PİRHA-Hozat’ın Samuşî (Boydaş) köyü Dağ Mezrası’nda yaşayan atanması yapılmayan Tarih Öğretmeni Bilal Bulut, zorunlu göçün yarattığı izleri anlattı. Köy boşaltmaları sonrası insanların zor koşullarda yaşama tutunduğunu belirten Bulut. “İnsan doğduğu yere aittir. O yerlerden koparıldık. Şimdi de bin bir zorlukla doğduğumuz topraklara tutunmaya çalışıyoruz” dedi.
1990’lı yıllarda ‘güvenlik’ gerekçesiyle Kürt coğrafyasında yaklaşık 4 bine yakın köy ve mezra boşaltıldı ve yakıldı. İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Diyarbakır Barosu gibi kurumların verilerine göre bu süreçte 3 milyonu aşkın insan zorunlu göçe tabi tutuldu.
Resmi verilere göre ise 1990’lı yıllarda Dersim genelinde 183 köy ve 823 mezra boşaltıldı. Bu zorunlu göçler sonucunda toplam 41 bin 939 yurttaş yerlerinden edilirken, bölgede ciddi bir demografik ve toplumsal değişim yaşandı.
Hozat’ın Samuşî (Boydaş) köyü Dağ Mezrası’nda yaşayan atanması yapılmayan Tarih Öğretmeni Bilal Bulut, zorunlu göçün yarattığı izleri anlattı.
“CANIMIZI ZOR KURTARDIK”
1994 Eylül’den itibaren özellikle Batı Dersim’in (Ovacık, Hozat, Çemişgezek) içinde yer olan köylerin, mezraların boşaltıldığını hatırlatan Bulut, o dönemi şöyle anlattı:
“Bütün buralar boşaltıldı. İnsanlar yurtlarını terk etmek zorunda bırakıldı. Neyi var neyi yok geride bıraktı. Satılan satıldı, satılmayan heba oldu. Dolayısıyla insanların yalnızca canını kurtarma peşine düştüler. Artık o giden malın, giden emeğinin peşine düşmediler. Yurttaşlar yalnızca canını kurtardılar.
Dolayısıyla göçler ilk önce Hozat merkeze yapıldı. İmkanı olanlarda batı metropollerine gitti. Kim nerede imkanı varsa barınabilecek, yakın akrabası varsa oralara sığındı. Büyük zorluklar, büyük sıkıntılar yaşandı.”
ZORUNLU GÖÇÜN ETKİLERİ!
Köylerinde hayvancılık ve tarımla yaşamını idame ettiren yurttaşların, zorunlu göç sonrası gittikleri yerlerde zor koşullarda, düşük ücretle çalışmak zorunda kaldığını belirten Bulut, on yıllık bir süreçte insanların çok kahırlı ve çileli bir şekilde, bodrum katlarda, rutubetli yerlerde, gecekondularda yaşam mücadelesi verdiğini söyledi.
“YAŞAMA KARIŞMAK SADECE İŞE GİDİP GELMEKLE OLMUYOR”
Köyle kent arasındaki kültür farkına dikkat çeken Bulut, “Buradaki insan belli bir yaşa gelmiştir. Oradaki o kültüre adaptasyonu, eğitimi de hesaba katarsak çok zordur. Yani ona adaptasyon sağlaması için yaşama karışması lazım. Yaşama karışmak da sadece işe gidip gelmekle olmuyor. Kafede oturma, sinemaya, tiyatroya gitme, bütün bu imkanlardan yararlanabilirsen ancak o zaman adaptasyon sağlanabilir” diye belirtti.
“İNSAN DOĞDUĞU YERE AİTTİR”
Köydeki yaşamın içinde büyüyen insanların köy ile kurduğu ilişkinin yüksek olduğunun altını çizen Bulut, sözlerine şöyle devam etti:
“16-17 yaşına kadar burada zaten büyümüşüm. Emek vermişim. Her taşını, her karış toprağını gezmişim. Çobanlık yapmışım, ot biçmişim, ekim biçmişim. Ciddi bir emeğim vardır. Dolayısıyla doğup büyüdüğüm yer burası. Aidiyetim de doğal olarak buraya ait. Yani geçmiş olsa dahi o aidiyet falan hiç bitmedi ve kopmadı, kopmaz da zaten. İnsan doğduğu yere aittir. Yani insan birebir hissetmişse, yaşamışsa, görmüşse, emek vermişse o emek, o aidiyet bitmez, unutulmaz da.
Atadan kalan topraklar var. Onların ciddi bir emeği var. Hakikaten yokluklar, imkansızlıklar içerisinde ciddi bir emek vererek bir şeyler ortaya çıkartmışlar. Ona tanıklık etmişsin ve bu harap olmuş. İçinde bir özlemdir, bir ukdedir. Yeniden bunu ayağa kaldırma, onların anısına, emeğine, hatırasına saygı namına yeniden ayağa kaldırma noktasında bir şey var içinde, bir ukde var.”
“BEN BU İŞE NİYE GİRİŞTİM?”
Geri dönüşlerin sağlanmasının ekonomik olanaklarla da bağlantılı olduğunu vurgulayan Bilal Bulut, yaşadıkları sıkıntılara dikkat çekti.
Köylerde, mezralarda alt ve üst yapı sorunların varlığına işaret eden Bulut, “Mesela ben geldim burada birşeyler yaptım. Belirsizlik içindeyim; elektrik gelir mi? su gelir mi? Ben bu işe niye giriştim? Hakikaten insan bazen bu noktaya geliyor. Çünkü zorluyor insanı” dedi.
“DİL EĞİTİMLE AYAKTA KALIR”
Ana dili ve inancın kentlerde kaybolmayla karşı karşıya kaldığını ifade eden Bulut, “İlçe merkezlerinde, köylerde kalanlar biliyor. Ama metropollere göç edenlerde bu kültür ve inanç artık kayboldu desek yeridir. Bu açık bir şeydir. Bir dil eğitimle ayakta kalır” ifadelerine yer verdi.
“NEREDE OLURSA OLSUN BİR DAĞ GÖRMEK İSTİYORUZ”
Bilal Bulut, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Dağda doğup büyüdüğümüz için biz dağ insanıyız. Şöyle ki biz başımızı kaldırıp ufukta baktığımız zaman bulunduğumuz yer nerede olursa olsun bir dağ görmek istiyoruz. Ya ufka baktığın zaman bir dağ veriyorsan mutlu oluyorsun.
Bir de bu sessizlik ile doğa ve yeşillik o betonların, o kaldırılımların, o asfaltların içerisine gelince hani bir vaha gibi derler ya hakikaten öyle bir duygu insanda uyandırıyor. Öyle bir şey yaşamıştım. Tabii onun hüzünü, onun tekrar zihinsel olarak geçmişe dönük bir yolculuğu o başka bir şeydir. O insanın içsel yaşamıdır. İçsel bir duygusudur.”
Nuray ATMACA/DERSİM
Yoruma kapalı.