PİRHA- Türkiye genelinde artan JES ve maden projeleri, doğa talanını derinleştirirken yerel yaşam alanlarını tehdit ediyor. Avukat Mehmet Horuş, “Bu projeler yalnızca enerji meselesi değil, tarım alanları, halk sağlığı ve ekosistem üzerinde uzun vadeli bir kriz yaratıyor ” diyerek Varto’daki JES projesinin de bu bütünlüklü ekolojik yıkımın yeni bir halkası olduğunu söyledi.
Muş’un Varto ilçesine bağlı Xwarik (Çallıdere) köyü sınırlarında planlanan jeotermal enerji santrali (JES) projesi, 16 Kürt-Alevi köyünü doğrudan etkileyecek bir ekolojik tehdidi gündeme taşıdı. Muş Valiliği İl Komisyon Başkanlığı’nın onayıyla resmileşen proje, bölge halkının yoğun tepkisine rağmen ilerliyor. Köylüler ve çevre savunucuları, toprağın, su kaynaklarının ve yerel yaşam alanlarının geri dönülemez biçimde zarar göreceği uyarısında bulunuyor, JES’in yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kültürel ve ekolojik yıkıma yol açacağını vurguluyor.
Bu gelişme, yalnızca Muş’la sınırlı değil. Türkiye genelinde son yıllarda artan JES ve maden projeleri, köylülerin yaşam alanlarını tehdit eden, doğal kaynakları tahrip eden ve yerel ekosistemleri yok eden bir eko-kırım politikasının parçası olarak görülüyor.Son yıllarda hızla yaygınlaştırılan jeotermal enerji santralleri , birçok bölgede tarım, halk sağlığı ve ekolojik denge üzerinde ciddi tahribatlar yaratıyor. Avukat ve Çevre Aktivisti Mehmet Horuş, jeotermal projelerin “yenilenebilir enerji” adı altında sunulmasının gerçeği yansıtmadığını vurguladı.
Horuş, Aydın’da son 10-15 yılda özellikle incir ve zeytin üretiminde ciddi verim kayıpları yaşandığını, bunun doğrudan jeotermal faaliyetlerle bağlantılı olduğunu belirterek, “Aydın’a bakıldığında görüyoruz ki sadece teknik bir enerji meselesi yok, tarım alanları, halk sağlığı ve ekosistem üzerinde doğrudan ve uzun vadeli etkiler yaratan, çok boyutlu bir krizle karşı karşıyayız. Bu projeler, yerel yaşamın bütününü etkiliyor ve sonuçları yalnızca birkaç yıl içinde değil, nesiller boyu hissediliyor” dedi.
“YEŞİL MAKYAJLA PAZARLANIYOR”
Jeotermal projelerin şirketler tarafından “temiz enerji” olarak sunulmasını bir pazarlama stratejisi olarak nitelendiren Horuş, “Güneş ve rüzgar santralleri gibi projelerle aynı kategoride gösterilmeleri yanıltıcı. Jeotermal santrallerin içerdiği kimyasallar ve yarattığı çevresel tahribat, onları aslında fosil yakıt kategorisine yakın bir teknoloji yapıyor. Buna rağmen, şirketler bu projeleri ‘yenilenebilir enerji’ maskesiyle pazarlıyor ve halkı yanıltıyor” ifadelerini kullandı.
“KÜMÜLATİF ETKİ GÖZ ARDI EDİLİYOR”
Çevresel etki değerlendirme süreçlerinin yetersizliğine dikkat çeken Horuş, projelerin tekil olarak ele alındığını, ancak bölgesel ölçekte yarattıkları toplam etkinin göz ardı edildiğini belirterek, “Birbirine yakın birkaç JES projesi tek başına masum görünebilir, ama yan yana geldiğinde, hem tarım alanlarını hem su kaynaklarını hem de ekosistemi bütünlüklü biçimde tahrip ediyor. Aydın, Manisa, İzmir ve Denizli’de gördüğümüz tam olarak bu. Bölgesel ölçekte yoğun enerji projeleri ekosistemi parçalayarak ilerliyor.Dolayısıyla Varto’da böyle bir tepkinin ortaya çıkması şaşırtıcı değil, yöre yurttaşlarının itirazlarını anlamak gerekiyor. Aydın’a, Germencik’e ve Söke’ye bakıldığında, Varto’nun gelecekte nelerle karşılaşacağını öngörmek zor değil” dedi.
“HALK SAĞLIĞI VE TARIM TEHDİT ALTINDA”
Yeraltından çıkarılan kimyasal içerikli sıcak suyun tekrar işlenerek yeraltına pompalanması gerektiğini, ancak maliyet nedeniyle şirketlerin çevresel sorunlara yol açtığını söyleyen Horuş, “Bu yalnızca çevreyi kirletmekle kalmıyor, yerel halkın sağlığını tehdit ediyor ve tarım faaliyetlerini bozuyor. İncir, zeytin ve diğer ürünlerde ciddi verim kayıpları yaşanıyor. Sonuçta, enerji üretimi yapıyoruz ama bunun bedelini bölge halkı ve doğa ödüyor” ifadelerini kullandı.
MERKEZİ KARARLAR, YEREL YIKIM
Enerji projelerinde karar süreçlerinin giderek merkezileştiğini belirten Horuş, yerel halkın iradesinin yok sayıldığını dile getirerek şunları söyledi:
“Göstermelik bir derneği halkın katılımı toplantısına dahil etmek ya da birkaç yerel yöneticiyi reklam amacıyla şirketin önüne çıkarıp poz verdirmek, yöre halkının görüşlerinin dikkate alındığı anlamına gelmez. Bunun altını özellikle çizmek gerekir.
Çünkü bir yere böyle bir proje girdiğinde yalnızca enerji üretimi yapılmaz, o bölgenin sosyal dokusu ve ekonomik yapısı da altüst edilir, dengesi bozulur. Bu nedenle, sırf bu etkiler nedeniyle bile o yörede yaşayan insanların görüş ve kanaatlerinin alınması zorunludur.
Türkiye’de ise tamamen merkezileşmiş, antidemokratik bir karar alma süreci işletilmektedir. Özellikle AKP iktidarıyla birlikte bu süreç, giderek daha belirgin bir tahakküm ilişkisine dönüşmüştür.
Bugün Akbelen direnişi bunun en somut örneklerinden biridir. Onlarca köyü etkileyecek bir karar, Ankara’dan tek bir günde alınan bir imzayla ilan edilebilmektedir. “679 parsel için acele kamulaştırma kararı alındı” denildiğinde, aslında insanların yaşam alanlarına el konulmaktadır.
Oysa bu alanlar sadece birer parsel değildir, tarım arazileri, zeytinlikler, su kaynakları, evler, ahırlar ve yüzyıllardır süren bir yaşamın bütünüdür.”
ENERJİ DEMOKRASİSİ VURGUSU
Horuş, çözümün “enerji demokrasisi” yaklaşımında olduğunu belirterek, “Enerji üretimi sadece şirketlerin kar alanı olmamalı, halkın ihtiyaçları ve toplumsal fayda öncelikli olmalı. Enerji politikaları yerelden başlayarak, halkın katılımıyla ve söz hakkı ile planlanmalı. Bu, hem demokratik bir gereklilik hem de sürdürülebilir enerji üretimi için zorunlu bir adım” dedi.
Türkiye’de bir yandan fosil yakıt yatırımları sürerken diğer yandan yenilenebilir enerji söyleminin öne çıkarılmasını eleştiren Horuş, “Bir yanda fosil projeleri hızla ilerlerken, diğer yanda yenilenebilir enerji propagandası yapılıyor. Bu, ikircikli ve inandırıcılıktan uzak bir politika. Kömür projeleri, petrol arama ve madencilik faaliyetleri devam ediyor, buna karşın gerçek bir fosilden çıkış planı yok” ifadelerini kullandı.
“YEREL YÖNETİMLER DAHA ETKİN OLMALI”
Jeotermal enerji projelerine ilişkin olarak Horuş, “Ben yerel yönetimlere ilişkin birkaç noktaya değinmek istiyorum. Her ne kadar yetkiler merkezi iktidarda toplanmış olsa da, en son torba yasayla belediyelerin yetkileri bir kez daha kısıtlanmış. Buna rağmen özellikle izin ve ruhsat süreçleri ile imar planı süreçlerinde yerel yönetimlerin hala önemli yetkileri bulunuyor ve bu karar alma süreçlerinde etkili hukuksal olanaklara sahipler. Bu nedenle yerel yönetimlerin bölgedeki projelerle ilgili daha etkin roller üstlenebileceğini düşünüyorum” diye belirtti.
HALKLARIN İKLİM ZİRVESİ ÇAĞRISI
Türkiye’de bir taraftan eko kırım politikaları yaygın bir şekilde devam ederken, diğer taraftan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 31. Taraflar Konferansı (COP31), 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında Türkiye’nin ev sahipliğinde Antalya’da düzenlenecek.Türkiye’nin COP31 toplantılarına ev sahipliği yapma hazırlığına da değinen Horuş, “Bunun altını çizelim. Diğeri bir yandan COP31’e ev sahipliği yaparken bununla ilgili genelgeyi yayınladıktan birkaç hafta sonra Akbelen’deki acele kamulaştırma kararı çıktı. Akbelen’deki acele kamulaştırmalar kömür madenciliği ve bu çıkarılacak kömürün termik santrallerde kullanması için alındı. Yani fosile dönük, fosil yakıt üretimine dönük bir hamle yapıldı. Aynı Tezat Afşin-Elbistan termik santrali için de söz konusu. Orada da bir azaltım, küçülme ya da kapatma senaryosu yok. Bunlar devasa bir eko kırım suç mahali. Bu kömüre dayalı maden ve enerji üretim tesislerinin olduğu alanlar. Buraya ilişkin esasında bir politika yokken COP31‘e ev sahipliği yapmanız inandırıcı olmaz“ dedi.
“Resmi zirveler, şirketlerin reklam ve yeşil makyaj alanı haline geliyor. Biz, halkların söz sahibi olduğu ve gerçek sorunları tartışabileceği bir alternatif olarak Halkların İklim Zirvesi düzenleyeceğiz” diyen Horuş şunları söyledi:
“Bu nedenle ekoloji hareketleri olarak biz, resmi COP toplantısına değil, tıpkı Brezilya’nın Belem kentinde olduğu gibi, alternatif olarak düzenleyeceğimiz Halkların İklim Zirvesi’ne katılacağız. Bu kapsamda, Türkiye’nin farklı illerinde hazırlık toplantıları yürütüyoruz. Hükümetler ise Kasım ayında, Antalya Belek’te bir fuar alanında, sanki bir otomobil veya inşaat fuarı düzenler gibi ticari bir organizasyonla bir araya gelecek, kendi reklamlarını yapacak ve yeşil makyajlarını tazeleyecekler. Biz ise hem Türkiye’den hem de dünyadan halklarla birlikte Halkların İklim Zirvesi’nde olacağız.”
Elif SONZAMANCI PİRHA/KÖLN
Yoruma kapalı.