Alevi Haber Ajansi

“Bu Suça Ortak Olmayacağız” 10 yaşında: Emeğimiz gasp edildi- VİDEO

PİRHA- 2016 yılında yayımlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi üzerinden 10 yıl geçti. Barış Akademisyeni Prof. Dr. Atilla Güney, KHK’lerle ihraç edilen akademisyenlerin yaşadığı baskıyı anlatırken, “10 yıllık emeğimiz gasp edildi, bu mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceğim” dedi.

2016 yılında yayımlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi, Türkiye’de akademik özgürlükler ve barış mücadelesi açısından dönüm noktası olmuştu. O dönemde binlerce akademisyen, devletin Kürt politikalarına karşı sessiz kalmayarak imza verdi. Bildirinin ardından bazı akademisyenler KHK’lerle ihraç edildi, sözleşmeleri feshedildi ve yoğun siyasi ve toplumsal baskılarla karşılaştı. Barış imzacısı Prof. Dr. Atilla Güney, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi sonrası başlayan KHK’lerle ihraç sürecine, akademik ve kişisel yaşantısındaki etkilerine ve Türkiye’de yeniden gündeme gelen barış sürecine ilişkin PİRHA’ya konuştu.

“BARIŞ AKADEMİSYENLİĞİNİN TARİHİ DAHA ESKİYE DAYANIYOR”

PİRHA- Bildirinin üzerinden 10 yıl geçti. Hatırlatma yapmak gerekirse, Türkiye’de barış bildirisi sürecinde neler yaşandı?

ATİLLA GÜNEY- 2013’te başlayan çözüm süreci, hatırlanacağı üzere bugünküne benzer bir atmosferde yürütülüyordu; ancak bugünkü girişimlerden farklı olarak daha somut adımlar içeriyordu. Akil İnsanlar Komisyonu kurulmuş, toplumun farklı kesimlerinden STK’lerle, sendikalarla ve sivil toplum örgütleriyle görüşmeler yapılmıştı. Bu süreç 2015 Haziran seçimlerine kadar devam etti. O seçimlerde Adalet ve Kalkınma Partisi, kurulduğu tarihten itibaren ilk kez parlamentoda tek başına çoğunluğu sağlayamadı. Ardından Suruç Katliamı yaşandı; sonrasında Ceylanpınar’da emniyet güçlerine yönelik suikastlar gerçekleşti. Diyarbakır’da, HDP’nin seçim mitinginde bombalı saldırı oldu ve beş kişi hayatını kaybetti. Bunu Ankara Garı Katliamı izledi. Barış söyleminin, çözüm sürecinin ve silahsızlanmaya dair umudun yeşerdiği bir ortamda, Türkiye toplumu bu olaylarla birlikte bir anda altüst oldu. Haziran seçimlerinde iktidar partisinin yaşadığı yenilgi, iktidar açısından ciddi bir hayal kırıklığı yarattı. Kürt seçmenlerden olumlu bir oy dönüşü beklendiği varsayılıyordu; ancak bu gerçekleşmedi. Ardından süreç, iktidar tarafından “buzdolabına kaldırıldı”. Sonrasında, çatışmalı süreç yeniden başladı. Diyarbakır, Cizre, Sur, Nusaybin ve Mardin’in birçok ilçesinde yaşanan çatışmalarda, sayılar net olmamakla birlikte binlerce sivil hayatını kaybetti ya da yaralandı. 2016 yılının 11 Ocak tarihinde bir basın bildirisi hazırladık.

Ancak Barış Akademisyenleri ya da sonradan bilinen adıyla Barış Akademisyenliği, bu bildiriyle ortaya çıkmış bir oluşum değildi. Bunun kökeni 2012’ye, çözüm sürecinden önceye dayanıyordu. Türkiye’nin farklı üniversitelerinden akademisyenler, henüz çözüm süreci başlamadan önce, çözüme davet amacıyla bir araya gelmiş ve kısa bir metin yayımlamıştı. Süreç ilerlerken, Barış Akademisyenleri farklı zamanlarda ve farklı inisiyatiflerle sürece katkı sunmaya çalıştı. 2013 ve 2014 yıllarında Diyarbakır’da, Ankara’dan, İstanbul’dan, Diyarbakır ve Mardin üniversitelerinden gelen akademisyenlerle sık sık basın açıklamaları yaptık; süreci gözlemlemeye ve raporlamaya çalıştık. Dolayısıyla barış akademisyenliği, 11 Ocak 2016’da yayımlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisiyle ortaya çıkan bir durum değildi. 2012’den başlayan ve dört yıllık bir geçmişi olan bir süreçti. Başlangıçta sayı azdı ve katılım yer ve zamana göre değişiyordu. Batı’da yapılan toplantılara o bölgeye yakın üniversitelerden akademisyenler katılırken, Doğu’da Kürdistan bölgesindeki üniversitelerden akademisyenler sürece dahil oluyordu. 11 Ocak 2016’da ilk etapta bin 1128 imzacıyla “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı basın bildirisi yayımlandı ve belirlenen temsilciler tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunuldu. Ardından iktidar cenahından sert tepkiler, hakaretler ve suçlamalar geldi. Bu tepkiler, imzacı olmayan bazı akademisyenlerin de metne destek vermesine yol açtı ve imza sayısı 2 binin üzerine çıktı. Kamuoyunda “ikinci imzacılar” ya da “destek imzacıları” olarak anılan bu süreçle sayı 2 bin 200’leri aştı.

“VATAN HAİNİ İLAN EDİLDİK”

PİRHA- Bildiriye imza attıktan sonra neler yaşadınız?

ATİLLA GÜNEY- Sert tepkilerin ardından, özellikle Mersin ve Kocaeli üniversitelerinde, henüz KHK’ler yokken ve 15 Temmuz yaşanmamışken, bazı rektörler imzacı akademisyenlerin sözleşmelerini yenilemeyerek fiili ihraç sürecini başlattı. Mersin Üniversitesi bu konuda en erken ve en sert örneklerden biriydi. Akademik koşulları sağlamalarına rağmen, imzacı asistanların, okutmanların ve yardımcı doçentlerin sözleşmeleri yenilenmedi.

Mersin’de yerel televizyonlarda isimlerimiz ve fotoğraflarımız tek tek yayımlandı. Bir sabah programında sunucu, “Mersinliler, Erdemliler, Silifkeliler; bu vatan hainleri sizin vergilerinizle maaş alıyor. Çocuklarınızı bu vatan hainlerine mi emanet edeceksiniz?” şeklinde açık hedef göstermelerde bulundu. Bu süreçte ilk başta bazı arkadaşlar oldukça iyimserdi. Ancak ben iyimser değildim. Bildirinin yayımlanmasının ertesi günü iktidar cenahından gelen tepkileri gördüğüm anda şunu söyledim: Biz bu devlete “suç işliyorsun” dedik ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti bunu affetmez. Bir siyaset bilimci olarak, Türkiye siyasi tarihini okumuş ve bu alanda dersler vermiş biri olarak, bunun affedilmeyecek bir tavır olduğunu biliyordum. Nitekim söylediğim gibi, sürecin ardından önce rektörlerin aldığı kararlarla; senato, bölüm kurulu, fakülte yönetim kurulu ve üniversite yönetim kurulu kararlarıyla sözleşmeli olan arkadaşlarımız üniversitelerden atılmaya başlandı.

Barış bildirisi sonrasında üniversitelerde, rektörlük ve yönetim kurulu kararlarıyla özellikle sözleşmeli akademisyenler görevlerinden uzaklaştırılmaya başlandı. Yapılan görüşmelerde rektörler, imzacıları açıkça “vatan haini” olarak niteledi; sözleşmelerin yenilenmeyeceğini, kadrolu akademisyenlerin ise YÖK üzerinden tasfiye edileceğini ifade etti. Bu tutum, sürecin ne kadar ağır olacağını erkenden gösterdi. 15 Temmuz’un ardından çıkarılan KHK’lerle kamudaki Barış Akademisyenlerinin büyük bölümü ihraç edildi; özel üniversitelerde çalışanların sözleşmeleri de hızla feshedildi. Bildiriyle devlet ve topluma barışa dair açık bir söz söylenmiş, iktidara güçlü bir siyasi müdahalede bulunulmuştu ve bu hem Türkiye’de hem uluslararası akademik çevrelerde etkili oldu.

“BU SÜREÇ BURJUVA HAREKETİ OLARAK KALDI”

PİRHA- Geçen 10 yıla baktığınız zaman başlatılan bu hareketin toplumda ne gibi etkiler yarattığını düşünüyorsunuz?

ATİLLA GÜNEY- 10 yıl sonra sosyolojik açıdan bakıldığında, bu hareket tipik bir küçük burjuva aydın hareketi olarak kaldı. İmzacıların önemli bir kısmı yaptıklarının anlamını ancak sonradan kavradı; süreç kolektif ve toplumsal bir mücadeleye dönüştürülemedi. Halktan gelen güçlü dayanışmaya rağmen akademisyenler bu desteğin içine yeterince girmedi.
Zamanla ortak hareket zayıfladı, bireysel çıkış yolları öne çıktı, dayanışma akademileri sınırlı ve geçici kaldı. Dışarıdan örgütlü ve yekpare görünen yapı, içeride dağınık ve parçalıydı. Bu süreçte, aydın refleksi olarak tipik bir davranış sergiledik: Bireysel inisiyatifler geliştirdik, kendi başımıza çözüm yolları aradık. Başlangıçta muazzam bir toplumsal destek vardı; demokratik kentlerde, dayanışma konserleri, basın açıklamaları ve yardımlarla halk bize sahip çıktı. Ama imzacı akademisyenlerin çoğu, bu kitlesel destekten uzak durup kendi başlarının çaresine baktı. Bazıları yurt dışına gitti, burs ve araştırma imkanları buldu.

Aynı zamanda süreç, beklenmedik çatışmaları ve rekabetleri de beraberinde getirdi. Farklı kentlerde benzer akademi ve dayanışma yapıları kuruldu, aralarında sürtüşmeler yaşandı. Bu da tipik olarak küçük burjuva aydın refleksiyle açıklanabilir. Yapılan eylemin toplumsal anlamını, kitlesel boyutunu ve kolektif etkisini yeterince sahiplenememek. Bugün 10 yıl sonra geriye baktığımda, bu hareketin sosyolojik olarak tam da küçük burjuva aydın refleksinin bir yansıması olduğunu söyleyebilirim. Öte yandan, görevimize dönseydik bile, geçmişteki gibi bir dönemi tekrar yaşayamazdık, zaten öyle bir ihtimal yoktu.

“ÖĞRENCİLERİMDEN UZAK KALMAK İŞİN EN ZOR KISMI OLDU”

PİRHA- Peki bu süreç sizi psikolojik olarak nasıl etkiledi?

ATİLLA GÜNEY- En büyük travmam öğrencilerden ve ders anlatmaktan koparılmak oldu. Şu an 58 yaşındayım, 48 yaşımda üniversiteden atıldım. Gençlerle bir arada olmanın verdiği enerji çok başka bir şey. Ders anlatmanın keyfi, makale ya da kitap yazmakla kıyaslanamayacak kadar güçlü. On yıldır beni en çok üzen şey öğrencilerimden uzak kalmak.
Maddi olarak elbette bir kayıp yaşadım. Yaşam standardım düştü ama buna uyum sağlamayı öğrendim. Bu süreç bana parayı yönetmeyi, daha sade yaşamayı öğretti. “Ağaç kabuğu yesinler” diyenlere rağmen, onurlu ve mütevazı bir hayat sürdürdük. Kimse bu şekilde terbiye olmadı. Özel üniversitelere başvurduğumda CV’me bakıp olumlu yaklaştılar, ancak SGK sisteminde KHK kaydını gördükleri anda kapılar kapandı. Bu tür engelleri defalarca yaşadık. Akademik olarak ilk bir–iki yıl sarsıntıyla geçti. Sonrasında üretkenliğim arttı. İhraçtan sonraki akademik CV’m, önceki on yılımın CV’sinden daha güçlü. İki çeviri kitap yayımladım, bir telif kitap yazdım. Belgesel film yapmayı öğrendim, insan hakları alanında gazeteciler ve avukatlara yönelik ihlaller üzerine raporlar ve belgeseller hazırladık. Covid döneminde Almanya’daki iki üniversitede çevrimiçi ders verdim. Uluslararası konferanslara çevrimiçi bildiriler sundum. Şu anda yeni bir kitap üzerinde çalışıyorum. Akademik üretimi bırakmadım; başka türlü ayakta kalamazdım.

“HUKUKİ DEĞİL SİYASİ BİR SÜREÇ”

PİRHA- Hukuki süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

ATİLLA GÜNEY- Hukuki süreç ise başlı başına bir çıkmaz. OHAL Komisyonu başvuruların yaklaşık yüzde 90’ını reddetti. Sendikalı, demokratik ihraçların neredeyse tamamı onandı. Davalar Ankara’daki Bölge İdare Mahkemelerine taşındı ve yıllardır sürünüyor. Benim dosyamda Bölge İdare Mahkemesi göreve iade kararı verdi ancak üniversite itiraz etti. İstinaf on gün içinde kararı bozdu. Dosyam iki buçuk yıldır Danıştay’da bekliyor. Danıştay ve istinaf sürecinde hukuki değil, tamamen siyasal ve keyfi bir yargılama pratiği işliyor. Dosyaları inceleyen hakimlerin önemli bir kısmı hukuk fakültesi mezunu değil. Geçmişte AKP’den aday olmuş, bakanlık ve müsteşarlık yapmış kişiler var. Bu nedenle yargının tarafsızlığına dair ciddi bir sorun görülüyor. Hakimlerin verdikleri kararları bir tür kariyer basamağı olarak gördükleri hissi oluşuyor.

Danıştay, Barış Akademisyenliği imzasını gerekçe olmaktan fiilen çıkarmış durumda. Ret kararları, barış bildirisine değil; sosyal medya paylaşımlarına, basın açıklamalarına, yürüyüşlere ve hatta ihraçtan sonra yazılan yazı ve yapılan konuşmalara dayandırılıyor. Oysa hukuken ihraçtan sonraki faaliyetlerin dosyaya girmemesi gerekir. Buna rağmen son 10 yıla yayılan tüm siyasal ve toplumsal faaliyetler “irtibat–iltisak” gerekçesiyle kullanılıyor. Bu son derece tehlikeli bir durum. Mahkemeler arasında hiçbir tutarlılık yok. Bir mahkeme göreve iade kararı verirken, istinaf çok kısa sürede bunu bozabiliyor; Danıştay ise önceki kararları yok sayarak bambaşka gerekçelerle ret verebiliyor. Kimi dosyalar 15 günde karara bağlanırken, kimileri 3-4 yıldır bekletiliyor. Bunun nedenini açıklayan hiçbir hukuki ya da ahlaki ölçüt yok. Kısacası süreç bir hukuk yolu değil, bir labirent gibi işliyor. Rasyonel, ilkeli, öngörülebilir bir mekanizma yok. Bu yüzden “süreç nasıl gidiyor?” sorusuna net bir cevap vermek mümkün değil; sadece hangi mahkemede kaç dosyanın beklediğini saymaktan başka söylenecek bir şey kalmıyor.

“BU MÜCADELEYİ SONUNA KADAR SÜRDÜRECEĞİM”

PİRHA- Aradan geçen 10 yıl var. Yeniden akademiye dönme umudunuz var mı?

ATİLLA GÜNEY- Açıkçası hukuki sürece bakınca benim kendi adıma üniversiteye döneceğimize dair çok bir beklentim yok. Çünkü yaşadığımız şey hukuktan çok, bilinçli bir yıpratma süreci. Bu tamamen psikolojik bir savaş. İnsanı belirsizlikle, umutla oynayarak tüketmeye yönelik bir strateji bu. Hakkımda iade kararı çıktığında rektörlüğün hemen itiraz etmesini istemiştim. Öyle de oldu; daha üniversitenin kapısından bile giremeden istinafla tekrar atıldım. Ama bazı arkadaşlar aylarca çalıştıktan sonra atıldı. Açıkçası o duruma düşmek çok daha ağır bir travma. On yıldır yaşattıkları yetmiyormuş gibi hala aynı kinle, aynı intikam duygusuyla devam ediyorlar. Zaten bu saatten sonra dönmek meselesine de çok anlam yüklemiyorum. Dönsen ne olacak? Üniversitelerin hali ortada. Kimlerle çalışacaksın? Destek veren birkaç arkadaş dışında, büyük çoğunluk bu süreci ya sessizce ya da fiilen destekledi. Ben onların yüzüne bakamam; mesele sadece meslek değil, insani bir mesele bu.

Bir de şunu açıkça söylemek lazım: Bizim sorunumuz sadece bugünkü iktidarla değildi. Biz, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri devletin temel işleyişiyle sorunlu olan, ilkesel bir yerde duran insanlardık. Barış bildirisi bunun sadece bahanesiydi. Zaten bizi atacaktılar; biz imzayı atarak onlara gerekçe verdik. Akademideki duruşumuz da bunun parçasıydı. Paralı eğitime, ikinci öğretime, uzaktan eğitimin ticari hale gelmesine itiraz ediyorduk. Mesela bizim bölümde biz ihraç edilmeden önce açılmayan program kalmamıştı, biz gittikten sonra her şey serbest bırakıldı.

Bir de akademinin dışına çıktıktan sonra insan ne kadar baskı altında yaşadığını fark ediyor. Şu an çok daha rahat yazıyorum, hiç otosansür yapmıyorum. Son yazdığım metinleri okuyanlar da bunu söylüyor. Geriye dönüp bakınca diyorum ki, biz akademide ne kadar saçma bürokratik kavgalarla enerjimizi tüketmişiz. Şimdi dışarıda hem daha özgürüm hem de daha üretkenim. O yüzden benim için mesele artık dönmek ya da dönmemek değil. Akademi zaten bizi istemiyordu, biz de bu haliyle onu istemiyoruz.

Öte yandan benim 10 yıllık emeğim var hem parasal hem de beşeri sermaye anlamında emeğim gasp edildi. Bu mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceğim. İnatla da olsa, kazanırsak tekrar odamıza dönme niyetim var. Sürecin nereye varacağını bilmiyorum, ama geri dönmemek gibi bir niyetim yok. Muktedirlerin niyeti ne, onu bilemem elbette.

Fatoş SARIKAYA-Diren KESER/ MERSİN

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.