Alevi Haber Ajansi

Yalçın Çakmak: Aleviler ve Kürtler bir birinden koparılmaya çalışılıyor-VİDEO

PİRHA- Doç. Dr. Yalçın Çakmak, Türkiye’de ötekileştirilmek istenen başta Aleviler ve Kürtler olmak üzere tüm toplumsal ve inançsal kesimlerin yan yana gelmesinin tarihten bugüne istenmediğinin altını çizerek, “Tıpkı 1920’lerde olduğu gibi 1990’larda da benzer bir mantık yürütüldü. Bugünde aynısı deneniyor” dedi.

 

Doç. Dr. Yalçın Çakmak, Alevilik açısından güncelliğini koruyan konular ve sorular etrafındaki tartışmaları farklı yönleriyle ele alarak bunlara cevaplar ve yorumlar geliştirmeyi amaçlayan “Aleviliğin Son Yüzyılı” kitabını ve Alevilere dair güncel gelişmeleri dair sorularımızı yanıtladı.

“ALEVİLER VE KÜRTLER ARASINDA AYRIŞMA YARATILMAYA ÇALIŞILIYOR”

– Alevilerin tarihini hep başkaları yazdı ve tanımladı. Son yıllarda Alevi yazarların kendi toplumunu ve inancını yazması bu paradigmaya karşı koyuş mu?

Elbette ki Alevilik özellikle Cumhuriyet döneminde Hep dışarıdan tanımlandı. 1950’lere kadar Alevilerin farklı siyasal tercihleri oldu işte, değil mi? Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı Demokrat Parti’ye de oy verdiler. Adalet Partisi’ne de kısmen oy verdiler. Ama en nihayetinde Demokrat Parti’nin ve sonrasındaki ardılı Adalet Partisi’nin daha Sünni bir çerçeve üzerinden siyaset yapması Alevileri tedirgin edip, başlangıçta Cumhuriyet Halk Partisi, 60’lar ve sonrasında Türkiye Barış Partisi, TİP ve en nihayetinde de sol örgüt daha yakınlaşmasını beraberinde getirdik. Ki bu çok aslında olağan bir şey. Çünkü sürekli siz evinizde Kerbela’yı dinliyorsunuz. Kerbela’da katliamın nasıl yapıldığını dinliyorsunuz. Pir Sultan’a yapılan haksızlığı dinliyorsunuz. Nesimiye yapılanı dinliyorsunuz. Sürekli bu anlatılar üzerinden büyüyorsunuz ve karşı olanağı bir temsiliyet alanı buluyorsunuz. Türkiye’deki üç büyük sol örgütün kurucuları içerisinde Alevilerin olması. Daha sonrasında Kürt siyaseti içerisinde de Alevilerin olması, hem de daha ağırlıklı bir şekilde olması. Hatta onun bugün de bir problemmiş, bir sorunmuş gibi nüksettirildiğini de görüyoruz.

Aleviler açıkçası Cumhuriyet döneminde 1990’lara gelinceye kadar kendi tarihlerini yazma hususunda daha çok bu seküler marksist oluşumlarla, gruplarla, örgütlerle, ilişkileri hasebiyle buna çok fazla yoğunlaşmadılar. Ama 1990’larda değişen dünya dengeleri ile birlikte Alevilerin özellikle Sivas’ta beraber başlayıp Gazi’de ve sonrasında devam eden süreçte Alevi kimliklerine yöneldiklerini, Alevi tarihine dair daha giderek büyüyen bir neşriyat, bir yayın faaliyeti, bir düşünsel faaliyet içerisine girdiklerini görüyoruz.

Dolayısıyla bu durum içerisinde Aleviler kendi tarihlerine daha fazla yoğunlaşma, o tarih içerisinde belki de o seküler hayattan, belki de o Marksist damardan ya da farklı hususlardan ötürü farklı Alevilik okumaları da çıktı. Yani geleneksel Alevilik evet, onu yaşayanlar halen vardı. Bugün de varlar. Fakat Aleviliği sadece İslam tarihiyle açıklamayan, onu daha geniş bir skala içerisinde açıklayan bir akım da çıktı. Ve bu neşriyatların çoğalması, Alevilerin kendi içerisinde bir düşünsel faaliyet içerisine girmesi, farklı düşünceler de olsa böyle bir genişlik yarattı.

Fakat burada şöyle bir şey vardı tabii ki. Tıpkı 1920’lerde olduğu gibi 1990’larda da benzer bir mantık yürütüldü. Belgenin diliyle konuşursak, 1920’lerde çıkan bir Bakanlar Kurulu kararında “Sünni Kürtler arasındaki ilişkiyi laiklik üzerinden kesmemiz gerekiyor. Onların birbiriyle temaslarını engellememiz gerekiyor. Çünkü bu temasın kendisi, bu yakınlaşmanın kendisi bize çok büyük bir ciddi tehlike oluşturacak” deniyordu.

Ve aynı bu politikanın kendisinin 1990’lı yıllardan itibaren de Alevi hareketindeki yükselmeye başlayan bir Kürt realitesi ile de bütünleşmesi, temas etmesi, birbirlerinin dertlerine, sorunlarına hemhal olmaları, konuşmaları ve sadece bu iki grup için değil, Türkiye’de sınırları çizilen ve diğerleriyle temaslarının hiçbir şekilde kurulmaması isteniyordu. Çünkü insanlar birbiriyle konuştuğu zaman birbirini anlayacaklar.

Aleviler ve Kürtlerin özellikle 90’larda iki dinamik olarak Türkiye’de yükselişe geçmesi birilerini rahatsız etti. Aynı şeyin aslında bugün de söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. İçinden geçtiğimiz bir demokratikleşme süreci, bir barış süreci var. Bunun aktörleri var. Önce bir işin metoduna yönelik bir başlangıç yapma zamanındayız ama bu başlangıcın kendisi bile özellikle belirli çevreler tarafından istenmediğini ya da sabote edilmeye edilmeye çalışıldığına dair sinyaller görüyoruz. Bunu istemiyorlar.

Burada neyi görüyoruz? Alevlik ile ilgili aynı makara başa sarıyor: Alevilik eşittir Türklüktür. Alevinin Kürt’ü olmaz. Bu tartışmalar tekrar nüksediyor, tekrar alevleniyor değil mi?

Açıklamalar yapılıyor. Tarihteki belirli aktörler taraflarca farklı okunuyor, farklı konuşuluyor. Dolayısıyla bugün bunları yine görüyoruz. Fakat tarih elbette ki yüzleşilmesi gereken, elbette ki hesap sorulması gereken bir boyut varsa tarihi ortaya katarız. Ama tarih sürekli ve sürekli acıların bir hesaplaşmada ya da kötü niyetli bir hesaplaşmada çağrılıp tarafların birbirleriyle diyalog kurmasının önünde bir engel haline de getirilmemeli. Ama ne yazık ki Türkiye’de barış sürecini konuştuğumuzda, 2013’de konuşurken de, bugün de konuşurken de sürekli iki dinamiğin, iki grubun nedense karşı karşıya getirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Tabii ben burada Kürt’lük ve Aleviliği birbirinden ayrı kompartmanlar olarak düşünmüyorum. Alevlik aslında Türk’ü de, Kürt’ü de dikey kesen Kürt Alevisinin de olduğu, Türk Alevisinin de olduğu bir inanç.

Herkesin Barış Süreci’ne dair şüphesiz ki bir takım endişeleri olabilir. Bunlar çok haklı endişeler. Elbette olacak. Kürt’ün de olacak, Türk’ün de olacak. Ama barış dediğimiz şey, diyalog dediğimiz, uzlaşma dediğimiz şey bir şeyden ödün vererek,  kendisinin yaşadığının bir başkasının başına gelmemesi, empati kurması değil midir? Dolayısıyla intikamımın alınması duygusuyla hareket etmiyor. Yani benim çocuğum öldü, bir başkasının çocuğu ölmesin diyor. Bir başka anne, bir başka baba, bir başkası bu acıyı yaşamasın.

Aynı şey Aleviler için de geçerli. Bunu Alevilik Aleviler için de düşünebiliriz. Ama siz sürekli bu gibi süreçlerde barış dilinin ötesinde bir üslupla yaklaştığınız zaman burada samimiyetten ziyade bir art niyetin olduğunu görüyorsunuz.

HER TARTIŞMAYA ALEVİLERİ KATIYORLAR

Dolayısıyla Türkiye’de kamusal hayatta Alevilik ve Aleviler sürekli bu tartışmaların merkezine çekilen bir noktada duruyor. Laiklik tartışması olur, Alevilik çekilir, laikliğin bekçisi, laikliğin koruyucusu ilan edilir. Türkiye’de ciddi anlamda bir laiklik yaşandı, uygulandı da bizim mi haberimiz yok? İşte hakimler, savcılar kurulu konuşulur, Alevilik tartışılır. Ordu konuşulur, Alevilik tartışılır. Yargıdan Aleviler muzdarip olmadı da bizim mi haberimiz yok? Orduda Aleviler varmış. Yani sanırsınız Eski Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte yargıda, orduda Aleviler vardı ve Aleviler güllük gülistanlık bir hayat yaşıyorlardı. Bu ülkede Alevilere Maraş yapılmadı mı? Bu ülkede Alevilere Sivas yapılmadı mı? Bu ülkede işte Gazi yapılmadı mı? Yani Aleviler sürekli bir nefret objesi haline getirilmedi mi?

Ne yazık ki üzülerek ifade etmem gerekiyor ki bu tartışmaların bunca zulmü yaşamış, bunca baskıyı yaşamış, mağduru olmuş Aleviler içerisinde birbirlerini artık dinlemeden birbirlerine ağır ifadelerin kullanılmasına tanık olmak, şahit olmak üzücü bir şey. Şimdi kamusal hayatta bir tarafta dışarıdan Alevilere yönelik bir anlayış var. Fakat bu anlayışın artık çeşitli grup ya da kurumlar tarafından Aleviliğin içerisinde ikame ettirilmeye başlandığını görüyoruz. Bunu yapanlar Aleviliğin kendi içerisindeki o barış diliyle süreci okumuyorlar.

BARIŞ MAYASINDA ZATEN VAR

Bu topraklarda en büyük zulmü sistematik olarak yüzyıllar boyunca yaşamış, yok edilmiş, ölümle karşı karşıya gelmiş bir inancın mensupları olan Alevileri barış karşıtlığıyla suçlayamazsınız. Onlara böyle bir şey yükleyemezsiniz. Alevilik barışa nasıl karşı olabilir? Yöntemine karşı olabilir. Geleceğindeki beklentilerinin karşılanmayacak olabileceğine dair endişeleri olabilir. Ama genel itibariyle Alevilik doğası itibariyle zaten barış dili üzerinden hareket eden ötekiye saygı, 72 millete aynı nazarla bakmaktan bahseden bir inançtan bahsediyoruz. Barış mayasında zaten var. Rızalık mayasında var. Şimdi siz kalkıp bunun üzerinden siyasilerin, belirli siyasi parti genel başkanlarının milliyetçi hezeyanları üzerinden bu süreci baltalamak için bazı Alevilerin üzerinden böyle bir genelleme yapmaları yani hayatın olağan akışına da, tarihin olağan akışına da uygun bir şey değil.

“ZİHNİYET DEĞİŞMELİ”

-Alevilere yönelik nefret söylemi ve Alevifobi yeniden yükselmesi tesadüf değil ol zaman?

Sosyal medyada yazılan yazılarda, gazetecilerin yazdığı yazılarda, televizyon programlarında, siyasetçilerin konuşmalarında bu söylemin nüksettiğini görüyoruz. Bu bir dil sürçmesi elbette ki değil. Fazıl Hüsnü Dağlarcan’ın dediği gibi ‘Sözcüklerimiz parmak izlerimizdir’. Yani bizim bize dair bizi tanımlayan şeyler, bilinçaltımız değil mi? Devr aldığımız, miras aldığımız bir dilin kelime haznesi. Dolayısıyla burada niyet aslında gözüküyor.

Burada bir zihniyeti işaret etmek istiyorum aslında. Şimdi bu zihniyet nasıl değişecek? Bu zihniyeti nasıl değiştireceğiz? Bu zihniyet gerçekten de nasıl değişir? Gerçekten de laik, seküler hayatı benimsemiş, herkese karşı eşit mesafede yaklaşan, hiçbir inancı ötelemeden, ötekileştirmeden ifade ve yaşam alanını sunan demokratik hukuk devletinde olur. Ama bugüne kadar bunları konuşuyor olmak, bırakın yaşamayı, bunları konuşuyor olmak aslında bu arzu ya da beklenti duyduğumuz düzenin ya da sistemin aslında olmadığının göstergesidir.

DİYALOG KURALIM

Dolayısıyla bugün bütün ön yargıları bizim zihinlerimize, toplumun zihinlerine bu düşmanlığı aşılayanların yaratmış oldukları bütün bu ön yargılara bir reset atalım. Bunları bir silelim. Konuşalım, diyalog kuralım.

Fakat bugün aslında dışarıdan Aleviliği tanımlama keyfiyetinin getirmiş olduğu bu problemli yan kadar Alevilerin kendi içerisinde birbirlerine düşmanlaştırıcı bir hat üzerinden karşı karşıya getirilmeleri gibi bir durumla da karşı karşıyız. Yani bu sadece dün başlamadı, yarın da bitmeyecek. Bu çok kötü bir şey.

Alevilerin oysa ki bu asimilasyon politikalarını konuşmaları, Alevilerin demokratik, laik bir hukuk devletindeki hak taleplerini konuşmaları, Cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi, Diyanet üzerinden dayatılan o tekçi formun reddedilmesi, din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinin kaldırılması gibi konular etrafında farklılıkları olsa da birbirleriyle konuşabilecekleri bir ortam oluşturulmalı. Yani bunu düşünmeleri gerekiyor. Dolayısıyla bence Alevilerin talep ettikleri hakkı, hukuku, hoşgörüyü kendi içlerinde de daha güçlü bir şekilde yaşatmaları, korumaları gerekiyor. Aksi takdirde bu büyük bir parçalanmışlık getirir ve bu parçalanmışlık da siyasal hayatta muhatap alınmada büyük bir engel olarak görülür.

Siyasallaşmış Alevilik, siyasal Aleviler, Aleviliğin siyasallaşması gibi farklı farklı. Keşke Alevilik siyasallaşabilseydi. Keşke Aleviler siyasal hayatta bu içindeki farklılıklar üzerinden birbiriyle çatışıp birbiriyle tartışmaktan ziyade olumlu anlamda elbet tartışılsın.

Alevi uluları ne diyor: Yol bir, sürek bin bir. Aleviler şunu bilsinler ve düşünsünler ki bu söz bile böyle durduk yere ya da laf olsun diye söylenmiş bir söz değil. Kendi içindeki o farklılıkları, o çeşitlilikleri, o güzellikleri, o süreklilikleri bu şekilde kabul etmiş, değil mi? Kendi içinde homojenleşmeye karşı çıkmış. Aslında bu bir savunma, bir koruma. Kendi içlerinde böyle bir çeşitliliği muhafaza etmiş bir inancın mensuplarını bugün ötekileştirici bir dili bırakmaları gerekiyor.

Genel itibariyle barışın gönüllü taraftarı olmaları gerekiyor.

“ALEVİLERİN GÖRÜNÜRLÜĞÜ ARTTI”

-Sanat, edebiyat ve medya alanındaki gelişmeler Aleviliğin kamusal alanını genişletti mi?

Elbette ki Aleviliğin görünürleşmeye başlaması cumhuriyetin kuruluşuyla itibaren işlenen bir konu işte. Hatta 1921’den itibaren Yakup Kadri’nin yazdığı romanlarda, Peyami Safa’nın 26-27’de yazdığı hikayeler ve öyküler va. Fakat burada ne vardı? Alevilik yine çeşitli ithamlarla karşı karşıya bırakılıyor. Bunlar üzerinde sürekli hedef haline getiriliyor.

Fakat sonrasında elbette ki Aleviler de aslında kamusal hayatta edebiyat, müzik, sinema gibi alanlarda görünürleşmeye başlıyorlar.

Edebiyatta dışarıdakilerin gördüğü Alevilik üzerinden, nefret suçu içeren dile getiriliyor, ifade ediliyor. Aleviler de artık bu alanın içerisine girdiler. Edebiyatın da içerisindeler, sinemanın da içerisindeler, siyasetin de içerisindeler. Şimdi bu görünürleşmeye başlıyor. Aynı zamanda sosyal medya artık hayatın her alanında. Yani takip etmeseniz bile istemsiz bir şekilde önünüze gelen ekrandan değil mi? Bir şekilde görüyorsunuz. Yani hayatın her alanına herkes birbirini hayatına bir şekilde giriyor. Kabul edersiniz, etmezsiniz.

GÜÇLENEN BİR ALEVİ ENTELEKTÜEL KESİMİ VAR

Ama giderek güçlenen bir Alevi entelektüel kesiminin olduğunu da ifade etmek gerekiyor. Akademide hakeza yine öyle. Akademi alanında Alevi tarihçiler geçmişte yaşananları araştırıyor, ön plana getiriyor ve bunları tartışıyorlar. Sosyologlar Alevilere yönelik gerçekliği farklı bir mecradan ortaya katıyorlar. Alevi teolojisini bugün konuşuyoruz değil mi? İşte bunların hepsi Alevilerin var olma mücadelesi, kendilerini kamusal hayatta gösterme mücadelesi. Şimdi siz kendinizi kamusal hayatta, alanda göstermezseniz tabiri caizse bilimin de konusu olmazsınız.

Siz hak alma mücadelesi veriyorsunuz, hakkınızı alıyorsunuz. Bu mücadeleyi yürütmezseniz ki Aleviler bu mücadeleyi yürüttükleri için görünür oldular. O yüzden bir araştırma konusu haline geliyorsunuz. Çünkü bilim de sizden güç alıyor.

CESUR OLMADILAR

Evet, bilimin tarafsız olması, bilimin nesnel olması, hakikati söylenmesi gerektiği, evet bu çok kitabi bir ifade. Ama ne yazık ki bu ülkede bilim insanları tarihin bir dönemine bu kadar cesur da olmadılar. Değil mi? Cesur olmadılar. Hakikati söylemek, gerçeği söylemek konusunda, doğruyu söylemek konusunda bu cesareti gösteremediler. Bu sadece Alevilik hususunda da değil, farklı hususlarda da böyle. Gösteremediler. Ama ne oldu? Ülke demokratikleşirse, insanlar daha rahat ifadelerini daha özgür bir şekilde dile getirecekleri bir ortama kavuşurlarsa buradan yeni fikirler çıkar. İnsanlar daha özgür bir şekilde kendisini ifade eder.

YARIN BAŞIMA BİR ŞEY GELECEK ENDİŞESİNİ TAŞIMADAN KONUŞMALIYIZ

İşte bilim insanı açısından da benim bu sürece bakış açım aslında kendi meslek mesleğim boyutuyla bir tarihçi olarak da bakış açım açısından da bu süreci bu anlamda kıymetli ve değerli buluyorum. Yani bu elbette ki bir başlangıç. İnsanların birbirleriyle fikirsel olarak tartıştıkları, birbirlerini ikna ettikleri bir süreç ve bir bilim insanı olarak ben bir şeyi söylediğim zaman yarın başıma bir şey gelecek endişesini taşımadan söylemem gerekiyor.

MUTLAK HAKİKATİ ARAMIYORUZ

Aydın konuştuğu zaman işinden olacaksa, hapse atılacaksa konuşur mu? Konuşmaz. O yüzden de konuşmaktan, düşünmekten bu ülkenin Türk’ü de, Kürt’ü de, Alevisi de, Sünnisi de korkmamalı. Biz mutlak hakikati aramıyoruz. Yani bana göre doğru olan ona göre olmayabilir. Ama önemli olan şey şu. Bizim farklılıklarımızla, çeşitliliklerimizle bir arada yaşayabileceğimiz bir ortamın tesis edilmesi.

Nuray ATMACA-Diren KESER/DERSİM

İLGİLİ HABERLER

Yalçın Çakmak: Alevilik tarih boyunca tanınmak yerine tanımlandı -VİDEO

 

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.