, Mercan Gül’e göre günümüz gerçekliğiyle ciddi bir çelişki barındırıyor. Gül, geçmişte köy yaşamının getirdiği o doğal ve kendiliğinden gelişen “organik eşitliğin” şehirleşme, kapitalizm ve göçle birlikte büyük bir aşınmaya uğradığını savunuyor. Bu kaybın yarattığı boşlukta kadınların artık sadece bir “vitrin” olmayı reddettiğini belirterek kurumlardaki o büyük isyanı şu sözlerle dile getiriyor:

“Eskiden belki organik bir eşitlik sağlanabiliyordu ama şehirleşmeyle birlikte bu değerlerimizi de kaybettik. Gelinen noktada artık Alevi kurumlarında kadınlar isyan ediyor. Çünkü kadınlar kendi özgün sözlerini kuramadıkları, cinsiyetçi bir bakış açısına maruz kaldıkları bir yapıyla karşı karşıyalar. Kadınların bu konudaki bilincinin gelişmesinde ve toplumsal analiz yeteneği kazanmasında, kadın özgürlükçü paradigmaların ve mücadele pratiklerinin yarattığı aydınlanmanın etkisi yadsınamaz. Bu etkileşimle birlikte kadınlar artık kendi hayatları ve inançları üzerine fikir yürütmeye başladılar.”

Gül, kadınların kurumlarda karşılaştığı o görünmez bariyeri sarsıcı bir soruyla gündeme taşıyor:

“Kadınlar artık inanç alanında ve kültüründe şunu sorguluyor: Biz sadece o sofrayı kurup kapıda bekleyen yardımcı unsurlar mıyız, yoksa o sofranın sahibi ve gerçek öznesi miyiz? Nesne miyiz, özne miyiz? Kurumlarda sürekli kendimizi savunmak, anlaşılıp anlaşılmadığımızı sorgulamak zorunda kalıyoruz. Eğer bugün ‘biz zaten eşitiz’ yanılgısına düşersek, bu sahte kabul bizim önümüzü kapatır; geleceğe ve yeni kuşaklara aydınlık bir yol aktaramayız. Çünkü karşımızda sürekli bize karşıtlık üreten, bizi geri çekmeye çalışan eril bir mekanizma var ve biz bu mekanizmanın karşısında eşit temsiliyeti yakalamak için büyük bir irade koymak zorundayız.”

TANRIÇALIKTAN METALAŞMAYA

Mercan Gül, kadın mücadelesinin doğru bir zemine oturabilmesi için önce bir “hafıza tazelemesi” yapılması gerektiğini savunuyor. Kadın kimliğinin tarihsel süreçte devletleşme ve mülkiyetçi zihniyetle birlikte yaşadığı büyük kırılmaya dikkat çeken Gül, kurtuluşun ancak “kaybın yaşandığı yerde aranarak” mümkün olacağını şu sözlerle ifade ediyor:

“Bir şeyi nerede kaybettiyseniz, oraya dönüp bakmak ve nerede hata yapıldığını irdelemek lazım. Kadın tarihine baktığımızda; mitolojiden sanata, inançtan siyasete kadar kadının tanrıçalık makamından bugün nasıl bir nesneye, bir ‘meta’ haline getirildiğini görüyoruz. Devletleşme süreçleriyle birlikte kadın kimliği adım adım geri itildi. Bu yüzden bugün örgütlenmemizi planlarken kadın tarihini çok iyi okumalıyız. Köyümüzden şehre gelirken neleri bıraktık? O ‘tanrıçalık’ kültüründen uzaklaşırken hangi dayanışma bağlarımızı yitirdik? İşte o kaybettiğimiz dayanışmayı bugün hem ekonomik hem de sosyal düzlemde yeniden inşa etmeliyiz.”

Gül, doğa talanı ile kadına yönelik şiddetin aynı eril kaynaktan beslendiğini vurgulayarak, güncel yasal hakların elinden alınmasını sarsıcı bir benzetmeyle değerlendiriyor:

“Bugün doğa üzerinde avcılık yapan eril akıl, nasıl doğanın bağrını deliyorsa; kadını da aynı sistemli saldırıyla parçalayıp atmak istiyor. İstanbul Sözleşmesi, bu ülkede kadınlar için kazanılmış tek ve en güçlü siperdi. Bu sözleşmenin eril bir yönetim eliyle kaldırılması sadece hukuki bir geri adım değil; sisteme ‘kadını öldürebilirsin’ vizeli açık bir mesajdır. Bizler, kadının bir eşya, bir meta olarak görüldüğü bu sisteme karşı, tarihsel köklerimizdeki o kadim dayanışmaya sarılarak bu tehlikeyi bilerek örgütlenmek zorundayız.”

“İĞNE UCUYLA KAZILAN BİR GELECEK”

Çözüm yollarına değinen Mercan Gül, “saf ve dişil bir akıl” çağrısı yapıyor:

“Ben 20 yıl önceki ben değilim. Her kadından bir cümle öğrenerek, her kadına dokunarak bugüne geldim. Kadının kadına dişil bir akıl ve enerjiyle temas etmesi, örgütlenmenin en temiz yoludur. Belki bu kapitalist çağda zor görünüyor ama iğne ucuyla kazıyarak, birbirimize daha çok dokunarak, sokağı, eğitimi ve yönetimi bir bütün olarak ele alarak eşitlikçi bir yaşamı kuracağız. Bu sadece kadınların değil, bir bütün olarak toplumun özgürleşme yoludur.”

Nuray ATMACA-Cem EKİNCİ/DERSİM

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.