PİRHA-Göçmen Kadınlar Derneği Başkanı avukat Esma Çakır Ceylan, Enda Kala cinayeti üzerinden kadınların şiddetten korunmasına ilişkin mekanizmaları değerlendirdi. Güvenli bir yere yerleşmenin tek başına güvenliği sağlamadığını vurgulayan Ceylan, “Kadın hayattayken bütün kurumların ‘Seni duyuyoruz ve seni korumak için ne yapmamız gerektiğini biliyoruz’ diyebildiği bir sistem kurmamız gerekiyor” dedi.
Bir gün başka bir kadın size ‘Korkuyorum’ dediğinde, umarım benim hikayem aklınıza gelir.” Bu sözler, Almanya’nın Coesfeld kentinde kaldığı barınma merkezinde bıçaklanarak katledilen Enda Kala’ya ait. Ölümünden önce yaptığı paylaşımda tehdit edildiğini, takip edilmekten korktuğunu ve çocuklarının güvenliğinden endişe duyduğunu anlatan Kala, yardım istemesine rağmen sesinin duyulmadığını ifade ediyordu. Kala’nın ayrıldığı eşi, cinayet şüphelisi olarak gözaltına alındı.
Kala’nın yaşamını yitirdiği yerin bir barınma merkezi olması, kadınların güvenliğinin yalnızca barınma olanağıyla değil, şiddet riskini gözeten etkin ve süreklilik taşıyan koruma mekanizmalarıyla sağlanabileceğini bir kez daha ortaya koydu.
Göçmen Kadınlar Derneği Başkanı Avukat Esma Çakır- Ceylan, kadına yönelik şiddetin nedenleri, Enda Kala cinayetinin ortaya çıkardığı sorular ve Almanya’daki koruma mekanizmaları üzerine değerlendirmelerde bulundu. Kadın cinayetlerinin yalnızca gerçekleştiği anda ele alınamayacağını belirten Ceylan, şiddetin tehdit, takip ve kontrol davranışlarıyla başlayan bir süreç olduğuna dikkat çekti. Ceylan, koruma sisteminin kadınların yaşamlarını sürekli değiştirmelerini bekleyen anlayıştan çıkarılarak failin davranışlarını durdurmaya odaklanması gerektiğini söyledi.
Kadına yönelik şiddetin belirli bir ülkeye, kültüre ya da toplumsal kesime özgü olmadığını vurgulayan Ceylan, “Türkiye’de de Almanya’da da dünyanın başka ülkelerinde de kadınlar hala erkek şiddetiyle karşı karşıya. Ortak noktaların başında kadın üzerinde kontrol kurma ve güç eşitsizliği geliyor. Şiddet çoğu zaman sadece fiziksel saldırıyla başlamıyor” dedi.
Kıskançlık, tehdit, takip, ekonomik kontrol, sosyal çevreden uzaklaştırma, telefonun ve hareketlerin denetlenmesi gibi davranışların da şiddetin parçası olabildiğini belirten Ceylan, Dünya Sağlık Örgütünün de toplumsal cinsiyet eşitsizliğini kadına yönelik şiddetin temel nedenlerinden biri olarak gösterdiğini aktardı. Ceylan, “Partnerin kontrol edici davranışları, şiddeti meşru gören toplumsal normlar, ekonomik eşitsizlikler ve şiddeti önleyen mekanizmaların yetersiz uygulanması da riskleri artırabiliyor” ifadelerini kullandı.
“TEHDİTTEN BAŞLAYARAK CİNAYETE KADAR UZANAN SÜRECİ GÖRMELİYİZ”
Kadınların ayrılma kararının şiddeti her zaman sona erdirmediğine, aksine bazı durumlarda tehlikeyi artırabildiğine dikkat çeken Ceylan, yaşanan cinayetlerin bu riski yeniden gösterdiğini belirterek şöyle konuştu:
“Kadınların ayrılmak istemesi, fail açısından şiddetin sona erdiği anlamına gelmiyor. Tam tersine ayrılık veya ayrılma süreci bazı vakalarda ciddi bir risk dönemi haline gelebiliyor. Dolayısıyla meseleyi ‘Bir adam öfkelendi ve cinayet işledi’ şeklinde açıklamak eksik kalır. Biz tehditten başlayarak cinayete kadar uzanan süreci görmeliyiz. Asıl amaç, kadının öldürülmesini beklemeden o zinciri kırabilmek olmalı.”
Enda Kala cinayetinin kadınların güvenliği açısından değerlendirilmesi gerektiğini söyleyen Ceylan, “Bu olayda özellikle dikkat çekmek istediğim nokta şu: Bir kadının güvenli bir yere ulaşmış olması, onun ne yazık ki otomatik olarak güvende olduğu anlamına gelmiyor” dedi.
“KAPSAMLI BİR SORUŞTURMA ŞART”
Enda Kala cinayetinin henüz çok yeni olduğunu ve soruşturmanın sürdüğünü belirten Ceylan, herhangi bir kişi ya da kurumun ihmali hakkında kesin hüküm vermenin bu aşamada güç olduğunu ifade etti.
Ceylan, “Mutlaka konuşmak zorunda olduğumuz çok konu var ama kesin bir hüküm vermek biraz zor. Tam da bu nedenle kapsamlı bir soruşturma şart” dedi.
Kadının daha önce tehdit edilip edilmediğinin ve olası tehditlerin kurumlara ulaşıp ulaşmadığının açıklığa kavuşturulmasını isteyen Ceylan, şu soruları sıraladı:
“Kadın daha önce tehdit edilmiş miydi? Poliste, savcılıkta veya başka kamu kurumlarında bu tehditlerle ilgili bilgiler var mıydı? Bunlar dosyaya geçmiş miydi, kayıtlar var mıydı? Hakkında verilmiş bir uzaklaştırma veya yaklaşmama kararı var mıydı? Bu biliniyor muydu? Failin merkeze ulaşmasını engelleyecek güvenlik tedbirleri var mıydı?”
Barınma merkezinin güvenlik uygulamalarının da soruşturmanın bir parçası olması gerektiğini vurgulayan Ceylan, değerlendirmesini şöyle sürdürdü:
“Önceki şiddet olayları biliniyorsa barınma merkezinin güvenlik protokolleri var mıydı? Girişlerdeki güvenlik görevlilerinin, kadının rahatsız edilmesiyle ilgili kayda geçirdiği bir dosya var mıydı? Merkezin personeli daha önce herhangi bir risk işareti fark etmiş miydi? Kadının yardım talepleri olmuşsa bunlar hangi kurumlara ulaşmış ve nasıl değerlendirilmişti? Kurumlar arasında bilgi paylaşımında bir kopukluk yaşanmış mıydı?”
“GÖREV YALNIZCA BİR ODA TAHSİS ETMEK DEĞİL”
İncelemenin yalnızca bir kişinin görevini yerine getirip getirmediği sorusuyla sınırlandırılmaması gerektiğini belirten Ceylan, koruma sisteminin bütün olarak ele alınmasını istedi. Ceylan, “Sistemin tamamının incelenmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü kadın güvenli bir konuta geçtiğinde devletin ve ilgili kurumların görevi yalnızca bir oda tahsis etmek değil” dedi.
Risk ve tehlike değerlendirmesi, güvenlik planı, failin erişiminin engellenmesi, gerektiğinde polis koruması ve uzman desteğinin birlikte düşünülmesi gerektiğini söyleyen Ceylan, “Kadınların güvenliğini sağlamak için onların hayatlarını sürekli değiştirmelerini beklememeliyiz. Almanya’da da Türkiye’de de birçok ülkede de bu yanlış çok yapılıyor. Asıl olarak failin kadına ulaşmasını engelleyen bir sistem kurmalıyız” ifadelerini kullandı.
Kadınların henüz fiziksel saldırı gerçekleşmeden yaptıkları başvurularda karşılaşabildikleri yaklaşımları eleştiren Ceylan, kimi durumlarda polisin ilk olarak “Herhangi bir şiddet uygulandı mı?” sorusunu yönelttiğini, şiddet uygulanmadığı ya da dosyaya geçmediği durumlarda ise müdahale edilmediğini anlattı.
Bu yaklaşımın korunma sorumluluğunu kadınların üzerine bıraktığını belirten Ceylan, şöyle konuştu:
“‘Şiddet uygulanmadıysa bizim yapacağımız bir şey yok’ deniliyor. Şiddet dosyaya geçmediyse ‘O zaman korkuyorsanız siz evden gidin’ gibi ifadelerde bulunulabiliyor. Bütün koruma sistemi bunun üzerine kurulmuş: Kadın korkarsa evden gitmesi gerekir, korunmak istiyorsa kadın sığınağına gider, tehlikedeyse kendisi talepte bulunur. Odağı kadının üzerinden failin üzerine taşıyan bir sistem oluşturmayı başarırsak çok daha uzun soluklu çözümler üretmiş oluruz. Gerçekten şiddeti önlemekten bahsedebiliriz. Olduktan sonra korumak değil, olmadan önce korumayı başarmış oluruz.”
“HUKUKEN VAR OLMASI İLE FİİLEN ULAŞILABİLMESİ AYNI ŞEY DEĞİL”
Almanya’da önemli koruma mekanizmalarının bulunduğunu da belirten Ceylan, ücretsiz ve anonim danışmanlık sağlayan, 24 saat ulaşılabilen ve 19 dilde hizmet veren yardım hattının yanı sıra kadın sığınma evleri, danışma merkezleri, polis müdahalesi ve aile içi şiddetten korunmaya ilişkin hukuki mekanizmaların mevcut olduğunu aktardı.
Bununla birlikte bu olanakların varlığının tek başına yeterli olmadığını vurgulayan Ceylan, “Bu mekanizmaların hukuken var olması ile kadının onlara fiilen ulaşabilmesi aynı şey değil” dedi.
Kadın sığınma evlerinin kapasitesinin Almanya’da uzun süredir önemli bir sorun olduğunu belirten Ceylan, Kadın Sığınma Evleri Koordinasyonunun 2025 yılına ilişkin istatistik çalışmasına değinerek şunları söyledi:
“Bu araştırmada 2025’te 12 bin sığınma yerinin eksik olduğu ortaya çıktı. Ayrıca güvenlik düzeyinin yetersiz olması, finansman ve yerleşim kuralları gibi başka nedenlerle de başvuruların karşılanamadığı belirtiliyor. Neredeyse kadınların dörtte biri maliyeti kendileri karşılamak zorunda kalmış. Benim açımdan temel mesele şu: Kadın yardım istediğinde sistemin ona ‘Maalesef yerimiz yok’ dememesi gerekir. Bu gerçekten çok tehlikeli bir durum.”
“KADINLARIN BUGÜN DE KORUMAYA İHTİYACI VAR”
Almanya’da 2025’te yürürlüğe giren şiddetten korunmaya yönelik yardım yasasını önemli bir adım olarak değerlendiren Ceylan, yasayla koruma ve danışmanlık sisteminin genişletilmesinin öngörüldüğünü söyledi. Eyaletlerin yeterli ve ihtiyaca uygun bir koruma ağı oluşturma sorumluluğunun 2027’de başlayacağını, kadınlar ve çocukları için yasal koruma ve danışmanlık hakkının ise 2032’de yürürlüğe gireceğini aktardı.
Yasayı kadın mücadelesinin ve kadın örgütlerinin onlarca yıldır dile getirdiği taleplerin bir karşılığı olarak nitelendiren Ceylan, uygulama için tanınan sürenin kadınların bugünkü ihtiyaçlarına yanıt vermediğini belirterek şöyle konuştu:
“Siyaset, yasanın hayata geçirilmesi için 2032’ye kadar zaman tanımış. Ama kadınların bugün de korunmaya ihtiyacı var. Kadın ne desin? ‘Dayak yiyorum ama ne yapayım, şunun şurasında altı sene kalmış, dayanayım mı?’ desin? Şiddetten korunmak, 2032’yi beklemeyecek kadar acil bir mesele.”
Gelir kontrolü yapılması veya boş yer bulunmadığı gerekçesiyle başvuruların karşılanmamasının korumaya erişimi zorlaştırdığını ifade eden Ceylan, göçmen ve mülteci kadınların şiddet içeren bir ilişkiden çıkarken aynı anda birden fazla engelle mücadele etmek zorunda kaldığını söyledi.
“OTURUM STATÜSÜ KORUNMA HAKKINI BELİRLEMEMELİ”
Göçmen ve mülteci kadınların karşılaştığı engellerin başında dil sorununun geldiğini belirten Ceylan, “Kadın yaşadığı şiddeti anlatamıyor veya kendisini tam olarak ifade edemiyorsa yardım mekanizmasına ulaşması da daha zor oluyor” dedi.
Ekonomik bağımlılığın da şiddet ortamından uzaklaşmayı güçleştirdiğini vurgulayan Ceylan, “Geliri olmayan, çalışmayan veya çocuk bakımından sorumlu olan bir kadının ‘Bu evden çıkıyorum’ demesi pratikte kat kat daha zor” ifadelerini kullandı.
Oturum statüsüne ilişkin kaygıların ise kadınların kararlarını doğrudan etkileyebildiğini söyleyen Ceylan, “Kadın, ‘Eşimden ayrılırsam oturumumu kaybeder miyim? Çocuklarımın durumu ne olur? Başka bir şehre gidersem sorun yaşar mıyım?’ gibi çok ciddi kaygılar taşıyabiliyor” diye konuştu.
Almanya’daki araştırmaların, güvencesiz oturum statüsüne sahip göçmen ve mülteci kadınların destek sistemine erişirken ek engellerle karşılaştığına işaret ettiğini aktaran Ceylan, dil desteğinin yetersizliği, finansman sorunları ve bazı göç hukuku kurallarının korumaya erişimi zorlaştırabildiğini belirtti.
Yabancılar hukukundaki eksikliklerin kadınların yaşamı üzerinde doğrudan sonuçları olduğunu söyleyen Ceylan, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Yabancılar hukukundaki eksikler başlı başına can alan bir konu maalesef. Bunu açıkça söylemek gerekiyor. Göçmen kadın örgütlerinin talepleri çok net: Bir kadının oturum statüsü, ekonomik durumu veya Almanca bilip bilmemesi, onun şiddetten korunma hakkını belirlememeli. Kadına ‘Önce Almanca öğren, sonra yardım al’ veya ‘Önce ekonomik olarak bağımsız ol’ diyemeyiz. Bu, insan haklarına aykırı.”
Tercümanlık, hukuki ve sosyal danışmanlık, güvenli konut, çocuklara yönelik destek ve gerektiğinde göç hukuku alanında uzman yardımının aynı sistem içinde ulaşılabilir olması gerektiğini vurgulayan Ceylan, “Şiddet gören bir kadın için en zor şeylerden biri zaten yardım istemeye karar vermektir. O noktada karşısına yeni bir bürokratik duvar çıkarmamak gerekiyor. Bunu kendi gücüyle aşmasını beklemek gerçekçi değil” dedi.
“KADININ BEYANI ESASTIR”
Kadınların tehdit ve şiddet bildirimlerinin ciddiye alınması gerektiğini belirten Ceylan, Türkiye’deki kadın örgütlerinin sıkça dile getirdiği “Kadının beyanı esastır” ilkesine dikkat çekti. Bu ifadenin Almancada henüz aynı biçimde yerleşmediğini söyleyen Ceylan, “Çok doğru bir talep. Bir kadın tehdit edildiğinde bunu sıradan bir aile içi tartışma olarak görmemek gerekiyor” dedi.
Ölüm tehdidi, takip, ağır şiddet geçmişi, silah veya bıçak kullanımı, ayrılık süreci ve failin kadına ulaşma ısrarının hayati tehlike işaretleri olduğunu vurgulayan Ceylan, şöyle konuştu:
“Bunlar kendi başına hayati tehlike sinyalleri. Hala ispat ve delil takibine geçmek, şiddet uygulayan erkeğin o şiddeti uygulamasını beklemek, ‘Gerçekten böyle bir risk var mı?’ diye tehlikeyi uzunca incelemek ve araştırmak, kadını ölüm tehlikesiyle karşı karşıya bırakabiliyor. Kadının beyanı o yüzden esastır.”
“KURUMLAR BİRBİRİNDEN KOPUK ÇALIŞMAMALI”
Koruma sisteminin işlemesi için kurumlar arası koordinasyonun da zorunlu olduğunu belirten Ceylan, polis, savcılık, mahkemeler, sosyal hizmetler, kadın danışma ve dayanışma merkezleri, sığınma evleri ve göç makamlarının birbirinden kopuk çalışmaması gerektiğini söyledi.
Kadınların yaşadıklarını her kurumda yeniden anlatmak zorunda bırakılmaması gerektiğini vurgulayan Ceylan, tehlike değerlendirmelerinde bilgi paylaşımını etkileyen gizlilik kurallarına ilişkin de değerlendirmede bulundu.
Almanya’da kurumlar arası bilgi aktarımının ağır koşullara bağlanmasının bu alanda sorun yarattığını savunan Ceylan, “Bir kadının hikayesini her kuruma baştan anlatmak zorunda kalmadığı bir sistem olmalı. Tehlike değerlendirmelerinde gizlilik kurallarının esnetilebildiği durumlar bulunmalı. Aile içi şiddet, cinsel taciz ve kadının tehlikede bulunduğu durumlarda bu konuların yeniden ele alınması gerekiyor” dedi.
Koruma ve danışmanlık hizmetlerinde yeterli kapasitenin sağlanmasını bir diğer temel ihtiyaç olarak sıralayan Ceylan, “Sığınma evi yoksa, danışman yoksa veya tercüman bulunamıyorsa kağıt üzerindeki hakların pratikte anlamı azalır” ifadelerini kullandı.
“SADECE KADINLARA ‘KENDİNİZİ KORUYUN’ DEMEK YETERLİ DEĞİL”
Şiddetin önlenmesi için fail odaklı müdahalelerin güçlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Ceylan, kadınlardan sürekli kendi güvenliklerini sağlamalarının beklenemeyeceğini söyledi. Ceylan, “Sadece kadınlara ‘Kendinizi koruyun’ demek yeterli değil. Failin tehditlerini, takip davranışlarını ve kontrol mekanizmalarını erken aşamada durdurmak, gerekli durumlarda etkili hukuki ve cezai tedbirleri uygulamak çok önemli” dedi.
İstanbul Sözleşmesi’nin önleme, koruma, soruşturma ve koordineli politikaları birlikte ele aldığına dikkat çeken Ceylan, Almanya’nın sözleşmeden doğan sorumluluklarını yerine getirmesi gerektiğini belirterek şöyle konuştu:
“Almanya, İstanbul Sözleşmesi’nin altına imza attığı için bunları yapmak mecburiyetinde. Burada bir seçme lüksü yok. Kadına karşı şiddet ve cinayet sorunumuz varsa, Federal Kriminal Daire her yıl bu sayıların yükseldiğini tespit ediyorsa ve Almanya olarak İstanbul Sözleşmesi’nin altına imza attıysak bunları gerçekleştirmek zorundayız.”
Kadın örgütlerinin ve sahadaki uzmanların deneyimlerinin karar alma süreçlerine dahil edilmesi gerektiğini de belirten Ceylan, “Sahada çalışan kadın örgütleri hangi kadınların sisteme ulaşamadığını, hangi başvuruların neden sonuçsuz kaldığını ve hangi boşlukların bulunduğunu doğrudan görüyor” ifadelerini kullandı.
“BİR KADIN ‘KORKUYORUM’ DEDİĞİNDE BAŞLAMALI MÜCADELE”
Kadın cinayetlerinin yalnızca cinayet gerçekleştikten sonra tartışılmasına karşı çıkan Ceylan, koruma mekanizmalarının kadınların ilk yardım çağrısında harekete geçmesi gerektiğini vurgulayarak şunları söyledi:
“Benim için temel mesele şu: Kadın cinayetlerini sadece cinayet gerçekleştikten sonra konuşmamalıyız. Bir kadın ‘Korkuyorum’ dediğinde başlamalı mücadele. ‘Takip ediliyorum’, ‘Ölümle tehdit ediliyorum’, ‘Çocuklarım için endişeliyim’ dediğinde başlamalı. Kadın öldürüldükten sonra ‘Nerede hata yaptık?’ diye sormak yerine, kadın hayattayken bütün kurumların ‘Seni duyuyoruz ve seni korumak için ne yapmamız gerektiğini biliyoruz’ diyebildiği bir sistem kurmamız gerekiyor.”
Mağdur haklarının yalnızca yargılama sürecindeki hukuki konumla sınırlı olmadığını belirten Ceylan, “Bir hukukçu olarak benim için mağdur haklarının özü de burada. Mağdurun sadece dava dosyasındaki sıfatını değil, yaşam hakkını, güvenliğini, onurunu ve karar verme özgürlüğünü korumamız gerekiyor” dedi.
Elif SONZAMANCI/KÖLN
Yoruma kapalı.