PİRHA-Demokratik Alevi Kadınlar Birliği’nin Dortmund’da düzenlediği panelde, kadınların barışın inşasındaki rolü ve Ortadoğu’daki gelişmeler ele alındı. Gültan Kışanak, “Kimse bize barışı getirip armağan etmeyecek” diyerek bütün halkların ve inançların rızalığına dayanan ortak mücadele çağrısında bulundu.
Kadınların barışın inşasında söz ve karar sahibi olması, farklı inanç ve kimliklerin eşitlik temelinde bir arada yaşayabilmesi gündemiyle Dortmund’da panel gerçekleştirildi.
Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB), “Farklı dillerden, ortak bir geleceğe” şiarıyla düzenlediği “Kadın, Barış ve Alevilik” temalı panelin moderatörlüğünü Nurcan Güldü yaptı.
Panele siyasetçi Gültan Kışanak, Ezidi Kadın Meclisleri Koordinasyonu üyesi Ayfer Özdoğan, Arap Alevi temsilcisi Revon Ali, İran’dan Ruken Nexede konuşmacı olarak yer aldı.
Panel Ağuçan Ocağı’ndan Didar Cenan Ana’nın verdiği gulbang ile başladı.
Açılış konuşması yapan DAKB Sözcüsü Songül Morsümbül, kadınların barışın ve demokratik toplumun inşasındaki rolüne dikkat çekti. Savaş, çatışma ve zorunlu göçlerin kadınların yaşamında bıraktığı izlere değinen Morsümbül, kadınların hafızası, emeği ve iradesi olmadan kalıcı bir barışın mümkün olmayacağını vurguladı.
“Bugün burada en sevdiklerini kaybetmiş anneler, evlat acısı yaşamış kadınlar, kardeşlerini, yakınlarını ve sevdiklerini savaşların, çatışmaların ve zorlu göçlerin acısıyla yitirmiş insanlar olarak bir aradayız” diyen Morsümbül, yaşanan acılardan yeni bir yaşamın kurulmasının yollarını aradıklarını belirtti.
Morsümbül, “Bütün bu acıların içinden yeni bir yaşamın, barışın ve demokratik toplumun nasıl kurulabileceğini birlikte düşünmek, bunun yollarını aramak ve bu yolu nasıl birlikte yeşertebileceğimizi konuşmak için toplandık” ifadelerini kullandı.
“BARIŞ YALNIZCA SAVAŞIN SONA ERMESİ DEĞİLDİR”
Barışın toplumsal ve siyasal boyutlarına dikkat çeken Morsümbül, barışın nasıl kurulacağı ve kimlerin sözüyle şekilleneceği sorularının önemine işaret etti.
“Bugün burada yalnızca barışı konuşmak için değil, barışın nasıl kurulacağını, kimin sözüyle şekilleneceğini ve nasıl kalıcı hale geleceğini birlikte düşünmek için buluştuk” diyen Morsümbül, şöyle devam etti:
“Çünkü biz biliyoruz ki barış yalnızca savaşın sona ermesi değildir. Barış, inkar edilen kimliklerin tanınması, susturulan sözlerin duyulması, yok sayılan inançların özgürce yaşanması ve insanların kendi yaşamları üzerinde söz ve karar sahibi olmasıdır.”
“KADINLARIN İRADESİNİN OLMADIĞI BİR BARIŞ MÜMKÜN MÜDÜR?”
Reya Heq inanç geleneğinden gelen kadınların barış sürecindeki rolüne vurgu yapan Morsümbül, kadınların deneyimlerinin ve taleplerinin barışın temel unsurlarından biri olması gerektiğini belirtti.
Morsümbül, “Reya Heq yolunun kadınları olarak kendimize şu soruları soruyoruz: Kadınların hafızasının, emeğinin, inancının ve iradesinin olmadığı bir barış mümkün müdür? Kadınların acıları duyulmadan, tarihleri anlatılmadan, inançları ve kimlikleri özgürce yaşanmadan gerçek bir rızalık toplumundan söz edebilir miyiz? Bizce edemeyiz” dedi.
Kürt Alevi kadınların tarihsel hafızasının yalnızca geçmişte yaşanan acılardan ibaret olmadığını ifade eden Morsümbül, bu hafızanın inanç, kültür ve toplumsal yaşamın önemli bir parçası olduğunu söyledi.
Ardından Ruken Nexede İran’daki kadınların durumuna değindi.
“KADINLAR MÜZAKERE MASASINDA YER ALMADIĞINDA HAKLARI GÖRMEZDEN GELİNİYOR”
Êzidi Kadın Meclisleri Koordinasyonu üyesi Ayfer Özdoğan, düzenlenen panelde yaptığı konuşmada Türkiye, Suriye ve Şengal’de yaşanan siyasi gelişmeleri değerlendirdi. Barış süreçlerinde kadınların ve inanç topluluklarının karar mekanizmalarından dışlanmasına dikkat çeken Özdoğan, kadınların özgür iradeleriyle müzakere süreçlerine katılmasının kalıcı barış açısından belirleyici olduğunu vurguladı.
“Bugün Alevi, Arap Alevi, Êzidî ve Müslüman inancından kadınların aynı odada, aynı amaç etrafında bir araya gelmesi önemli bir mesajdır” dedi.
Özdoğan, “Türkiye’de devlet ile Abdullah Öcalan arasında bir barış süreci yürütülüyor. Suriye’de Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi’nin yapıları, El Şara liderliğindeki yeni yönetim altında askeri, idari ve sivil alanlarda Suriye merkezi devletine entegre ediliyor. Şengal’de ise soykırım ve kadın kırımından 12 yıl sonra Êzidî savunma birlikleri YBŞ ve YJŞ Irak ordusuna entegre edildi. İdari ve sivil düzeydeki entegrasyonun da yakın zamanda gerçekleşmesi öngörülüyor” dedi.
Bu gelişmelerin milyonlarca insanın yaşadığı bölgedeki siyasi güç dengelerini değiştirdiğini ifade eden Özdoğan, şöyle devam etti:
“Bunlar üç ayrı devlette yaşanan üç süreçtir ve birbirleriyle bağlantılıdır. Toplumumuz açısından büyük bir meydan okumayla karşı karşıyayız. Güvenlik, öz yönetim, kazanımların korunması ve verilen sözlerin tutulup tutulmayacağı gibi temel meseleler söz konusudur.”
Siyasi dönüşüm süreçlerinin kadınlar açısından her zaman ilerleme anlamına gelmediğini vurgulayan Özdoğan, kadınların karar mekanizmalarından dışlanmasının tarihsel sonuçlarına dikkat çekti.
“Biz kadınlar, çalkantılı dönemlerin her zaman yeni bir başlangıç anlamına gelmediğini öğrendik. Özellikle de kendimiz müzakere masasında yer almıyorsak bu dönemler ilerleme değil, gerileme anlamına gelebiliyor” diyen Özdoğan, geçmiş barış süreçlerinden çıkarılması gereken dersler olduğunu belirtti.
Kadınların yanı sıra özellikle dini azınlıkların da barış müzakerelerinden dışlandığını belirten Özdoğan, bu durumun toplumsal barışın kapsayıcılığını zayıflattığını söyledi.
Özdoğan, “Aynı durum azınlıklar, özellikle de dini azınlıklar için geçerlidir. Onlar hakkında müzakereler yürütüldü ancak nadiren kendileriyle müzakere edildi. Dışlanan insanlar, daha sonra hazırlanmasına katılmadıkları kararların sonuçlarıyla yaşamak zorunda bırakıldı” dedi.
Özdoğan, konuşmasının devamında kaçırılan ve kayıp Ezidi kadın ve çocuklar için başlatılan ve 25 Kasım’a kadar sürecek kampanyaya katılım çağrısında bulundu. Özdoğan, “Sizlerden özellikle rica ediyorum. Kampanyaya katılın, bu çalışmayı kendi örgütlerinize taşıyın ve daha fazla insanın haberdar olmasını sağlayın” dedi.
“ARAP ALEVİ KADINLAR TOPLUMSAL YAŞAMIN HER ALANINDA YER ALDI”
Panelde Arapça konuşan Arap Alevi temsilcisi Revan Ali, Suriye’deki Arap Alevi kadınların tarihsel süreçte üstlendikleri toplumsal rolleri ve son yıllarda karşı karşıya kaldıkları sorunları anlattı. 2011 yılından bu yana yaşanan çatışmaların kadınlar üzerindeki etkilerine değinen Ali, özellikle Suriye’deki yönetim değişikliğinin ardından Arap Alevi kadınların kaçırılma, cinsel şiddet ve mezhepsel baskılarla karşı karşıya kaldığını belirtti.
Arap Alevi kadınların tarih boyunca üretimin ve toplumsal yaşamın önemli bir parçası olduğunu belirten Ali, kadınların tarımdan eğitime, bilimden siyasete kadar birçok alanda önemli roller üstlendiğini söyledi.
Son 70 yılda Arap Alevi kadınların kamusal alanda önemli kazanımlar elde ettiğini belirten Ali, “Kadınlarımız bakanlıklarda, orduda, diplomasi ve dışişlerinde, eğitimde, tıpta ve mühendislikte önemli görevler üstlendi. Toplumun bilimsel ve kültürel gelişimine katkı sundu” ifadelerini kullandı.
“2011’DEN BU YANA AĞIR BEDELLER ÖDEDİK”
Suriye’de 2011 yılında başlayan çatışmaların bütün toplumsal kesimleri etkilediğini belirten Ali, Arap Alevi kadınların da bu süreçte ağır kayıplar yaşadığını söyledi.
Ali, “Kadınlar evlatlarını ya da kardeşlerini belirli bir siyasi rejimi korumak için kaybetmedi. Yaşadığımız korkular gerçekti ve tarihsel deneyimlere dayanıyordu. Ortadoğu’da Arap Alevilere yönelik geçmişte yaşanan katliamlar ve baskılar bu korkuların temelini oluşturuyordu” dedi.
Cihatçı grupların Alevilerin yaşadığı bölgelere ulaşması halinde kadınların hedef alınacağı yönünde endişeler taşıdıklarını belirten Ali, “İslamcı ve cihatçı güçlerin Suriye’de kontrolü ele geçirmesi halinde ilk bedeli Arap Alevi kadınların ödeyeceğinden korkuyorduk. Gençlerimiz ve erkeklerimiz kadınların güvenliğini, onurunu ve yaşamını korumak için hayatlarını kaybetti” ifadelerini kullandı.
“KORKTUĞUMUZ ŞEYLER GERÇEKLEŞTİ”
Suriye’deki yönetim değişikliğinin ardından Arap Alevi kadınlara yönelik saldırıların yaşandığını belirten Ali, kadınların güvenlik koşullarının ağırlaştığını söyledi.
Ali, “Ne yazık ki korktuğumuz şeyler gerçekleşti. Büyüklerimizin bizi yıllardır uyardığı tehlikelerle karşı karşıya kaldık. Suriye’de kontrolü ele geçiren cihatçı güçlerin ilk yaptıklarından biri Arap Alevi kadınları hedef almak, kaçırmak, cinsel şiddete maruz bırakmak ve aşağılamak oldu” dedi.
Kadınların toplumsal yaşamdan uzaklaştırılmaya çalışıldığını savunan Ali, şöyle devam etti:
“Bilimsel araştırmalarda, tıpta, eczacılıkta, mühendislikte ve birçok alanda öncü roller üstlenen Arap Alevi kadınlar bugün korku, panik ve güvensizlik içinde yaşamaya zorlanıyor. Mezhepsel kimlikleri nedeniyle baskıya ve cinsel şiddete maruz kalıyorlar.”
“130’DAN FAZLA KİŞİNİN KAÇIRILDIĞINI BİLİYORUZ”
Ali, “Kaçırılan Arap Alevilerin sayısı 130’u geçti. Birçoğu çok yüksek fidyeler ödenerek geri getirildi. Onları pirinç ve çiçeklerle karşıladık. Çünkü onlar bizim onurumuzdur, toplumumuzdur, toprağımızdır. Onlardan vazgeçmeyiz” ifadelerini kullandı.
“KADINLARIN KAZANIMLARINI KAYBETMESİNDEN ENDİŞE EDİYORUZ”
Suriye’deki Arap Alevi kadınların çalışma yaşamına katılmakta zorlandığını ve güvenlik endişesi nedeniyle günlük yaşamlarını sürdüremediğini belirten Ali, kadınların eğitim ve toplumsal alandaki kazanımlarının tehdit altında olduğunu söyledi.
Kadınların kimliklerinin ve kültürel değerlerinin korunması gerektiğini vurgulayan Ali, “Kimliğimizi kaybetmekten, kadınların bilimsel ve kültürel rollerinin ortadan kaldırılmasından korkuyoruz. Bugün yaşamlarının en zor dönemlerinden birini geçiren Arap Alevi kadınları korumak için Ortadoğu’daki bütün toplulukların dayanışmasına ihtiyacımız var” ifadelerini kullandı.
“İÇİMİZDEKİ AYDINLIĞI UYANDIRMAK İÇİN BİR ARAYA GELDİK”
Ardından siyasetçi Gültan Kışanak söz aldı.
Kışanak, Alevi inancı ve felsefesinin temel değerleri üzerinden barış, hakikat ve toplumsal mücadeleye ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Alevi inancında çırağın uyandırılmasının taşıdığı anlam üzerinde duran Kışanak, bu geleneğin karanlığa karşı aydınlığı ve hakikati savunmanın simgesi olduğunu vurguladı.
Konuşmasına panelin başlangıcında gerçekleştirilen çıra uyandırma erkanını hatırlatarak başlayan Kışanak, şunları söyledi:
“Biraz önce bu toplantıya başlarken Didar anamız çerağı uyandırdı. Ben birazcık Alevi felsefesinde, Alevi inancında bizim için önemli olan değerlerimiz nelerdir ve onun bugünkü yaşadığımız süreçte bizim için yol göstericiliği nedir, bunlara işaret eden bir konuşma yapmak istiyorum.Alevi inancında çırağın yalnızca bir ışık değil, aynı zamanda hakikati ve aydınlanmayı temsil eder.Çerağı uyandırmak deriz. Çünkü aydınlık hiçbir zaman kapanmaz. Olsa olsa biraz uykudadır, onu uyandırmak lazım. Çırağı aydınlık demektir. Aydınlık, karanlığa karşı mücadele etmek, karanlığı yenmek için kendi içimizdeki aydınlığı açığa çıkartmaktır.”
Reya Heq yolunun hakikati arama ve aydınlığı büyütme anlayışına dikkat çeken Kışanak, panelin bu değerlerin yeniden hatırlanması açısından önemli olduğunu belirtti.
Kışanak, konuşmasının devamında şu ifadeleri kullandı:
“Bence bugün biz hepimiz burada bir kez daha bu Reya Heq yolunda, yani hakkı arayan yolda, içimizdeki aydınlığı uyandırmaya, içimizdeki çırağı uyandırmaya, içimizdeki karanlığa karşı aydınlığın mücadelesini verme aşkını uyandırmak için bir araya geldik.Savaşa silahları değil, sözü ön plana çıkartacağımız bir döneme girmek istiyoruz. Sözün gücüne inanmak, nefesin gücüne inanmak, hakikati dile getirdiğimiz, gönülden gönüle konuşabildiğimiz, sadece bazı kelimelerin söylenmesi değil, aynı zamanda ortak duyguları yaşayabildiğimiz bir ritüelimizdir deyişler. Deyişler kabaca kelimelerden ibaret değildir. O bir mücadele azmini, direncini, moralini, motivasyonunu, duygusunu açığa çıkartır. İşte bizim bugün bu süreçte en çok ihtiyacımız olan şey budur. Sözün gücüne inanmak. Sözümüzü en güçlü şekilde söylemek, onu coşkuyla, inanarak, yürekten söylemek, onun moralini, heyecanını yaşamak ve bunu yaşarken aynı zamanda birlikte yaşadığımız toplumlara da bu duyguyu geçirebilmek. Bu önemli. Biz eğer bugün bir barış inşa edeceksek bunu sözün gücüyle inşa edeceğiz. Nefesimizi, deyişlerimizi ve sözümüzü barış için kullanacağız. Bir şeyden daha bahsetmek istiyorum. O da can olmak. Hani özlü olmaktan çok bahsederiz ya, bazen böyle siyasetin dili çok kuru gelir. Hepimizin dilinde bir işte kadınlar özlü olmalı, biz özlü olmalıyız diye bir söz var. Oysa bunun hakikatini anlamak için can olmanın ne demek olduğuna bakmak lazım. Can bir özne olma halidir. Cemlerde her bir can kendi iradesiyle, özgür iradesiyle orada vardır. Kendi sözüyle vardır. Kendisi için hakların divanında kalkar, dara durur. Varsa bir derdi, varsa bir müşkilatı, varsa bir sorunu, kendisi için orada dile getirir ve o toplumsal yapı içerisinde kendisini özneleştirir. Ve canların cinsiyeti yoktur deriz. Canlar kadınıyla erkeğiyle, bedensel biyolojik kimlikleri ne olursa olsun eşit haklara sahiptir.”
“RIZALIĞIN ESAS OLDUĞU YERDE BARIŞ MÜMKÜNDÜR”
Kışanak, Alevi inancının çoğulculuk, hakikat ve rızalık anlayışının demokratik toplum ve barışın inşasında yol gösterici olduğunu belirtti. Barışın yalnızca devlet ve iktidarların atacağı adımlarla sağlanamayacağını ifade eden Kışanak, kadınların, halkların ve farklı inanç topluluklarının sürecin doğrudan öznesi olması gerektiğini vurguladı. Türkiye ve Ortadoğu’da başlayan diyalog ve müzakere süreçlerinin tarihsel önemine dikkat çeken Kışanak, kalıcı barış için toplumsal mücadele ve zihniyet dönüşümünün zorunlu olduğunu söyledi.
Alevi inancının farklı kimliklerle birlikte yaşamayı esas aldığını belirten Kışanak, Reya Heq yolunun çoğulculuk anlayışına dikkat çekti.
Kışanak, “Farklılıklarımızla, çeşitliliğimizle, çoğul kimliklerimizle birlikte yürümeyi bize öğretir bizim inancımız. Der ki yolumuz birdir, Reya Heq yoludur, hak ve hakikat yoludur. Ama bu yolda farklılıklarımızla birlikte, çoğul kimliklerimizle beraber yürümeyi de bize öğretir” dedi.
Alevi inancında rızalık kültürünün barışın temelini oluşturduğunu vurgulayan Kışanak, şöyle devam etti:
“Aslında Alevi inancı bir barış toplumunun inancıdır deriz. Bunun temelinde de rızalık vardır. Rızalık alınan yerde kavga olmaz. Rızalık alınan yerde çatışma çıkmaz. Rızalık alınan yerde haksızlık olmaz. Çünkü sorarız canlar birbirine. Cem olduğunda, cemaat olduğunda, bu yolu beraber yürürken zorluklarla karşılaştığımızda ya da güzellikleri paylaşacağımız zaman, lokmalarımızı, niyazlarımızı paylaşacağımız zaman birbirimizden rızalık alırız. Hakkına razı mısın deriz. Bu yolu böyle yürümeye rızalığın var mı? Benimle beraber olmaya rızalığın var mı? Bu zorlukları beraber aşmaya rızalığın var mı? Daha iyi bir gelecek kurmak için rızalığın var mı diye hep sorarız.”
Rızalık kültürünün toplumsal barış açısından taşıdığı öneme işaret eden Kışanak, “Rızalığın esas olduğu bir yerde barış mümkündür. Rızalığın olmadığı yerde her zaman kavga ve çatışma çıkar” ifadelerini kullandı.
“GERİDE KİMSEYİ BIRAKMAYAN BİR BARIŞ İSTİYORUZ”
Barış sürecinin bütün toplumsal kesimleri kapsaması gerektiğini belirten Kışanak, kadınların ve farklı halkların rızalığının alınmadığı bir sürecin kalıcı olamayacağını vurguladı.
Kışanak, “O nedenle biz bu barış sürecine geride kimseyi bırakmayan bir barış olsun diyoruz. Herkesin rızalık verdiği, kadının da, Alevilerin de, Ezidilerin de, Türklerin de, Kürtlerin de, Arapların da rızalık verdiği, birlikte daha iyi bir gelecek kurma arzusunu paylaştığı bir süreç olsun istiyoruz. Kimseyi geride bırakmak istemiyoruz” dedi.
“KİMSE BİZE BARIŞI GETİRİP ARMAĞAN ETMEYECEK”
Barışın toplumsal mücadeleyle inşa edilebileceğini ifade eden Kışanak, sorumluluğun yalnızca devlet ve iktidarlara bırakılamayacağını söyledi.
Kışanak, şu ifadeleri kullandı:
“Kimse bizim yerimize bu yolu yürüyemez. Bu yolu bizim yürümemiz lazım. Yani biz topu sağa sola atamayız. Devlet mi öyle dedi, iktidar mı böyle dedi, o niye onu yapmadı, bu niye bunu yapmadı? Bunu söylersek biz kendi sorumluluğumuzu, kendi can olma, kendi cem olma, kendi rızalığımızla bu yolda yürüme meselelerini bir kenara bırakıp sadece karşıdakine bakarsak bu yol yürünmez. Bunun moraliyle, bunun coşkusuyla, bunun inancıyla, bunun sözüyle, bunun nefesiyle bu yolu yürümesi gereken biziz. Biz bu yolu yürümezsek kimse bize barışı getirip armağan etmeyecek. Bu bizim mücadelemiz, bizim yolumuz. Böyle de bakmamız gerekiyor.”
“BARIŞ TEK TARAFLI KURULAMAZ”
Barışın toplumsal sorumluluk gerektirdiğini ancak tek taraflı bir iradeyle sağlanamayacağını belirten Kışanak, Türkiye ve Suriye’deki farklı toplumsal kesimlerin sürece dahil edilmesi gerektiğini söyledi.
Kışanak, “Biz kendimize bakacağız, kendi sorumluluklarımıza, kendi yapmamız gerekenlere, bu yolda kimlerle nasıl barışı inşa edeceğimize bakacağız. Ama tabii ki barış tek taraflı yapılabilen bir konu değildir. Barış en az iki taraf arasında yapılır. Bazen daha çok tarafı vardır ki bizim barışımızın çok tarafı var” dedi.
Türkiye’deki toplumsal çeşitliliğe dikkat çeken Kışanak, şöyle konuştu:
“Türkiye’den konuşacaksak Kürtler var, Aleviler var, kadınlar var, Türkler var, Araplar var. Çok farklı kimliklerin, insanların yaşadığı bir yerdeyiz ve bir devlet, bir iktidar var. Bir barışı kuracaksak bunların hepsini de gözeten bir yerden bakmak zorundayız. Kim ne yapabilir, kim neyin önünde engeldir, ne sorun var, nasıl çözebiliriz? Bunların hepsini değerlendirmek gerekiyor.”
“SURİYE’DEKİ TEHLİKELERİ GÖRMEZDEN GELEMEYİZ”
Suriye’deki gelişmelere de değinen Kışanak, ülkedeki farklı halkların ve inanç topluluklarının güvenliğinin barışın temel meselelerinden biri olduğunu ifade etti.
Kışanak, “Suriye’den bakacak olursak orada da barışın çok tarafı var. Kürtler de var, farklı inanç toplulukları da var. Bugün iktidarda olan Sünni Arap kesim var. Bunların içerisinde 2011’den bu yana gördüğümüz gibi IŞİD zihniyetini ayakta tutmak isteyen, dünyanın dört bir yanından gelmiş bazı şiddet yanlısı, cihatçı ve kadın düşmanı kesimler de var” dedi.
Bu yapıların oluşturduğu tehlikelerin göz ardı edilemeyeceğini belirten Kışanak, “Onları da görmeden, hiçbir tehlike, hiçbir sorun yokmuş gibi bu yola devam edemeyiz. Rojava’daki durumu biliyoruz, güneydeki durumu biliyoruz. Nihayetinde Ortadoğu’da farklı kimliklerin, farklı inançların, farklı kültürlerin ve farklı dillerin bir arada olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz” ifadelerini kullandı.
“ÜÇ KESİMİN SORUMLULUĞU VAR”
Demokratik bir gelecek için üç temel kesimin sorumluluk üstlenmesi gerektiğini belirten Kışanak, bunları devlet ve iktidar güçleri, demokratik değişim isteyen toplumsal kesimler ve birlikte yaşanan diğer halklar olarak sıraladı.
Kışanak, “Bu süreçte üzerine sorumluluk düşen, değişmesi gereken, demokratik bir zihniyet dönüşümü yaşaması gereken üç kesimden bahsedebiliriz. Biri iktidarı elinde tutanlar, devlet güçleri. Onları da değişime zorlayacak bir toplumsal mücadele açığa çıkartmalıyız. İkincisi asıl olan bizleriz. Daha eşitlikçi, daha özgür, daha demokratik bir gelecek isteyen bizler ne yapmalıyız? Bu yolda nasıl yürümeliyiz? Üçüncüsü de Kürt halkı olarak birlikte yaşadığımız diğer halklar var. O halklara da düşen sorumluluklar var” diye konuştu.
“MÜZAKERE SÜRECİ MÜCADELENİN SONUCUNDA BAŞLADI”
Devletin ve iktidarın kendiliğinden bir zihniyet değişimi yaşamadığını savunan Kışanak, başlayan diyalog sürecinin halkların ve kadınların uzun yıllara dayanan mücadelesinin sonucu olduğunu ifade etti.
Kışanak, şöyle devam etti:
“Devletin de bir realitesi var, iktidarın da bir realitesi var. Sanki bir anda onlara ilahi bir şey geldi de ‘Biz çok haksızlık yapıyoruz. Artık Kürtlere haklarını verelim, Ezidileri artık katletmeyelim, kadınlar da özgür olsun, eşitlik olsun’ diye bir zihniyet dönüşümü, bir aydınlanma yaşamadılar. Ama bizim mücadelemiz, kadınların mücadelesi, halkların mücadelesi öyle bir noktaya geldi ki biraz uluslararası konjonktür, biraz Ortadoğu gerçeklikleri ama asıl olarak bizim her şeye rağmen, bütün ağır bedellere rağmen dilimize, kimliğimize, kültürümüze sahip çıkarak demokratik bir gelecek kurma konusunda güçlü bir siyasal irade ortaya koyarak yürüttüğümüz mücadeleler sonucunda bir müzakere, bir görüşme, bir diyalog süreci başladı.”
“DAHA YOLUN BAŞINDAYIZ”
Müzakerelerin başlamasının sorunların çözüldüğü anlamına gelmediğini belirten Kışanak, sürecin henüz başlangıç aşamasında olduğunu vurguladı.
Kışanak, “Müzakere demek anlaşma sağlandı, her şey bitti anlamına gelmiyor. Devlet, iktidar bir zihniyet dönüşümü yaşadı, hemen bir anda bizim haklarımızı verecek, yarın sabah kalktığımızda hepimiz barışa uyanacağız anlamına gelmiyor. Daha yolun başındayız, konuşmaya başladık” dedi.
Ortadoğu’daki gelişmelerin Kürtler ve Ezidiler açısından tarihsel bir dönüm noktasına işaret ettiğini ifade eden Kışanak, barışın kalıcı hale gelmesi için toplumsal mücadelenin sürdürülmesi gerektiğini belirtti.
Kışanak devamında şunları söyledi:
“Devlet realitesi karşısında, birlikte yaşadığımız halkların da artık çoğulcu bir yaşamı, farklılıklarımızla birlikte demokratik bir yaşam kurma konusunda üzerlerine sorumluluk düştüğünü kabul etmeleri gerekir. En nihayetinde bu otoriter, egemen, devletçi iktidar yapıları, öyle ya da böyle kendi toplumlarından bir meşruiyet, bir rıza devşiriyorlar.
Bugün Türkiye toplumuna bakıyoruz. Yani akşam herkes herhalde Ankaraspor maçını biraz izlemiştir. Bir maçta, bir müsabakada bile ırkçılık bu kadar tavan yapıyorsa, orada bize faili meçhulleri, ölümleri hatırlatmak için sarı torba görüntüleri sosyal medyada yayımlanıyorsa, tribünleri dolduran binlerce kişi ırkçı sloganlar atıyorsa bu, Kürtlerin sorunundan daha çok Türkiye toplumunun sorunudur.
Türkiye toplumu bu ırkçılığa karşı mücadele etmediği sürece, bu ırkçı zihniyete karşı “Hayır, biz farklı kimliklerimizle, farklı kültürlerimizle, Kürtlerle, Alevilerle birlikte yaşayacağız. Ezidilerle, Süryanilerle birlikte yaşıyoruz. Tarihsel olarak bu topraklarda binlerce yıldan beri varız” demediği sürece bu sorun devam eder.
Kimse bir yere gitmeyecek. Kimse buharlaşmayacak. Kimse yok olmayacak. Bu kadar zulüm, bu kadar baskı, bu kadar imha, bu kadar savaş, bu kadar isyan, bu kadar bastırma ve imha hareketi yaşanmış. Herkes yine bu büyük ülkede, kendi toprağında, kendi yerindedir.
Bizim şuna karar vermemiz lazım: Kavga ederek, savaşarak, birbirimizin daha fazla gücünü ve enerjisini tüketerek mi yaşayacağız? Yoksa bir arada, birbirimizin hakkına hukukuna rızalık göstererek, gönülden razı olarak mı yaşayacağız?“
Konuşmaların ardından panel soru ve cevap kısmı ile devam etti.
PİRHA/DORTMUND
Yoruma kapalı.