PİRHA- Roman Alevilerin yaşamına ve yaşadıkları sorunların yaşadıkları coğrafyalarda sürdüğünü belirterek, “Romanları, Roman bireyleri kendisiyle eşit gören, eşit temelde diyalog kuran buradan ilişki geliştiren bir tutum gelişmediği için dilde her ne kadar eşitlikçi bir söylem kendisini gösterse de gündelik hayatta ayrımcı dil, ona tepeden bakan ve sosyal hayatın dışına atan pratik çok keskin bir şekilde kendisini göstermeye devam ediyor” dedi.
Yazar Ozan Doğan, Roman Alevilerin yaşamına ve yaşadıkları sorunlara dair sorularımızı yanıtladı.
-Romanlar ve özelde de Roman Aleviler toplum içinde görülüyor mu?
“ÇOK CİDDİ ÇOK YAKICI SORUNLAR YAŞIYORLAR”
Yazar Ozan Doğan: Hem Romanların hem de özelde Roman Alevilerin güncel taleplerinin, tarihsel ve kültürel birikimlerinin gündeme gelmesi, gündemleştirilmesi, tartışılması ve kendisine bir zemin bulması son derece önemli.
Bildiğiniz gibi 2009 yılında bir ‘Roman Açılımı’ başladı. Bu Roman Açılımı’nda ve sonraki dönemlerde bu açılıma eşlik eden çeşitli strateji belgeleri oluşturuldu. Örneğin içerisinde bulunduğumuz dönemde de 2023 ve 2030 yıllarını kapsayan hükümetin başını çektiği bir strateji belgesi var. Bu strateji belgesinde de Türkiye’nin dört bir yanında yaşayan Romanlara ilişkin taleplerde ve belirlemelerde esasta sosyal ve ekonomik şartların düzeltilmesi, Romanların toplumsal hayatta, ekonomik hayatta entegrasyonu gibi çok temel şeyler vurgulanmış. Aslında bu durum siyasal anlamda devletin Roman topluluklarla, Roman bireylerle olan ilişkisini, diyaloğunu çok çarpıcı bir şekilde gündeme getiriyor. Çünkü hem Cumhuriyet döneminde hem de Cumhuriyet öncesi dönemde Romanlar toplumsal yaşama dahil olabilen kendi ekonomik ve sosyal imkanlarını, şartlarını diğer vatandaşlarla eşit koşullarda gerçekleştirebilen bir yerde değiller.
Elbette yaşadığımız ülke gerçekliği içerisinde bu eşitsizlik sadece Roman’lara değil, diğer etnik gruplara da kapsayan bir noktada yer alıyor. Fakat Türkiye özelinde ve dünya genelinde Roman topluluklarının daha dezavantajlı yerde olduğunu ifade edebiliriz. Yani Roman’ların ve Abtal grupların maruz kaldığı ekonomik ve sosyal dışlanma pratikleri diğer grupların yaşadığı pratiklerden daha keskin bir şekilde kendisini gösteriyor. Bireyler ten renklerinden kaynaklı bile örneğin iş bulamıyorlar. Yaşadıkları kentlerde oturdukları mahalleleri dile getirdiğinde ‘sen Çingenesin’ yaftasıyla birlikte iş bulmaları, toplumsal hayata katılmaları engelleniyor. Dolayısıyla bugün dahi Türkiye’nin dört bir yanında temel meselenin özellikle işsizlik olduğunu, barınma, eğitim, sağlık gibi konularda çok ciddi çok yakıcı sorunların yaşandığını ifade edebilirim.
Hem yakın dönemde yapılmış çalışmalarda hem de güncel anlamda özellikle Roman derneklerinin yapmış oldukları çalışmalar ve yayınladıkları bildirilere bakıldığında bu sorunun aslında bildiğimizden çok daha katmanlı, çok daha büyük bir soruna tekabül ettiğini söyleyebilirim.
-Özellikle şehirlerin büyümesiyle beraber şehirlerin çeperinde yaşayan Romanların daha da geriye iletildiğini ve hatta bulundukları alanlardan çıkartıldıklarını, daha da kötü koşullara maruz kaldıklarını görebiliyoruz. Bu sorunların görünmez kılınmasına dair ne söylersiniz?
Yazar Ozan Doğan: Bu sürecin tarihsel bir arka planı var. Çünkü sadece Türkiye’de değil, dünyanın dört bir yanında Romanlar yüzlerce yıldır yaşadığı her yerde yabancı görülüyorlar. Yani İran’dan tutun Avrupa’nın herhangi bir yerine varıncaya kadar gittikleri bütün yerlerde yabancı görülmüşler. Yani oradaki devletler, yerleşik olan toplum buraya gelen insanlara bu göçebe grupları kendisine ait bir şey olarak görmemiş ve yabancı yaftası vurmuş. Ve dolayısıyla yüzyıllar boyunca gittikleri her yerde bu devletle bütünleşmeleri, mevcut toplumsal hayata, ekonomik hayata dahil olmaları noktasında önlerine çok ciddi engeller çıkarılmış. Bu konuda devletler çeşitli yasalar çıkarmış. Dini kurumlar bu konuda çeşitli fetvalar vermiş. Dolayısıyla toplumsal hayatın dışarısına itilen, bütünleşmenin önüne geçen çok keskin bir tutum söz konusu.
Türkiye’de ve Türkiye dışı alanlarda da bunun çok fazla örneği mevcut. Dolayısıyla kendisiyle eşit görmeyen vatandaş kategorisini değerlendirmeyen, tepeden bakan, hakir gören, toplumsal hayatın dışına iten çok keskin bir tutum var. Ve takdir edersiniz ki kuşaklar boyunca kendisini gösteren bu pratikler günümüzde de çok ciddi bir şey yaratıyor. Yani ciddi bir ön kabul ve ön yargı yaratıyor.
Siz bir strateji örneğin strateji belgesi ilan etseniz dahi zihinlerde var olan ‘Çingene’ damgası aşılmadığı için gerçek manada dışarıdakinin gözünde ya da söylemiyle tırnak içerisinde çingeneği kendisiyle eşit görmeyen tutum pratik anlamda onu sosyal hayatın dışına atmaya devam ediyor. Yani bu yönüyle aslında tam da ifade ettiğiniz gibi temel mesele aslında o eşitlik zemininin sağlanmamış olması.
Romanları, Roman bireyleri kendisiyle eşit gören, eşit temelde diyalog kuran buradan ilişki geliştiren bir tutum gelişmediği için dilde her ne kadar eşitlikçi bir söylem kendisini gösterse de gündelik hayatta ayrımcı dil, ona tepeden bakan ve sosyal hayatın dışına atan pratik çok keskin bir şekilde kendisini göstermeye devam ediyor. Ve bunu koşullayan temel şey de yüzlerce yıldan bugüne uzanan o keskin dışlama pratiklerinin ve damgalarının yarattığı keskin ön yargılar.
-Romanların tarihine baktığımız zaman göçer olma halini görüyoruz. Bu zorunlu olarak ortaya çıkan göçerlik bir taraftan da asimilasyonu da getirmiyor mu?
Yazar Ozan Doğan: Aslında birçok konuda olduğu gibi Romanlar özgürlüğünde de biz birçok meseleyi aslında bugünün şartları içerisinden değerlendirmeye çok alışkınız. Yani bulunduğumuz şartlar içerisinden, bulunduğumuz koşullar içerisinden örneğin 5. yüzyılda Hindistan’dan çıktığı varsayılan Roman grupların gerçekliğini anlamaya çalışıyoruz. diyoruz. Fakat 5. yüzyılda örneğin Hindistan’dan çıktığı varsayılan Roman gruplarının yaşadığı sorunlar, yüzlerce yıl boyunca bir kentten diğerine, bir ülkeden diğerine göç etme zorunluluğu ve bu zorunluluk içerisinde maruz kaldıkları katliamlar, şiddet pratikleri, dini inancın dışına atılma pratikleri, sosyal hayattan ekonomik yaşanan soyutlanma pratiklerinin ağırlığı bilinmediği için buralar genelde göz ardı edilir.
Yani 5.yüzyılda Hindistan’dan çıkıp dünyanın dört bir yanına yayılan bu grupların gerçekliği çok basit bir şekilde gerçekleşmiyor. Yani Ortadoğu’da yüzlerce yıl boyunca çok ciddi katliamlara maruz kalıyorlar. Kafkasya’da, Avrupa’nın dört bir yanında çok ciddi katliamlara, şiddet pratiklerine maruz kalıyorlar ki Nazilerin yaptığı soykırımının da önemli parçalarından bir tanesini yine Roman grupları oluşturuyor. Ve burada sadece Nazilerin uyguladığı bir soykırımdan ziyade diğer Avrupa ülkelerinin de buna bir şekilde zemin sunduğu, göçebe kökenli grupların toplanarak kamplara iletilmesini sağlayan bir pratik hat da söz konusu.
Dolayısıyla bu yüzlerce yıl içerisinde Roman grupların görünümlerinde, Roman grupların yaşamlarında çok ciddi değişimler meydana geliyor ve göçebe olma hali de bir başına bu grupların kendi isteklerinden ziyade, kendi tutumlarından ziyade biraz daha dönemin koşullladığı şartlarla çok yakından ilişkili.
Hindistan’a ilişkin örneğin bu göç rivayetlerinde temel gerekçe savaşlar, istilalar kıtlık, daha iyi bir yaşam beklentisi ile insanlar göç ediyor. Fakat gittikleri her yerde benzer tutumlara maruz kalıyorlar. Dolayısıyla her yerden göç etmek zorunda kalan, gittikleri yerlerde yerleşik halkın yapmadığı işlerle geçinmek zorunda kalan yani bir nevi hayatta kalmaya çalışan, hayatta kalmaya çalışırken de yerleşik halkın aşağı gördüğü işlerle meşgul olan bir pratik de kendisini gösteriyor.
Dolayısıyla yüzlerce yıl boyunca diyardan diyara göç etmek zorunda kalan ve her yerde yabancı görülen, her yerde yaftalanan, yaftalandığı için de kendisine ait zengin bir etnokültürel birikimi olabileceği düşünülmeyen, zengin bir ana dili olabileceği düşünülmeyen, bir dini inancı örneğine sahip olabileceği düşünülmeyen bir homojen toplum ya da topluluk varsayılıyor. Bunlar arasında çok önemli gerilimler mevcut.
-Alevilikle ilişkilerini nasıl okumak gerekiyor? Bu ilişki nasıl oluşmuş?
Yazar Ozan Doğan: Tezime çalışırken birçok doktora tezi, yüksek lisans tezi yapılmış araştırmaları da ister istemez inceledim ve burada genel olarak Romanların dini inançlarına ilişkin bir uyum kavramı ön plana çıkıyor. Yani o da şu, Avrupa’nın dört bir yanında da, dünyanın diğer yerlerinde de Romanların gittikleri yerlerin hakim dini inancını benimseyen, ona uyum sağlayan bir topluluk oldukları ifade ediliyor. Bu kapsamda da Avrupa’ya gittiklerinde Ortodoks’la Ortodoks, işte bir Müslümanla bir araya geliyorsa Müslümanla Müslüman olan bir tutumun hakim olduğu ifade edilir. Bunu biraz önce konuştuğumuz genel çerçeve içerisinde değerlendirdiğimiz zaman bu tutum daha anlaşılır bir hale geliyor.
Yani uyum sağlama meselesi sanki Romanların özsel olarak taşıdığı bir şey. Yani özsel olarak Romanlar gittikleri yere uyum sağlar gibi. Gerçekten bilimsel olmayan bir tutum kendisini gösteriyor. Yani bir topluluk herhangi bir etnokültürel topluluğun özsel olarak bir yere yatkın olma, özsel olarak uyum sağlama pratiği geliştirmesi kabul edilebilir bir durum değil. Bu romanlar içinde keza öyle. Gittikleri yerlerde baskılanan, katliamlara maruz kalan, hakim olanla uyuşmak zorunda kalan tutum sadece Romanların değil bütün etnik grupların bulundukları yerin hakim inancına uyum sağlamalarını ya da belli bir dönem ‘mış’ gibi yapmalarına yol açan pratikleri sahne olur ki dünyanın birçok yerinde çeşitli dönemlerde bunun sayısız örnekleri mevcut.
Romanlar özelinde de biraz önce ifade ettiğimiz tarihsel arka plan düşünüldüğünde gittikleri yerlerde farklı dini inançlarla ilişkilenmişler. Fakat burada şöylesi bir ayrım yapmak gerekir. Örneğin 5. yüzyılda, 7. ya da 10. yüzyılda herhangi bir dini inancı kabul eden Roman bir topluluğun o yüzyıldaki pratiği ile 21. yüzyıldaki pratiği arasında çok önemli farklar var.
Yani o dönem bireyler zorunlulukla, kendilerini çevreleyen şartların baskısıyla vesaire bir dini inancı kabul etmiş olabilirler. Fakat mağdurun konumu değiştikçe, yani bulunduğu yere yerleştikçe, kalıcı hale geldikçe, örgütlendikçe, kamusal alanda daha fazla göründür oldukça ve araya kuşak farkı girdikçe eski tarihlerdeki dini inancın benimsenmesi ile sonraki tarihlerde dini inancın benimsenmesi ve devamlı getirilmesi arasında çok anlamlı farklar oluşur.
Bu fark genellikle gözden kaçıyor. Yani mağdur olarak gördüğümüz grupların sosyal pratikleri, görünümleri sabit değil. Yani durağan bir şekilde tarihin bir yerinde bir şekilde başlamış. Sanki binlerce yıl boyunca hiçbir değişime uğramadan ee sosyal ve ekonomik hayatın dönüşümleri onların dini yaşamlarında ya da diğer pratiklerinde bir dönüşümlere ee yol açmamış gibi bir kavrayışı beraberinde getiriyor.
Eee, Alevilikle olan ilişkiye ilişkin de, eee, Diren Bey çok net bir, eee, şey kurmak mümkün değil. Yani buna ilişkin belli şeyler var, ifadeler ve çalışmalar var. 9. yüzyılda Romanların Mezopotamya’da Aleviliği kabul ettiğine ilişkin gibi vurgular var. Fakat bu ifadenin ve tespitin tam olarak neye dayandırıldığı belli değil.
Ama genel olarak Şii inancının ve Aleviliğin ortaya çıkışı ve yayılma alanları düşünüldüğünde örneğin işte İran sahası, Afganistan sahası işte Pakistan, Hindistan gibi alanlar düşünüldüğünde ve Roman grupların Hindistan’dan diğer alanlara yayılma yüzyılları, buralarda bulunma yüzyılları göz önüne alındığında Alevi inancını benimseme tutumunun ya da pratiğinin -çok eski tarihlere gittiği söylenebilir. 5.yüzyılda örneğin Hindistan’dan çıktığı rivayet edilen bir grubun İran sahasında Alevi inancını benimsemiş olabileceği pekala düşünülebilir eski yüzyıllarda.
Nitekim İran’da yaşayan Roman gruplara ilişkin akademisyenler çeşitli çalışmalar yapıyor. İranlı akademisyenler ve bu akademisyenlerden bir tanesi burada yaşayan roman gruplardan birinin soylarının seyitleri dayandırdığını ifade ediyor. Yani sosyal yaşamda İran’da gördükleri kabul bu bireylerin giyimleri, kuşamları ve getirdikleri kültürel pratik tam olarak bu bahsettikleri soyunu seyitleri dayandırma pratiğinin mantıki sonucu olarak devam ediyor. Dolayısıyla bu ifade ettiğimiz çalışma, varsayım, olasılık dahi aslında romanların Alevi inancıyla ilişkilerinin çok eski tarihlere dayanabileceğini, onların örneğin sonradan Alevi olduğu ya da Alevi değil de Bektaşi olabileceklerini ifade eden kimi kanaatleri ya da ön yargıları da tekrardan düşünmeyi acaba öyle olmayabilir mi sorusunu da ciddiyetle ele almayı gerektiren veriler olarak karşımıza çıkıyor.
Tabii bu veriler hepsi çok net bir şekilde öne sunacağımız, şöyledir diyebileceğimiz veriler değil. Ama tersini düşünebileceğimiz ya da başka ihtimalleri ciddiyetle ele alıp bilimsel çalışmalara konu konu edebileceğimiz bir alan açıyor. Uşak’ta gerçekleştirdiğim saha çalışmalarında Uşak’ta yaşayan Roman grupların Alevi inancıyla ilişkilenmelerini 19. yüzyılın başına kadar götürebildim. İşte Kütahya merkezli bir Işık Çakır Sultan Ocağı var. Bölgede yaşayan Roman Aleviler 19. yüzyılın başında Işık Çakır Sultan Ocağına bağlanıyorlar. Burada hem dedenin anlatımları hem de Roman gruplara dahil olan bireylerin anlatımları birbirini destekliyor. Yani hem ocağın hafızası hem Roman gruplarının hafızası bu noktada ortaklaşıyor ki çadırlarda düzenlenen cemlerden Uşak merkezde evlerde gizlilik içerisinde düzenlenen cemleri oradan cemevine evrilen ve yaklaşık 200 yılı bulan çok canlı bir hafıza ile kendisini gösteriyor. Bunun haricinde de yine başka bölgelerde Farklı ocaklara bağlı olan Roman gruplar söz konusu. Yani sadece bu durumu bile göz önüne aldığımızda asırlara yaslanan, kuşaklar boyunca kendisini devam ettiren bir inanç pratiğinin olduğunu söyleyebiliriz.
Diren KESER/MERSİN
Yoruma kapalı.