PİRHA- Barış Süreci’nin geldiği aşamayı değerlendiren İHD MYK Üyesi Bekir Sıtkı Keçeci, iktidarın pasif barıştan aktif barışa geçebilmenin yasal ve anayasal güvencelerini oluşturması gerektiğini belirterek, “Partiler barış konusunda ortak hareket etmeli, eşit yurttaşlığı, inanç özgürlüğünü, hakikatleri geriye dönük araştırma meselesini önüne koyup çalışma yapabilmeli, bu coğrafyada yaşayan bütün insanlar için gerçek barışı anayasal güvenceyi alan çalışmalarla aktif barışa geçişi koşullarını hazırlayabilmeli” dedi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) MYK Üyesi Bekir Sıtkı Keçeci, Barış Süreci’ne dair sorularımızı cevapladı.
-2 yılı aşkın bir süredir devam Barış Süreci’ni nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bekir Sıtkı Keçeci: Barış sadece bir hak savunucusunun değil, kendine insanım diyen herkesin savunması gereken bir zorunluluk. Çünkü barış koşullarında her şeyden önce evlere ateş düşmüyor. Gerek Kürt silahlı güçlerinden ölen insanların, gerek asker ve güvenlik güçlerinin evlerine ateş düşmüyor. Barışı bu anlamda savunmak insan olmanın bir erdemidir.
Uzun yıllardır bir çatışmalı süreç var. 1 Ekim 2024 tarihinden itibaren gelişen bazı olaylar üzerine süreç barışa doğru evrildi. Fakat bu barışın nasıl olması gerektiğine dair net bir şey henüz yok. Devlet “Terörsüz Türkiye” diyor. Dil bu anlamda barışa uygun değil. Olması gereken barış sadece silahların susması değil. Yani şu an bir barış süreci yok. Aslında bir çatışmasızlık ortamı var.
PKK’nin silahlı güçlerini lağvetmesi, sınırların ötesine çekmesi ve hatta sınırlar dışında da güvenlik güçleriyle karşı karşıya kalabileceği alanlardan silahlı güçlerin tamamen çekmesi PKK’nin bu konuda barışa pozitif yaklaşımının ifadesi olarak değerlendirmek gerekiyor.
Burada hemen şunu ifade etmek isterim. Barış çatışan iki güç arasında olur. Yani çatışan güçlerin kendi arasında yapacağı barışın nasıl olacağını da kendileri karar verir. Maalesef bu tam olarak anlaşılmadığı gibi barışa yönelik olumsuz, negatif ihanetle özdeşleştirilme durumları oluyor. Böyle bir şey yok. Eğer barış için atılan adımlar ya da yapılan anlaşmalar ihanetse o zaman 1918’de Brest Litovsk Antlaşmasını keza 1939’da Stalin’le Hitler Almanya’sının yapmış olduğu Polonya Antlaşmasını ihanet olarak değerlendirmek gerekiyor. Tabi barışın altının doldurulması için barışın toplumsallaşması lazım. Bunu da onurlu bir barışa evriltmek için sadece çatışan güçlerden bir kesim olan Kürtlerin değil Türkiye cephesinde de kendine insanım diyen, demokratım diyen, insanların ölmesini istemeyen, devrimciyim diyen, sosyalistim diyen herkesin öncelikle savunması gereken bir şey.
-Barış onurlu hale nasıl getirilir?
Onurlu barışın altını birlikte dolduracağız. Barışı tukaka yaparak değil, barışı savunarak, toplumsallaştırarak ve devletin “Terörsüz Türkiye” politikaları yerine, Kürtlerin dilini, kültürünü, kendi kimliğini ifade edebileceği, anayasal güvenceye alınan eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğünü sağlayabilecek demokratik adımların atılmasını birlikte yapmamız, örmemiz gerekiyor. Ancak bunu yapabilirsek biz barışa ilişkin bir şeyler söyleyebiliriz. Yoksa bu barış her kesimde reddedilen bir barış olarak kalır.
Çatışmasızlık süreci bir pasif barış sürecidir. Bunu aktif barış haline getirmek anayasal güvenceye alınan eşit yurttaşlık, inanç özgürlüğü, demokratik hak ve özgürlüklerin kullanımı, toplantı, gösteri yürüyüş yasalarının buna uygun hale gelmesi, Türkiye hukuk ilkelerinin uluslararası hukuk düzeyiyle eşleştirecek biçimde bu coğrafyada vücut bulması barışı hem büyütür hem geliştirir.
-İnsan Hakları Derneği, barışın çatışmasızlık halinden çıkıp toplumsallaşması noktasında neler yapıyor?
İnsan Hakları Derneği kuruluşundan bu yana sadece insan hak ve özgürlüklerini savunmakla kalmaz. Bunu pratik olarak her alanda faaliyete geçirmek için çeşitli aktiviteler yapar. Bunlardan bir kısmı da barıştır.
Barışla ilgili barış treninin kaldırılması, barış mitinglerinin yapılması, barışa ilişkin panellerin yapılması gibi on yıllardır İnsan Hakları Derneği’nin genel olarak yapmış olduğu bir anlayış.
Şimdi barışın kendisinin aktif hale getirilmesi için birleştirici bir dili kullanmamız gerekiyor. Bu hem devlet açısından böyle hem de barışı isteyen tüm kesimler açısından böyle. Barışı isteyen kesimlerin kendi içindeki ötekileştiren, ihanetle özdeşleştiren ya da parmak sallama gibisinden söylemlerden bir kere vazgeçeceğiz. Bunun kesinlikle vazgeçilmesi lazım. İkincisi bu barıştan neler kazanacağımızı tüm topluma anlatmamız lazım.
Bakın Haziran ayı içerisinde çerçeve yasa çıktı. İnsan Hakları Derneği çerçeve yasayla ilgili düşüncelerini Haziran ayı içerisinde hemen açıkladı. Daha sonra 1 Ekim 2024 ile 10 Temmuz 2026 tarihi arasındaki sürecin tamamına ilişkin 227 sayfalık bir rapor hazırladı. Bu raporun içerisinde sürecin tamamı değerlendiriliyor. Neler yapılacağına dair görüşlerimiz var ve 50 sayfalık bölümü de bunun kronolojik bilgiler var. Şimdi burada önemli olan dilin kendisine dikkat edilmesi. Barışın hakikaten her iki kesim tarafından isteniyor olması. Bu barışın bütün topluma yayılması için her kesimin barışa destek vermesi isteniyor.
“SAVAŞA AYRILAN BÜTÇE EMEKÇİYE AYRILABİLİR”
-Barıştan kim ne kazanır?
Her şeyden önce barışta bir kere en temel hak olan insanın yaşam hakkı sabitlenmiş olur. Kimse ölmez. Evlere ateş düşmez. İkincisi barış gerçekten yapılmaya kalktığında o çatışmaya ayrılan bütçe çok büyük bir meblağ. Şimdi 600 milyar 800 milyar dolardan bahsediliyor 40 yıllık süreç içerisinde. Yılda yaklaşık 15-20 milyar dolar. Örtülü ödenek kısmı hariç. Bu 1 trilyon dolarla da ifade edilen bir rakam var. Düşünebiliyor musunuz? Şimdi yıllık 15-20 milyar doları çatışmaya ayırmıyorsunuz. İçeride eğer emekçilere kendisinin yaşam kalitesini yükseltecekseniz, emeklilerin yaşam kalitesini yükseltecekseniz bunu onların kendisine kullanacağınız rakamla bu ülkede hakikaten nispi bir refah ortamı oluşabilir. Nispi alım gücü yükselebilir. Barış insanların içine sindiği oranda kadın cinayetleri azalır. Çocuk istismarları azalır.
“BARIŞ YASASI ÇIKARILMASINI ZORLAMALIYIZ”
-Peki ne yapmak gerekiyor?
Bulunduğumuz her alanda barışı anlatabilmeliyiz. Mevcut yasayı dönüştürüp, barış yasası çıkarılmasını zorlamalıyız. Bu mevcut yasayla barış olamaz. Nasıl olur? Yasa bir kere Kürt kimliğini, dilini anayasal güvenceye alan eşit yurttaşlık, inançları özgürce yaşayabileceği bir oluşum yapabilir. Böyle bir yasa çıkarılabilir.
İHD olarak yayınladığımız raporumuzda bunların tamamı var. Umut hakkı yok. Hasta mahpusların hepsi içeride. Yani devlet de adım atmalı. Şimdi bir taraf silah bırakmış, diğerinin adım atması lazım. Hasta mahpuslara bırakması lazım. Umut hakkını tanıması lazım. Bir kişi için değil, herkes için. Umut hakkı müebbet ceza alan bütün insanlar için isteniyor. Bunu özellikle belirtelim. İnsan Hakları Derneği yasanın eşit ve herkese uygulanabilirliğini savunur. Bunun dışında Anayasa Mahkemesinin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarına uygun olarak içerideki insanların salıverilmesi gerekiyor. Herkes özgürce dilini, kültürünü yaşamak istiyor. Seçilmişlerin tamamının dışarı salıverilmesini istiyor. Kayyım politikalarından vazgeçilmesini istiyor.
“HÜKÜMET İLK ÖNCE HASTA MAHSUSLARI BIRAKACAK”
-Anayasa tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Mevcutta 12 Eylül Askeri Darbe Anayasasıyla yönetiliyoruz.
Aslında 12 Eylül hala devam ediyor. 12 Eylül’ün kendisinin anayasası olduğu gibi duruyor. Çok değişiklik yok. Bir kere bu yasa değiştirilmeli ama nasıl? Bu ortamda değil. Önce devlet ya da yürütücü güç olarak hükümet bir kere adımlarını atacak. Pasif barıştan aktif barışa geçecek. Ne yapacak? Öncelikli olarak hasta mahsusları bırakacak. Bunun dışında Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının kendisi uygulanacak. Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Can Atalay, Osman Kavala gibi birçok siyasetçi salıverilecek. Yani anayasa değişikliği hakikaten uluslararası evrensel hukuk ilkelerine uygun olarak Türkiye’de yeniden düzenlenmeli.
Bu sadece Meclis’te değil, her kesimden önder kadroların, önder kanaat önderlerinin, demokratik kitle örgütlerinin, sendikalarının, halk savunucuların, hukuk kurumlarının içinde yer alabileceği bir komisyon ya da büyük bir oluşumla bu yazılıp tartışılıp Meclis’e götürülmeli. Eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğünün temel olduğu, insanın merkezinde durduğu, barışın bir daha çatışmaya evrilmeyeceği güvencelerin, uluslararası hukuk normlarının olacağı bir anayasa yapılmalı. Ama bugün bu hükümet bu anayasayı çıkaramaz, yapamaz. Bunun için barış süreci aktif barışa geçtikten sonra bu süreç tamamlanır ve yeni bir anayasa ancak ondan sonra yapılır. Fakat biz hala pasif barışta aktif barışa geçemedik.
Çatışmalı süreçte yaşamını yitirenlerinin birçoğunun mezarı yok. Benim abim de devrimci mücadelede şehit düştü. Mezarına gidiyor ve anıyorum. Ama şimdi insanların mezarları yok. Yas hakkı yok bu ülkede. Yasını tutabileceği bir zemin yok. Bu bu böyle bir barış olabilir mi? Onun için hakikatlerle yüzleşme komisyonu kurarak geriye dönük bütün insanlık suçu zaman aşımına bakmadan tek tek incelenmeli. Devlet de bu konuda üstüne düşen bütün yükümlülüğü yerine getirilmeli.
Newala Kasaba’da mezarların üstüne yol yapılıyor. Böyle bir şey olabilir mi? O mezarda kimler gömülü? Hangi insan gömülü?Biz şimdi yolunun kenarına gidip “Bizimki burada olabilir deyip yasımızı orada mı tutacağız?” O aileler orada mı yas tutacak? Böyle bir şey olabilir mi? Bu anlamda geriye dönük bütün olaylar soruşturulmalı ve devlet üstüne düşen yükümlülüğü tazmin etmeli. Bu parayla ilgili bir şey değil. Özür de dileyecek. Bunları yerine getirerek ancak biz bu şekilde aktif barışı sağlayabiliriz.
“BARIŞ SÜRECİNİ HERKES SAHİPLENMELİ”
-Sivil toplum ve demokratik kitle örgütlerinin sürece dair sessiz kaldığını düşünüyor musunuz?
Barış Sürecini herkes sahiplenmeli. Emek barışı da bunun içinde. Doğayla barış da bunun içinde. Sendikaların yapmış olduğu mücadele de bunun içerisinde. Her şey bunun içerisinde. Ama şu an böyle mi oluyor? Hayır. Ya büyük sendikalar var. Barışa ilişkin fazla bir şey söylemiyorlar. Barışla ilgili ortaklaşılan etkinlikler düzenlemeleri gerekiyor, düzenlemiyorlar.
Sendikalar 12 Eylül öncesinde olduğu gibi ayağa kalkabilmeli. Gerektiğinde barış için iş bırakabilmeli. Gerektiğinde barışı sürekli gündemlerinde tutmalı. İnsanların ölümünü engelleyen barıştır. Emek cephesinin yaşam koşullarının düzeltilmesi için de gerekli ve zorunlu olan bir barışı seslendirmeleri, buna uygun politikalar üretmeleri gerekiyor.
Sendikalar, hak örgütleri başta olmak üzere barışa ilişkin neler yapabileceklerini ortaya hemen ortaya koyup kendi ilkelerini anlatıp daha sonra merkezi olarak barış panelleri, mitingleri, politikalarını hayata geçirmeleri zorunlu. Barış ancak böyle toplumsallaşır. Barış sadece bizim değil, bu toplumun temelinin ihtiyacı diyorum.
“MECLİS AKTİF BARIŞA GEÇİŞİ KOŞULLARINI HAZIRLAYABİLMELİ”
-Bugün yeniden Meclis açılacak.Yasaların çıkıp, komisyonların çalışması bekleniyor. Meclis’in Barış Süreci’ndeki rolü nedir, ne olmalıdır?
Meclis iki sene önce açıldığında bir adım atılmıştı. Bu belli bir yere evrildi. Yani bir çatışmasızlık ortamı oldu. Şimdi yeni süreçte Meclis’te gerçek anlamda barışın olabileceği yasalar ve pratik adımların atılması için herkes kendi üzerine düşeni yapmalı.
Bütün partiler bu konuda ortak hareket etmeli. Yani siyasi saiklerden siyasi çıkarlardan bağımsız olarak eşit yurttaşlığı, inanç özgürlüğünü, hakikatleri geriye dönük araştırma meselesini önüne koyan bir çalışmayı bütün partiler ortaklaşa yapabilmeli.
Bunun karşısında duranlar olabilir, çıkanlar olabilir, oluyor da ama Meclis onları da aşan biçimde bu coğrafyada yaşayan bütün insanlar için gerçek barışı anayasal güvenceyi alan çalışmalarla aktif barışa geçişi koşullarını hazırlayabilmeli.
Diren KESER/MERSİN
Yoruma kapalı.