PİRHA- Antakya kent merkezinin kültürel dokusu üzerinden kurulmadığına dikkat çeken akademisyen Şule Can,”Artık Antakya yeniden yapılıyor ve yapacak hiçbir şey yok deyip, oturup süreci bekleyemeyiz. Antakya’nın bir yaşayan bir hafızası var. Bazı şeyleri ve yerleri yine dönüştürebilir. Bu bağlamda sivil toplum alanında, akademisyenlerde, Antakyalılarda büyük bir irade var” dedi.
Akademisyen Şule Can, 6 Şubat depremlerinin en çok etkilediği illerden biri olan Hatay’da geçen sürede ortaya çıkan tabloyu değerledirdi.
“BÜTÜN PROBLEMLERE RAĞMEN İNSANLAR YAŞAMA TUTUNUYOR”
-6 Şubat depremlerinin en çok etkilediği kentlerin başında Hatay geliyor. 2023 öncesi ve sonrasını nasıl anlatırsınız?
Şule Can: Antakya kimliği ve kültürünün tarihsel olarak çok güçlü ve dirençli olduğuna inanan biriyim. Dolayısıyla kentin şu an bütün sorunlarına rağmen kentin bizdeki hafızasını korumak adına olağanüstü bir çaba var.
2023 öncesi ve sonrası tam da buna işaret ediyor. Yani 2023 öncesinde de Antakya’da tabii ki farklı problemlerimiz vardı. 2011’de bir milattı bizim için. Çünkü Suriye Savaşı’nın patlak vermesi ile birlikte kentte çok ciddi değişimler oldu. Ama 2011’den sonrasında da gördüğümüz gibi Antakya yine de hem çok kültürlü yaşamını, hem de kendi kent kimliğini ve o kapsayıcılığını yitirmedi. Dolayısıyla Antakya bütün bu gerginliği ve kaygıyı absorbe etmeyi başarmıştı. Bu bize aslında o kentin kadim kültürünün ne kadar önemli olduğunu ve ne kadar kentin kimliğinin temelinde temel taşı olduğunu gösteriyor.
2023 öncesinde şehirsel olarak bir afet dirençliliği olarak bakacak olursak, maalesef Antakya’da özellikle deprem sonrasında bütün araştırmalarımızda deprem tehlikesinin ne kadar büyük olduğunu ve bunun kamu tarafından bilindiğini ve bununla ilgili raporların olduğunu, çok açık bir şekilde kentin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdiğini gördük. Yani 2023 sonrasındaki yıkımı anlamak için 2023 öncesine bakmak lazım.
Maalesef deprem öncesinde bu afet kentleşmesi dediğimiz noktalar çok önemli. Antakya 2010 sonrasında özellikle çok hızlı bir büyümesi ve tarım arazilerinin imara açılması sıkıntılı hamlelerdi. Nüfus çok hızlı arttı. Kentte çok hızlı değişimler yaşandı. Ama öte yandan maalesef dirençli bir yapılaşma ve planlama yoluna gidemedik. Bütün bu durumlarda 2023 sonrasında hem yıkım hem de tabii ki depremin şiddeti de önemli bir faktör olmakla birlikte ciddi bir yıkıma sebebiyet verdi. 2023 sonrasında yine böyle bir durumda nasıl hareket edilmeli konusunda planlamamız eksik olduğu için süreç buraya kadar geldi.
Bu eksiklikler, bu sıkıntılar hem depremin öncesinde hem de sonrasında gördüğümüz sıkıntılardı. Yeterince hızlı müdahale edilemedi. “Tarihi kenti ne yapacağız? Şimdiki planlama ne olacak? Peki bu kadar yüksek sayıda evsiz, insan barınmaya muhtaç kişiyi nasıl barındıracağız?” soruları karşısında bildiğimiz ezbere döndük. Geçici barınma alanları yaptık.
Aslında biz bu kadar hızlı yapılaşma yerine nitelikli geçici yaşam alanları kurabilseydik ve sonrasında kenti bütünsel olarak hafızasıyla, insanının istediği, hayal ettiği biçimde bir kent yeniden inşasına gitseydik bu mümkün olmaz mıydı? Bence olabilirdi. Ama nedense biz onu koordine edemiyoruz, yapamıyoruz.
Kentin son durumu ortada. Bir yandan kentin belirli bölgelerinde yerinde dönüşüm, rezerv alan yapılanması ile devam eden bir yeniden inşa modeli var. Öte yandan da şehrin biraz daha çeperlerinde dağlara doğru hızla TOKİ’ler yükseliyor ve bu şekilde ilerliyor. Ancak tabii ki konteyner kent yerleşiklerinde hala yaşam devam ediyor.
Kent merkezi hızla yapılıyor ama kent merkezinde de bizim çokça savaştığımız ve böyle alelacele replikasyon şeklinde değil orijinal yapıları bir şekilde farklı yöntemlerle yapabilirsiniz. Görüşümüze rağmen o da olmadı. Çok gerçekleşemedi. “Artık Antakya yeniden yapılıyor ve yapacak hiçbir şey yok” deyip, oturup süreci bekleyemeyiz. Evet TOKİ’ler yapılıyor, teslim ediliyor. Ancak Antakya’nın bir yaşayan bir hafızası var. Ve bu hala Antakya’nın her yerinden fışkıran bir yer. Bütün sorunlarına, yoksulluğuna, barınma problemine, altyapı problemlerine rağmen insanlar yaşama tutunuyor.
“ANTAKYA’DA DEĞİŞEN ÇOK ŞEY VAR AMA TUTUNACAĞIMIZDA ÇOK ŞEY VAR”
-Eski Antakya kaldı mı?
Şule Can: En azından geleceğe bir miras bırakmak, kaydetmek, belgelemek, arşivlemek konusunda inisiyatif almalıyız diye düşünerek daha çok işin o tarafında olmaya çalışıyorum.
Antakya’nın şu an hem görünen hem görünmeyen yüzleri var. Çoklu bir Antakya var. Her ne kadar çok kültürlü yaşamı devam etmeye çalışsa da çok ciddi bir azalma oldu bu konuda. Mesela özellikle Hristiyan nüfuslarda, Ermeni, Ortodoks nüfusta çok ciddi bir azalma oldu. Bunlar zaten kırılgan gruplardı. Kent merkezinde maalesef artık yok. Onların geri dönmesi için nasıl çabalayabiliriz, buna dair konuşmak, düşünmek de gerekiyor. Dolayısıyla tabii ki 2023 sonrasındaki Antakya’da değişen çok şey var. Ama tutunacağımızda çok şey var diye düşünüyorum.
“SANAL ANIT PROJESİ, 6 ŞUBAT’I HARİTALAMAK”
-Kökleri yeniden canlandırmak adına çalışmalar yapıyorsunuz. Bu çalışmalarınızdan bahseder misiniz?
Şule Can: Paralel olarak iki farklı çalışma yürüttüm. Bir tanesi “Sanal Anıt projesi 6 Şubat’ı haritalamak”. Bir tanesi de Domları da içeren şekilde farklı topluluklarla yaptığımız çalışmalar var.
Sınır Tanımayan Mimarlar İngiltere diye bir grupla birlikte 2023 Mayıs’ında başladığımız çeşitli girişimler olduğu ve bu girişimin temelinde topluluk temelli planlama savunuculuğu vardı. Halkı pasif özneler olarak tutup ‘biz tamam hemen yapacağız’, ‘bu kentte şunları kuracağız’ ve ‘siz bu evlere oturacaksınız’ gibi bir yaklaşımdan ziyade deprem sonrasında hep birlikte kuracağımız bir gelecek olduğunu anlatmaya çalıştığımız çalışmalardı bunlar. Ve bu noktada Çekmece’de ilk çalışmamızı yaptık. Sonra Domlarla Sivil Düşler Derneği aracılığıyla Büyük Dalyan’da çalıştık.
Şimdi de Samandağ’dayız. Yakın zamanda Samandağ’da yaşayan miras üzerine bir raporlaştırma yaptık. Tabii ki yerelde biz bütün bunları Deprem Danışması Derneği, Samandağ Belediyesi desteği ile birlikte yapıyoruz. Çekmece’de de öyleydi. Yerelde çok emek veren bir anlamda o hafızayı tutmak için ve insanların sesini duyurabilmek için hak savunuculuğu yapan çok önemli dernekler var. Onlarla birlikte sürekli olarak çalışıyoruz. İnsanların yaşamını iyileştirebilecek, TOKİ’lerin yarattığı etkileri biraz daha hafifletebilecek neler yapabiliriz? Bunlar üzerine konuşuyoruz, düşünüyoruz.
Pınar Yeşiloğlu ile birlikte geliştirdiğimiz “Sanal Anıt Projesi, 6 Şubat’ı haritalamak” vardı. Aslında dünyada bu tarz yıkımların yani insan eliyle ya da afet yoluyla bu tarz yıkımların olduğu noktalarda bazı örnekler gördük. Çok güzel projeler yapıldı. İşte mesela Filistin’de “we are not members.” Biz rakam değiliz diye başlayan bir kampanya ile ölen kişilere dair, onların isimlerine dair bir çalışma başlatılmıştı. O bizim için önemli bir ilham kaynağıydı. Öte yandan Pınar’ın bir çalışması vardı. New York’ta Kimsesizler Mezarlığı var. Bu bir ada ve bu ada olduğu gibi bir mezarlık. Kimsesizler mezarlığı genelde yoksul, evsiz kişilerin belediye tarafından vefat ettiklerinde gidip gömüldüğü bir yer. Onların hikayelerini, kimliklerini, sevenlerine ulaşmaya dair çok önemli bir çalışma yapıldı birkaç sene önce. O da bizim için önemli bir ilham kaynağı olmuştu.
Ve biz oradan yola çıkarak Antakya’da yıkımın çokluğunu, kaç kişinin öldüğünü çok konuşuyorduk ve hatta çoğu zaman gidip Antakyalılarla konuşursanız ‘Ben işte falan falan akrabamın ya da arkadaşımın öldüğünü depremden 6 ay sonra öğrendim’ der. Yıkımın düzeyi o kadar yüksekti ki ve herkes can havliyle bir yerlere gitti, dağıldı. Dolayısıyla kişilere dair hikayeleri toparlayabileceğimiz bir alan yoktu. Bunu fiziksel olarak yapmak çok zor. Yani dijital bir kanal ve kitle kaynaklı modeller bunun için çok daha verimli oluyor. Çünkü tek tek bütün Hatay’da dolaşıp bunu yapma şansınız yok ya da bütün deprem bölgesinde yapma şansınız yok.
Biz de 6 Şubat’ı haritalamak ile çöken binaları insanların işaret bir harita üzerinde işaretleyebileceği, orada vefat eden kişileri, tanıdıkları kişilere dair paylaşımlar yapabileceği, isimlerini, adreslerini yazabileceği hem bir envanter görevi görecek hem de bir anıt görevi görebilecek bir iki fonksiyonlu bir web sitesi hazırladık. Benim o dönem çalıştığım üniversitesinin desteğiyle yaptık ve sonrasında sanal kısmını daha da geliştirmek istedik. İnsanların hatıralarını, kaybettikleri kişilere dair görselleri ya da onlara dair belki de bir mektup yazmak, belki de onlara dair bir şiir yazmak, belki ses kaydı paylaşabileceği bir anıta dönüştürdük. Bu şekilde şu an web sitesi kullanılır halde.
Biraz antropolojik, etnografik bir çalışma üzerinden de gitti bu. Ben sahada çalışmalar yaptım ve sonra bunları web sitesine aktardım. Zaman zaman kişiler web sitesinde verilen anket üzerinden doldurarak ilerledi. Ve şu anda da hala amatör bir halde başlangıç aşamasında diyebilirim. Ama en azından altyapı bütün bu envanteri yapabileceğimiz ve kişilere dair hikayeleri, hatıraları toplayabileceğimiz bir düzeyde. Birazcık gidenlere borcumuz olduğunu düşündüğümden zor da olsa bunu yapmak istedim.
“HAFIZAYI KORUMAK İÇİN KAYDETMEK ÇOK ÖNEMLİ”
-Çalışmanıza dair geri dönüşler nasıl oldu?
Duygusal olarak da zorlayıcı olduğunu, herkesin itiraf ettiği bir çalışma bu. Ancak hani bunu kolay kolay kimse yapamazdı gibi, geri dönüşleri de çok aldım. Adalet Peşinde Aileler Platformu her zaman muhatap aldığım, geri dönüp ‘böyle bir şey yapmanın iyileştirici bir tarafı var mıdır?’ diye sorduğum bir platform oldu. Bu çalışmayı yaparken birilerine zarar vermek asla istemem.
Bu çalışmayı arşivlemek ve sevdiklerimize dair hafızayı diri tutmak için yapıyoruz.Farklı farklı derneklerle, farklı sunumlarla bunu farklı yerlerde paylaştım. Şu anda da Postane İstanbul’un desteğiyle Hafıza ve Adalet diye bir etkinlikler serisi yapıyorum ve orada çokça paylaşıyorum bunu. Aslında sunumlarda anlatıyorum. İnsanlar genelde değerli gördü. Bu sivil toplum da olabilir, ailelerini kaybetmiş bireyler de olabilir. Çoğu şunu söyledi. Aslında bu bir arşiv niteliğinde ve belki bundan 10 sene sonra belki de bizim olmadığımız bir dönemde gelecek nesiller buradaki yıkımı dair fiziksel izleri görmeyecek. Ölenlere dair de çok daha az akılda kalan şeyler olacak. Ama hem yitirdiklerimize dair gelecek nesillerin elinde, hem de nerede, hangi bina nerede çöktü, burada ne vardı, hangi sokakta ne olmuş, buna dair önemli bir veri olacak. Uzun vadede de bunun çok değerli olduğunu belirttiler.
Deprem sonrasında bir antropolog olarak her zaman sahadasınız. Her zaman bir şeyleri bir şeylerin notunu tutup bir şeyleri kaydetmeye gayret ediyorsunuz. Ama bunun çok az olduğunu ve bunu çok daha fazla yapmamız gerektiğini düşündüm. Dolayısıyla biraz onun da bir parçası var. Dolayısıyla bu önemli bir doküman. Yani bir yandan herkese dokunan bir tarafı var. Önemli bir veri kaynağı. Bir yandan da görmek isteyenler için, bir yerlerde onların hatırası olsun diyen insanlar için en azından böyle bir platform olduğunu bilmek iyi bir şey.
“ANTAKYA’YI ANTAKYA YAPAN İNSANLARIDIR”
-Bir kent yükseliyor ama nasıl?
Bu konuda çok karmaşık hislerimiz. Neden? En büyük sebebi şu. Öncelikle en baştan Antakya’ya yaklaşım biçimi gereken hassasiyeti, özeni içermedi. Eski Antakya’da mesela molozların kaldırılma biçimi. Eski Antakya çok uzun bir süre bekledi aslında. Hani gerçekten oranın bütün o dokusunu, tarihsel hafızasını yansıtacak şekilde katılımcı bir şekilde, belki insanların neler istediğini anlayacak şekilde ilerleyebilir gibi bir umut vermişti bana. Öyle olmadı. Şu an eski Antakya’da yapılan belirli noktalar var. İşte Kurtuluş Caddesi gibi, Kemal Paşa Caddesi gibi. Mümkün olduğunca Eski Antakya’yı yansıtmaya çalıştıklarını söyleyen işte birazcık da böyle star mimarların projesi olarak yapılmış yerlerdi bunlar. Ama benim için bir antropolog olarak soru şu: Buradaki Antakyalılar için bu mekanların, yapılan yeni sokakların, yükselen kentin köşelerine, mekanlarına insanlar ne kadar ait hissediyor? Yani buradaki aidiyet düzeyi ne? Ya da o insanlar oraya gittiği zaman bir mimarın kafasının içinde kendini bir müzede gibi mi hissediyor?
Burada bizim anlatamadığımız nokta tam olarak bu oldu. Yani zaten 2023 öncesinde de Antakya’da, kimin nereye ait olduğu ve kimin hangi mekanlara erişil erişebildiği konusunda soru işaretlerimiz vardı. Bu ne demek? Hızla o neoliberal düzen içerisinde hızla ikafe, restoran ya da daha pahalı otel oluşumları vesaire zaten vardı. Şimdi ise tam anlamıyla böyle soylulaşan ve müzeleşme tehlikesinin çok yüksek olduğunu düşündüğüm, daha çok turistik, göze hitap eden bir Antakya’nın eski tarihi kentin olduğunu görüyorum.
Kırsalda da kendi toprağına, ağacına, hayvanına, ahırına, tandırına erişiminin çok zor olduğu ve yine bizim en önemli miras unsuru olarak gördüğümüz bütün bu somut olmayan kültürel mirası bir krize girdiğini görüyorum. Yani biz tarihi kent merkezinde de kent kimliği dediğimiz noktalarda da kültürel olarak Antakyalıların erişilebileceği, sosyal mekan olarak Antakya’nın erişilebileceği hafızanın gitgide erozyona uğradığını, çeperlerde de yine en önemli miras kaynağı olan unsurların en aza düştüğünü görüyorum.
Bununla birlikte daha fazla müdahale edilen kırsal alanlar var. Ekoloji savunucuları Hatay’ın bereketli topraklarını her zaman söylüyor. Yani bu toprakların ne kadar önemli olduğu, ne kadar önemli geçim kaynağı olduğunu söylemeye gerek yok.
Samandağ örneğinde yaptığımız gibi, Mağaracık etrafında yapılan TOKİ’ler, yine Samandağ Antakya arası köylere yapılan TOKİ’ler. Bunların kırsal yaşamı nasıl etkileyeceği konuşmuyoruz bile.
Bütün bu riskleri bertaraf edebilmek için nitelikli geçici yaşam alanları yapıp bu kadar acele etmeyecektik. Hem kırsalı, hem tarihsel kenti bütünsel bir şekilde koruyabilmek ve taşıyabilmek için bundan uzak durmamız gerekiyordu. Ama olmadı.
Şimdi yani kentin bir hafızası yine olacak, ama nasıl? Bu da bizim çabamızda olacak gibi duruyor. Bazı şeyleri bazı yerleri yine dönüştürebilir ve hafızasına dair bazı şeyleri yine kurabilir. Umarım buna dair girişimler olabilir. Sivil toplum alanında, akademisyenlerde, Antakyalılarda büyük bir irade var.
Antakya’yı bizim hatırladığımız düzeyde aktarmak ve hepimizin birlikte söylediği ortak bir şekilde yazdığı kolektif bir yazma deneyimiyle çıkardığımız bir çalışmalar yapıldı. Dolayısıyla böyle çabalar, böyle inisiyatifler yine o hafızayı o mekanlara işlemek için kullanacağımız yöntemler.
Öncelikle ayakta tutmamız için bir daha aynı hataların tekrarlanmaması gerekiyor. Aynı hataları yapıyor muyuz ama bütün bunlara rağmen yapıyoruz. Yine çözümsüzlükler, belirsizlikler nedeniyle yine kaçak yapılar var. Çözümsüzlükler nedeniyle yine alelacele alınmış kararlar var. Buna dair de hesap sormamız gerekiyor. Adalet arayışını duymamız gerekiyor. Bundan sonrasında aynı olmayacak ve bunun bir bedeli olacağını görmesi gerekiyor.
Bütün bütün tarafların yani binaları yapanların, şirketlerin, denetimcilerin, kamu görevlilerinin, işte hepsinin bu suçu ortak olduğunu görebilmemiz gerekiyor ve bunun da ileride değişmesi için bir çaba var şu an. Bir adalet arayışı bugün var. Bunu duymak gerekiyor. Bunun gelecek için önemini ne kadar anlatsam az. Çünkü birileri bir noktada yaptığı hataların, çaldığı malzemenin, kestiği kolonun, hiç denetim yapmadan attığı imzaların çok büyük bir bedeli, ağır bir cezası olacağını gördüğü zaman yapmayacak. Bu dönemdeki adalet arayışının caydırıcılık kısmını çok önemsiyorum. Antakya’da huzurlu, güvenli bir yaşam için bunları da sağlamalısınız.
Ama öte yandan insanların kendi sosyal, kültürel dokusuna bağlı olarak kendi inançlarıyla, kendi istedikleri kent yaşamıyla her bir birey bir plancıdır diyoruz. Çünkü kendisi asmasının altında oturacağı düzeni kendisi kuruyor. Çünkü onun için önemli olan o. Ekmeğini yapacağı tandırı kendisi kuruyor. Bunların olmadığı ve insanların erişebileceği bir bu tarz bir sosyal kültürel yaşamı kurmadığınız zaman oralar sadece fiziki yapılardan ibaret olacak. Kent fiziki yapılardan ibaret değildir yalnızca, olamazda. O yüzden biz ‘Antakya’yı Antakya yapan insanlarıdır’ diyorduk. Hala da aynı şeyi söylüyoruz.
TOKİ’ler var ama buna rağmen TOKİ’lerin içerisinde o yaşamı yine kurmak mümkün. Bu nasıl olacak? Buna dair mekanizmaları üretmek lazım. Buna dair müdahaleleri yapabilmek gerekiyor. Bu da yalnızca sivil toplum, yerel yönetimler ve kamu işbirliği ile olabilir. Bu işbirliğinin sınıfta kalması ve koordinasyonsuzluk bizi yine afet kentleşmesine götürür. Yine insanların aidiyet kuramadığı, birbirinin aynısı yapıların olduğu bir kent türüne götürür. Kent kimliğini de öldürür. Bunu kabul etmemek, üretmek ve işbirliğini güçlendirmek gerekiyor.
Diren KESER/MERSİN
ŞULE CAN KİMDİR?
Samandağ’da doğdu. Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi ve Almanya Köln Üniversitesi’nde tamamladı. Yüksek lisans derecesini Bilgi Üniversitesi Kültürel İncelemeler bölümünden, doktorasını Binghamton Üniversitesi (ABD-New York) Kültürel Antropoloji bölümünden aldı. 2019 yılında Waterloo Üniversitesi (Kanada) Antropoloji bölümünde doktora sonrası saha araştırmacısı olarak çalıştı. Çalışma alanları Antakya sözlü tarihi, sınır antropolojisi, mülteciler, göç politikaları, etnisite ve din konularını içermekte, bu konularda çeşitli makaleler ve kitap bölümleri bulunmaktadır.
Yoruma kapalı.