Alevi Haber Ajansi

Çiğdem Göksoy: Kadınların olmadığı masalarda kalıcı bir barış inşa edilemez-VİDEO

PİRHA- Mimoza Kadın Derneği Başkanı Çiğdem Göksoy, Anayasa Mahkemesinin süresiz nafakaya ilişkin iptal kararını, artan kadın cinayetlerini ve barış sürecinde kadınların yeterince temsil edilmemesini değerlendirdi. Kadınların ekonomik güvencelerinin ortadan kaldırılmasının onları şiddet karşısında daha savunmasız bırakacağını belirten Göksoy, barış müzakerelerinde kadınların doğrudan söz sahibi olması gerektiğini vurguladı. Mersin’de barış odaklı çalışmalar yürütmeye hazırlandıklarını söyleyen Göksoy, “Barış beklemek değil, barış hemen şimdi demek bence çok daha anlamlı olacaktır” dedi.

Mimoza Kadın Derneği Başkanı Çiğdem Göksoy, PİRHA’ya verdiği röportajda kadınların nafaka hakkından kadın cinayetlerine, cezasızlık politikalarından barış sürecine kadar gündemdeki gelişmeleri değerlendirdi.

Kadınların kazanılmış haklarına yönelik müdahaleler ile kadına yönelik şiddetin birbirinden bağımsız ele alınamayacağını belirten Göksoy, kadınların yaşamlarını doğrudan ilgilendiren kararlarda söz sahibi olmaları gerektiğini söyledi. Barış sürecinde de benzer bir sorun yaşandığını ifade eden Göksoy, kadınların yalnızca alınan kararları izleyen değil, müzakerelere katılan ve barışın inşasında rol üstlenen özneler olması gerektiğini vurguladı.

“NAFAKA HAKKI KADINLARIN YAŞAMLARINI SÜRDÜREBİLMELERİ İÇİN ÖNEMLİ”

Anayasa Mahkemesinin Türk Medeni Kanunu’ndaki süresiz nafaka düzenlemesine ilişkin iptal kararını değerlendiren Göksoy, nafaka hakkının kadınların uzun yıllardır sürdürdüğü mücadeleyle elde edildiğini belirtti.

İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması ve 6284 sayılı Kanun’a yönelik tartışmaları hatırlatan Göksoy, kadınların kazanılmış haklarını korumak için mücadele etmeyi sürdürdüklerini söyledi.

Nafakanın yalnızca boşanmanın ardından yapılan maddi bir ödeme olarak değerlendirilmemesi gerektiğini ifade eden Göksoy, özellikle şiddet ortamından ayrılan kadınların ekonomik bağımsızlıklarını kazanabilmeleri açısından bu hakkın önemine dikkat çekti.

“Biz kadınlar açısından bunun çok doğru temelde incelenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Evet, hukukçu değiliz ama nihayetinde bu yaşamın içinde olan ve bu yaşamı derinlemesine yaşayan biz kadınlarız.”

Boşanma tartışmalarında kadınların aile yapısının bozulmasından sorumlu tutulduğunu belirten Göksoy, toplumsal cinsiyet rollerinin kadınların yaşamlarını sınırlandırdığını ifade etti.

Kadınların şiddet döngüsünden çıkabilmek ve çocuklarıyla birlikte yaşamlarını sürdürebilmek için ekonomik güvenceye ihtiyaç duyduklarını söyleyen Göksoy, yoksulluk nafakasının yalnızca kadınlara tanınmış bir hak olmadığını da hatırlattı.

“Yoksulluk nafakasında aslında cinsiyet belirtilmiyor. Yani kadın ya da erkek fark edilmiyor.”

Buna rağmen ekonomik eşitsizlikler nedeniyle nafaka tartışmalarının kadınları daha fazla etkilediğini belirten Göksoy, kadınların işsizlik ve yoksullukla karşı karşıya kaldığı koşullarda nafakanın süreyle sınırlandırılmasının yeni sorunlar yaratabileceğini savundu.

Göksoy, ekonomik güvenceden yoksun bırakılan kadınların yeniden şiddet ortamına dönmek zorunda kalabileceğine dikkat çekerek nafaka hakkının kadınların yaşam hakkıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

“SORUNLARI HALININ ALTINA SÜPÜRMEKLE ÇÖZÜM BULUNMUYOR”

Kadın cinayetlerinin devam ettiği bir dönemde aileyi korumaya yönelik politikaların öne çıkarılmasını da değerlendiren Göksoy, kadınların yaşadığı sorunların yalnızca aile kavramı üzerinden ele alınmasına karşı çıktı.

Kadınların eve ve geleneksel toplumsal cinsiyet rollerine hapsedilmesinin şiddeti önlemeyeceğini belirten Göksoy, şöyle konuştu:

“Sorunları halının altına süpürmeyle sorunlar çözülmüyor maalesef. Belirli bir süre içerisinde belki onların yok olması ya da görünür olmaması, bu süreçlerin doğrudan sonuca götüreceği anlamına gelmez.”

Kadınların eğitimden sağlığa, çalışma yaşamından kendilerini ifade edebilecekleri alanlara kadar birçok alanda kısıtlamalarla karşılaştığını belirten Göksoy, bu durumun yalnızca kadınları değil çocukları, gençleri ve toplumun diğer kesimlerini de etkilediğini söyledi.

Kadınların haklarını savundukları için baskı, gözaltı ve tutuklama tehdidiyle karşılaşabildiklerini ifade eden Göksoy, kadın örgütlerinin yıllardır dile getirdiği uyarıların dikkate alınmadığını savundu.

Aileyi korumaya yönelik politikaların kadınların güvenliğini sağlamaktan ayrı düşünülemeyeceğini belirten Göksoy, şiddetin nedenlerini ortadan kaldıracak somut çalışmalar yürütülmesi gerektiğini vurguladı.

“KADIN CİNAYETLERİ VE KADINA YÖNELİK ŞİDDET POLİTİKTİR”

Kadına yönelik şiddetle mücadelede yasaların uygulanmasının ve cezasızlığın önlenmesinin önemine dikkat çeken Göksoy, kadın örgütlerinin uzun yıllardır dile getirdiği talepleri hatırlattı.

İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasına karşı yürüttükleri mücadelede kadın cinayetlerinin artabileceği uyarısında bulunduklarını belirten Göksoy, şiddetin münferit olaylar olarak değerlendirilmesine karşı çıktı.

“Kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddetin politik olduğunu söylediğimizde, bunu politikleştirmenin nesi politik diye sormuşlardı.”

Şiddet uygulayan erkeklerin ceza almama beklentisinin kadınların güvenliğini tehdit ettiğini savunan Göksoy, cezasızlık politikalarının şiddeti beslediğini ifade etti.

Göksoy, kadın cinayetlerinin önlenebilmesi için yalnızca yasal düzenlemelerin değil, bu düzenlemelerin etkili biçimde uygulanmasının da gerekli olduğunu belirtti.

Kadınların sorunlarının görmezden gelinmesi yerine çözüm odaklı çalışmaların yürütülmesini isteyen Göksoy, kadınların toplumsal yaşamın bütün alanlarında daha fazla söz sahibi olması gerektiğini söyledi.

“KADINLAR DÜNYANIN HER YERİNDE DİRENİŞ ALANI YARATIYOR”

Kadınların yalnızca şiddete maruz kalan kişiler olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Göksoy, tarihsel olarak kadınların savaşların ve ekonomik krizlerin ardından toplumların yeniden inşasında önemli roller üstlendiğini söyledi.

Kadınların ev içindeki sorumluluklarının yanı sıra kamusal ve toplumsal yaşamda da aktif biçimde yer aldığını vurgulayan Göksoy, kadın mücadelesinin uluslararası boyutuna dikkat çekti.

“Kadınların ‘Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz’ haykırışı var. Diğer taraftan ‘Jin, Jiyan, Azadî’, yani ‘Kadın, Yaşam, Özgürlük’ arayışı bütün dünyayı sarmış durumda.”

Jina Mahsa Amini’nin ölümünün ardından İran’da kadınların öncülüğünde gelişen protestoları hatırlatan Göksoy, kadınların otoriter uygulamalara karşı mücadelesinin uluslararası bir dayanışma yarattığını ifade etti.

Şengal ve Rojava’da kadınların IŞİD’e karşı yürüttüğü mücadeleye de değinen Göksoy, kadınların savaş ve şiddet koşullarında yalnızca mağdur olmadıklarını aynı zamanda örgütlü direniş geliştirdiklerini belirtti.

Bu deneyimlerin barışın inşası açısından da değerlendirilmesi gerektiğini söyleyen Göksoy, kadınların mücadele alanlarında kazandıkları deneyimin müzakere süreçlerine taşınmasının önemine işaret etti.

“KADINLARIN OLMADIĞI MÜZAKERE MASALARI DOĞRU İŞLETİLEMEZ”

Türkiye’de yürütülen barış sürecinde kadınların temsilini değerlendiren Göksoy, kadınların müzakere ve karar alma mekanizmalarında yeterince yer almamasını eleştirdi.

Kadınların barış sürecinde daha görünür ve etkili olmasını istediklerini belirten Göksoy, şöyle konuştu:

“Son kurulan komisyonda kadınlar da temsil ediliyor ve kadınlar temsil edildiği için gururluyuz, mutluyuz, umutluyuz demeyi daha çok tercih ederdim.”

Dünyadaki barış süreçlerini de takip ettiklerini belirten Göksoy, kadınların müzakerelerin dışında bırakılmasının çatışmaların kadınlar üzerindeki etkilerinin yeterince ele alınmamasına yol açtığını savundu.

“Kadınların olmadığı müzakere süreçleri ve masalarda aslında o süreçlerin doğru temelde işletilmediğini görebiliyoruz. Çünkü bu savaşın asıl öznesi olan erkekler yine barışın öznesi olma çabası içerisine giriyorlar.”

Savaş ve çatışmalar sırasında kadınların taciz, tecavüz, yakınlarını kaybetme ve yaslarını yaşayamama gibi ağır deneyimlerle karşı karşıya kaldığını belirten Göksoy, bu deneyimlerin barış görüşmelerinde dikkate alınması gerektiğini söyledi.

Kadınların yaşadıklarını anlatamadıkları ve kendi taleplerini ifade edemedikleri bir barış sürecinin eksik kalacağını vurgulayan Göksoy, kadın örgütlerinin müzakereleri yalnızca dışarıdan izlemekle yetinmeyeceklerini ifade etti.

MİMOZA KADIN DERNEĞİ BARIŞ ODAKLI ÇALIŞMALAR YÜRÜTECEK

Kadın örgütlerinin barış sürecine katılımını artırmak için çalışmalar yürüttüklerini belirten Göksoy, Mimoza Kadın Derneği olarak bu dönemde barışı temel alan faaliyetlere ağırlık vermeyi planladıklarını açıkladı.

“Bizler bunun zorlayıcısı olan alanlarda yine barışı söylemek, barışı konuşmak, barışın inşasını birlikte yürütebilmenin çalışmalarını ve yol yöntemlerini gerçekleştirmeye devam edeceğiz.”

Mersin’in farklı kimliklerin, dillerin ve inançların bir arada yaşadığı bir kent olduğunu hatırlatan Göksoy, bu toplumsal çeşitliliğin barış çalışmalarında önemli bir imkan sunduğunu belirtti.

Mersin’de farklı ülkelerden göç ederek yerleşmiş toplulukların da bulunduğunu ifade eden Göksoy, barışın farklı kimliklerin kendilerini özgürce ifade edebildiği bir ortamda kurulabileceğini söyledi.

Kentte yürütmeyi planladıkları çalışmalarda ayrımcı ve ötekileştirici dilin aşılmasına önem vereceklerini belirten Göksoy, farklı toplumsal kesimler arasında empati ve dayanışmanın geliştirilmesini amaçladıklarını ifade etti.

“Barış birlikte mümkün. Çünkü birlikte yapacağımız her türlü çalışmanın daha doğru temelde işleyebileceğini düşünüyoruz.”

“ARTIK KADINLAR ADINA ERKEKLER KARAR VERMESİN”

Barış için başlatılan 1001 imza kampanyasının imzacılarından olan Göksoy, kadınların barış sürecinde karar verici konumda yer alması gerektiğini bir kez daha vurguladı.

Kadınların yaşamlarını ilgilendiren konularda uzun yıllardır erkeklerin karar verdiğini belirten Göksoy, bunun değişmesi gerektiğini söyledi.

“Bütün sorularda hep kadınlar adına erkekler karar veriyordu ve karar verdikleri için de bugün hayatta olmayan yüzlerce kadın var. Biz artık ölmek istemiyoruz.”

Eşit yurttaşlık ilkesinin barış sürecinde de geçerli olması gerektiğini belirten Göksoy, kadınların ve erkeklerin birlikte yürüteceği çalışmalarla farklı kimliklerin bir arada yaşayabileceği bir toplumun kurulabileceğini ifade etti.

“BU TOPRAKLAR YETERİNCE KANA DOYDU”

Barış sürecine ilişkin çağrısında çatışmalarda yaşamını yitiren gençleri hatırlatan Göksoy, savaşın sona ermesi ve farklı kimliklerin birbirini kabul etmesi gerektiğini söyledi.

“İki taraf da karşılıklı olarak genç bedenlerini toprağa verdi. Artık yeter. Bu topraklar yeterince kana doydu.”

Türkiye’de yaşayan farklı halkların ortak bir geçmişi ve toplumsal yaşamı paylaştığını belirten Göksoy, Kürtlerin, Türklerin, Arapların, Çerkeslerin ve Lazların farklılıklarıyla birlikte yaşayabilmesinin önemine dikkat çekti.

“Birinin ana dili, birinin kimliği, birinin Kürtçe konuşması, Arapça konuşması, Lazca konuşması bir ötekinin ötekileştirilmesi ya da Türkçenin veya diğerlerinin yok sayılması anlamına gelmez.”

Farklı dillerin, kültürlerin ve kimliklerin bir arada bulunmasının toplumsal zenginlik olduğunu belirten Göksoy, savaş için ayrılan kaynakların toplumun ekonomik ve sosyal ihtiyaçları açısından da değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.

Barışın ertelenmemesi gerektiğini vurgulayan Göksoy, sözlerini şu çağrıyla tamamladı:

“Barış beklemek değil, barış hemen şimdi demek bence çok daha anlamlı olacaktır.”

Göksoy, kadınlar başta olmak üzere bütün toplumsal kesimleri barışın inşası için birlikte çalışmaya ve dayanışmaya çağırdı.

Diren KESER/MERSİN

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.