Alevi Haber Ajansi

‘Alevilik yüzyıllardır asimilasyon ve oto-asimilasyon kıskacındadır!’- VİDEO

PİRHA- Ağuçan Ocağı evlatlarından Pir İnanç Dolu, Aleviliğin yüzyıllardır asimilasyon ve oto-asimilasyon kıskacında olduğunu belirterek, hem iç nedenlerden dolayı hem de dıştan gelen saldırlar dolayısıyla Aleviliğin büyük bir tehdit altında olduğunu belirtti. Pir İnanç Dolu, çözüm olarak “bütün bu derneklerin, federasyonların bir birlik kurması gerekiyor. Bu ‘Canlar Meclisi’ olabilir. İşte bir meclis kurup eşit yurttaşlık gibi konularda bir birlik kurulabilir” önerisinde bulundu.

‘Asimilasyon’ kelimesi etimolojik olarak Latince ‘assimilare’ fiilinden türemiştir. Bu fiil, ‘similis’ yani ‘benzer’ anlamına gelen kelime kökünden gelir. Fransızca’da ‘similis’ kelimesinin önüne ‘a’ takısı getirilerek olumsuzluk anlamı verilir. Yani Fransızca’dan dilimize ‘özümseme, benzeşme, benzeştirme’ diye geçen ‘assimilation’ kavramı, aslında olumsuz anlamda bir ‘özümseme, benzeşme, benzeştirme’ ifade eder. Bu durum dıştan gelen zor, tehdit ve ince politikalarla, kişinin veya toplumun özünden çıkarılmasıyla sağlanır.

Oto-asimilasyon ise kişinin kendi kendine özünü terk etmesiyle, kültürünü, geleneğini ve kimliğini bırakmasıyla gerçekleşir. Oto-asimilasyon da dıştan gelen etkiler olmakla birlikte, esas olan kişinin ya da toplumun da rızasının olmasıdır.

Yüzyıllardır üzerinde asimilasyon ve oto-asimilasyon tehditti olan Alevilik, bu tehditler karşısında bir var olma yok olma savaşımı veriyor. Alevilik üzerindeki bu tehditti Ağuçan Ocağı evlatlarından Pir İnanç Dolu ile konuştuk. Dolu, “Metropolleşen Alevilik beraberinde bir takım sorunları ve ihtiyaçları getirdi. Köylerinde yaşayan Aleviler büyük şehirlere gittikçe, Ocak örgütlenmesi bu yeni duruma göre kendini yenileyemediğine” dikkat çekti.

“ALEVİLİK YOLU RIZALIK LOKMASI ÜZERİNDEN YÜRÜYEN BİR YOLDUR”

-Alevilik yüzyıllardır baskı ve inkâr politikalarıyla karşı karşıya. Bugün asimilasyon sizce hangi yeni biçimler altında sürdürülüyor?

İNANÇ DOLU: Şimdi Alevilik yüzyıllardır baskı ve asimilasyon politikalarıyla karşı karşıyadır. Tabii bunun bir temeli vardır. Mesela 1560’lı yıllarda imparatorluk tarafından çıkarılan, o dönem Ocak zadelerin vergi vermemesi gibi bir kanun var. Bu kanundan sonra kimi Aleviler vergi vermemek için imparatorluğun yanında yer aldı. Buna bağlı olarak ortaya secereler çıkarıldı. Bu durumun aynısı 1980 ihtilalinden sonra, bir vakıf üzerinden işte dedelere ve pirlere sertifika verilip, yetkilendirilmesi gibi sorunlarla devam etmiş. Aslında sadece Alevilere değil, öteki düşünenler ya da öteki inananların hepsinin üzerinde aynı politikalar vardır. Şimdi günümüzde de herkes malumudur: Alevi Bektaşi Cemevi Müdürlüğü’nün kurulmasıyla beraber dedelere maaş vermek, Cemevlerine yardım etmek üzerinden kontrol altına almaya çalışıyorlar. Bu Cemevleri üzerinden baskı politikaları, inkar politikaları, asimilasyon politikaları devam ediyor. Mesela biz neye itiraz ediyoruz? Dedelerin maaş almasına, pirlerin maaş almasına. Alevilik yolu rızalık lokması üzerinden yürüyen bir yoldur. Alevilik, bugüne kadar taliplerini, pirlerini namerde muhtaç etmemiştir. Rızalık lokmasıyla bu yolda yürümüşlerdir. Cemlerimiz en büyük toplumsallığın, en büyük dayanışmanın yaşandığı yerdi. Cemevleri çoğaldıkça bu yapıların kontrolü de zorlaştı. Kontrol zorlaşınca işte Cemevi Müdürlüğü gibi Cemevleri ile iletişime geçip dernekler, federasyonlar ve vakıflar üzerinden Alevilik asimile edilmeye çalışılıyor.

“MEZAR TAŞLARIMIZ DEĞİŞTİ”

-Oto asimilasyon kavramını Alevi toplumu açısından nasıl tanımlarsınız? Bu süreç hangi gündelik pratiklerle yeniden üretiliyor?

İNANÇ DOLU: Şimdi oto-asimilasyon, kişiyi otomatik olarak benzeştirme, dönüştürme anlamına denk geliyor. Alevi Bektaşi Kültür Müdürlüğü kuruldu. En basit örneğiyle şunu söyleyebiliriz; İşte ne diyelim 400 yıl, 500 yıl önceki Alevi mezar taşlarıyla, bugünkü mezar taşlarının arasında fark var. Bugün katıldığımız bir cenaze erkanında da gördük ki cenazelerimizin erkanları değişmiş. Cemlerimiz değişmiş, yeni yeni türeyen cemler olmuş. İşte Cemevi Müdürlüğü’nden maaş alan dedeler ya da işte Vakıflar Federasyonları’na bağlı olup da inanç kurulları üzerinden, yeni yeni inanç ritüellerinin çıkması aslında bu asimilasyonun en büyük nedenleridir.

‘CANLAR MECLİSİ’

-Aleviliğin devletle kurmaya zorlandığı ilişki, inancın özünü nasıl dönüştürüyor?

İNANÇ DOLU: Şimdi Aleviliğin devletle kurmaya çalıştığı ilişki 1990’lardan belki daha öncesinde, özellikle 80 darbesinden sonrasına dayanıyor. Hatırlıyorsanız, o dönem Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Demirel’in söylediği bir söz vardı: ‘Bu vakfı biz kurduk’ diye. Ondan sonra 1990’larda ilk cemevinin temelinin atılmasıyla beraber, Alevilerin dernekler üzerinde örgütlenmesi başlamıştır. Şimdi dernekler muhataplık konusunda belki yeni bir örgütlenme biçimi sayılabilir ama Aleviliğin örgütlenmesi ocaklar üzerindedir.

Özellikle 1938’de, 1980’lerde, 1994’lerde köy boşaltmalarından dolayı nüfusun büyük bir bölümü metropollere gitti. Ya pirler taliplerinden uzak kaldılar. Sistem ya da devletle ilişkilenirken, bu sorunlar da açığa çıktı. Şimdi gidiyoruz bir cemevinde, Cem oluyoruz ama Cemlerimizin ismi birlik cem oldu. Çünkü bütün ocakların talipleri sadece bir ocağın piriyle Cem yapıyor. Derneklerimiz çoğaldı. Şimdi bütün bu derneklerin, federasyonların bir birlik kurması gerekiyor. Bu ‘Canlar Meclisi’ olabilir. İşte bir meclis kurup eşit yurttaşlık gibi konularda bir birlik kurulabilir. Bu birlik üzerinden muhataplık alınabilir. Ama böyle parçalıyken, böyle bölünmüşken, böyle birbirimizden uzakken hani bu mümkün değildir. Devlet de bu dağınıklığı fırsat bilerek Alevi Bektaşi Kültür Müdürlüğü üzerinden kendi Alevisini yaratmaya çalışıyor.

“YOL DİLİNDEN UZAKLAŞTIKÇA İKRARDAN DA UZAKLAŞILIR”

-İnanç dilinin sadeleşmesi ile içinin boşaltılması arasındaki sınır sizce nerede başlıyor?

İNANÇ DOLU: Hani dedik ya ocaklar ikrar kapısıdırlar. Dernekler de iktidar kapısıdırlar. Metropolleşen Aleviliğin içerisinde Cemevleri çoğaldıkça, Cemevlerinde hizmet eden inanç kurulları da oluşmaya başladı. Bu inanç kurulunun içerisinde artık farklı dualar yer almaya başladı. Broşürlerde erkanameler yazdılar. Ama aslında Aleviler pirleriyle, rayberleriyle, ocaklarıyla o ikrar kapılarıyla her şey gönüldendi. Şimdi mesela cenaze erkanlarında pirlerin verdiği dualar bile sadeleşmiş ve içi boşalmıştır. Ama öbür tarafta ocaklara gittiğimizde bir pir, bir ana kendi talibine o gün gönlünden geleni, gönlüne düşeni söylerdi. O yolun diliydi. Çünkü bizim yolumuzun bir kalıbı yok. Bizim yolumuzun yazılı bir ibadet şekli yoktur. Bizimki bugüne kadar dilden dile, gönülden gönüle gelmiş bir yoldur. O yüzden pirlerimizin verdiği dualarla bugün okunan dualar arasında çok fark var. Çünkü dil sadeleşmiş ama her şey kalıplaşmış. Eski sözlerimiz büyük bir iman, büyük bir ikrar, büyük bir inançla verilen dualar, yolun dilini temsil ediyordu. Sözlü tarihle bugüne kadar ulaşmış bir inanç.  Ama bugün maalesef işte yolun dilinden uzak, kalıplaşmış, şekillenmiş dualarla yapıyorlar. Yol dilinden uzaklaştıkça ikrardan da uzaklaşılır. Çünkü gönül ve söz. Gönülden dökülmeyen bir söz diyelim.

“YOL’UN TA KENDİSİDİR DEYİŞLERİMİZ”

-Cem erkânının, deyişlerin ve yol öğretilerinin “kültürel miras” başlığı altında sunulması Alevilik açısından ne anlama geliyor?

İNANÇ DOLU: Öncelikle dedik ya, işte örgütlenirken derneklerin çoğalması, cemevlerinin çoğalması bu kontrolün dışına çıkma sebebidir. Şimdi bizim deyişlerimiz sıradan türküler değildir. Kültür mirasını hiç değildir. Bir inancın içerisindeki ibadetimizdir. Bizim her değişimin bir manası vardır. Mesela Hacı Bektaş-ı Veli’nin söylediği bir nokta vardır. Diyor ki: “Erkek dişi sorulmaz muhabbetin özünde.” Hani bunu sıradan bir kültür mirası ya da sıradan bir türkü olarak söyleyebilir misiniz? Söyleyemezsiniz. Biz değişişleri söylerken mesela bir cemin başında söylediğiniz değişiş ile cemin sonunda söylediğiniz değişiş birbirinden farklıdır. Niye? Çünkü cem başında söylediğiniz de iş sizi ortama hazırlar. Ortam derken sizi ibadete hazırlar. O var olan toplumsallığı, toplumsallaşmayı o aşkı arttırır. Bütün hizmetler yerine geldikten sonra söylenilen deyişler de çarkı pervazı temsil eder. Bu bir kültür mirası değil, bir ibadet dilidir, Yol dilidir. Yani bunlar kültür mirasını değil de kültür mirası nedir? Bir antika yani yıllar öncesinde kalmış bir tarihi eser bulursunuz. O bir kültürün mirasıdır. O kültürün işleri, o kültürün izlerini taşır. Bizimki bir iz taşımıyor. İz ta kendisidir. Yol’un ta kendisidir deyişlerimiz. O yüzden siz kalkarsanız örgüt biçiminizi, örgütleme şeklinizi ayarlayamazsanız gider işte bugün ben Pir Sultan’ın ocağından geliyorum deyip de, Pir Sultan’ın durduğu çizgiyi, Pir Sultan’ın var olduğu çizgiyi bilmeyen birinin peşine takılırsanız. O da size kalkıp de işlerinizin kültür mirası olduğunu söyler. Ama siz bugün kalkıp da bir Hristiyan’ın İncil’ini, bir Yahudi’nin kitabı ya da bir mümin Müslüman’ın Kur’an’ına kültür miras diyemezsiniz. O onların ibadet şeklidir.

“HAKİKATÇI PİRLERİMİZ DE, ANALARIMIZ DA VAR”

-Pirler ve analar bu dönüşüm karşısında yol gösterici bir rol üstlenebiliyor mu, yoksa baskılar karşısında geri mi çekiliyor?

İNANÇ DOLU: Şimdi elbette ki pirler, analar hani dedik sosyoekonomik nedenlerden dolayı, politik nedenlerden dolayı boşaltılan köylerin içerisinde ya da göç veren köylerin içerisinde pir ocakları, ana ocakları da var. Yani ocaklarımız da var. Bu ocaklarımızın içerisindeki analar, pirler maalesef onlar da bu göç dalgasıyla gittiler. Talip de gitti. Talip’te uzaklaştı bu coğrafyadan. Şimdi eski ocak örgütlenmeleri, ocakların kendi içerisindeki görgüleri, kendi içerisindeki ibadetleri yol göstericiydi. Ocak analarının, pirlerinin talibi hazırlamak için bir eğitim devresi gibiydi. Ocaklar bir akademidirler. O akademide kimse kalmadığı zaman Pirler, analar eğitimlerini görmedikleri zaman ya da talebi eğitmedikleri zaman pirler analar geri durmuş gibi görünürler. Yani geri duran pirler de vardır. Geri çekilen pirler de vardır. Yani özellikle dersim coğrafyasını söylersek 1938’den 1994’e hatta şimdiye kadar bile yani büyük bir baskıya maruz kaldılar. 1938’in son döneminde özellikle pirler hedef alınmıştır. Mesela Bargin’de, Sekesur’da 24 tane Ağuçanlı ana katledildi. Ama bugün işte dediğimiz bu örgütlenme modeliyle devletten maaş alan pirler, analar da halkın dilini, Yol’un dilini, inancın dilini konuşmak yerine sistemin dilini konuşuyorlar. Biz bunlara geri durmuş diyebiliriz. Ama hakikatçı pirlerimiz de var, hakikatçı analarımız da var. Hâlâ bu yol bugüne kadar gelmişse de bunların sayesinde gelmiştir.

“ALEVİLİĞİN DOĞASI PAYLAŞMAK, RIZALIK ÜZERİNEDİR”

-Aleviliğin kurumsallaşması (cemevleri, dernekler, federasyonlar) asimilasyona karşı bir direnç mi, yoksa yeni bir uyum biçimi mi yarattı?

İNANÇ DOLU: Metropolleşen bir Alevilik var. Aleviliğin ihtiyaçları da ortaya çıktı. Mesela geldik büyük kentlere bir cenazemiz olduğu zaman bir cenazemiz olduğu zaman hepimiz bir apartman dairesinde kalıyorduk. Ama orada o cenazenin hizmetini köy evimizdeki gibi göremiyorduk. Ya da köylerde yaşadığımız zaman komşularımızın desteğini bulamıyorduk. Yani komşularımızın hanesini de kullanıyorduk bu cenazelerimizde, düğünlerimizde. Ama bu bize ne getirdi. Cemevlerinin bir ihtiyaç olduğunu getirdi. Derneklerle örgütlenirken biz aslında bir şekilden de inancımızdan uzaklaştık. Niye diyeceksiniz? Çünkü ocak örgütlenmesinde ikrar vardır. Dernek hattındaysa iktidar mücadelesi başladı.

Cemevleri büyükşehirlerde Alevi toplumunun bir araya gelmesi için en büyük mekanlardı, en kutsal mekanlardı. İbadetimizi de yaptık içinde hani ibadetimizi eleştirdik. Dedik ki ya işte yanlış yaptığımız yerler vardı. Ama bugüne kadar Alevilerin inançlarından metropollerde kopmamasının en büyük nedenlerinden biri de dernekler ve cemevlerimizdi. Ama örgütlenme modelimiz yanlıştır. Niye yanlıştır? Biz çünkü ocaklarımızı unutup cemevlerimizi kutsal yaparsak bu yanlıştır. Cemevlerimiz bizim ibadet yerlerimizdir ama bizim ibadetimizin uluları ocaklarımızdır. Bir pir olmadan, bir cemevinde cem yapılamaz. Ama bir pir olmadan cemevinden cenaze kaldırılabilir. Bir rehber olmadan ocaklar kendi cemlerini yapamazlar. Ama cemevlerinde yapılır. Çünkü artık her talip kendi piriyle değil, her pir kendi talibiyle değil, var olanla yapılıyor. Şimdi derneklerin çoğalması, derneklerin var olması Alevilik için avantajken dezavantaja dönüşebiliyor. Çünkü kontrol zorlaşıyor. Biri A belediyesinden destek alırken öbürü B belediyesinden destek alıyor. Çünkü artık iktidarlaşıyoruz. O Cemevi başkanları kendilerini pirlerin yerine sayıp pirler adına karar verebiliyorlar.

Aleviliğin doğası rant ve çıkar üzerine değildir. Aleviliğin doğası paylaşmak, rızalık üzerinedir. Ama derneklerin içide iktidarlaşma yolunda rantla çıkar dönüştürülürse Alevi toplumu için en büyük tehlike haline gelmiştir.

“VATANINDA YAŞAMAK DİL VE İNANÇ AÇISINDAN ÇOK ÖNEMLİDİR”

-Sizce Alevilik bugün en çok nerede aşındırılıyor: devlet politikalarında mı, kent yaşamında mı, aile içinde mi?

İNANÇ DOLU: 1927’li yıllarda Şarkı İslahat planından sonra Balkanlardan gelen göçmenler Anadolu’nun çeşitli yerlerine yerleştirilirken onların yanına, onların yerleştirildiği bölgelere Dersim’den insanlar da getirip yerleştirilmiş. Bunlar pirlerdir de, aynı zamanda taliplerdirler de.

En büyük aşınma ana dilden başlıyor. Ocaktan uzaklaşmayla başlıyor. Göçtünüz, başka bir yere gittiniz. İnsan doğası gereği, yeni yaşamına adapte olurken alıp verme yöntemiyle komşunuzdan bir şey alırsınız, bir şey verirsiniz. Ama sizin komşunuzun dili, inancı yasak değildir. Mesela Çorum Katliamı’ndan sonra gelenler, Maraş Katliamı’ndan sonra gelenler, Dersim Katliamı’nı yaşayanlar, 12 Eylül dönemini yaşayanlar, orada “Biz Müslümanız” dediler. Alevi olduklarını gizlediler.

O dönem mesela cemevleri de yoktu ama ritüelleri devam ettirecek bir şey yoktu. Oranın içinde yetişen kuşak kayıp olup gitti. O aşınma sistemin etkisiyle doğdu. Göçün etkisiyle doğdu. Ailenin baskıya karşı aşınmasıyla doğdu. Yani bir kuşak belki iki kuşak böyle bu şekilde kaybolup gitmiştir. 1938’de Dersim’de göç ettiler. Sürgüne gönderilen insanların bir kısmı geri dönebildi. Aslında o kayıp çocuklarımız ne oldu? O çocuklar nereye gitti? Bunların içinde Dersim’de ocakzadeler de vardı, talipler de vardı. Yani öldürülen 50 bin, 60 bin insandan bahsederken göçertilmiş yüz binlerce insandan bahsediyoruz. Bu 100 bin insanın bir kısmı geri döndü ama bir kısmı geri dönemedi. O geri dönemeyenlerin dili ne oldu? İnançları ne oldu? Kimlikleri ne oldu? Bu aslında sistemin dayatmasıydı. Öbür taraftan kendi yanlış politikalarımız, yanlış örgütlerimiz, işte derneklerimizde ve cemevlerimizde yanlış yaptığımız inanç ritüellerimizde ve bir kuşağımız, belki iki kuşağımız kayboldu.

Mesela kendi köyümüzde kalsaydık, hepimiz aynı dili konuşuyorduk. Hepimiz aynı inancı yaşıyorduk. Hepimiz aynı ritüellerin içerisindeydik. Bizim yaşadığımız köyde Ağuçan Türbesi var. Ağuçan Türbesi’ne gittiğimiz zaman ya da türbenin yanında geçtiğimiz zaman çocuklar bakarlardı. Büyükler oradan geçerken niyaz olurlardı. Çocuklarla başlardın niyaz olmaya. Bu ailenin çocuklarını doğal yetiştirme biçimi için. Ama şimdi Aleviliği metropollerde böyle bir şey yapamıyoruz. Cemevlerine gönderiyoruz. Cemevlerinde işte cemevlerine gidip gelmeyle çocuklarımız ne öğrendiyse o. Çünkü onların büyükleri de unuttular bunu. Çünkü onlar da cemevlerine gittiler. Vatanında yaşamak dil ve inanç açısından çok önemlidir.

“DOĞAMIZLA BARIŞIK YAŞAYAN BİR TOPLUMUZ”

-İnanç pratiklerinin “gönüllülükten” çıkıp “göreve” dönüşmesi oto asimilasyonun bir göstergesi midir?

İNANÇ DOLU: İnanmak gönülden gelen bir şeydir. O yüzden gönüllülük şarttır. Eğer bu göreve dönüşürse ateist bir imamın cemaate namaz kıldırmasına benzer. Çünkü görev almışsınız. Bugün işte Alevi Bektaşi Kültür Müdürlüğü’nün kurulmasıyla beraber böyle bir yere doğru gidiyoruz. Yani bir rant, bir çıkardan faydalanıp gönüllülükten çıkıp göreve gidiyoruz. Bu inancın özünü bozmaya yönelik bir hamledir. Şimdi Reya Hak coğrafyasında büyüklerimiz iki mevsimden bahsederlerdi. Bu iki mevsim biri üretim mevsimidir. İşte Mayıs ayının sonunda başlayıp en son Eylül’ün sonuna kadar gider. Gerisi tüketim mevsimi yani kış mevsimiydi. Şu an kış mevsiminin içerisindeyiz. O yüzden Alevilerin en çok ibadet ettikleri dönem tüketim mevsimidir. Bakın gaxandımız, Hızırımız bunun içindedir. Newrozumuz bunun içindedir. Heftamal’ımız bunun içindedir. Kara Çarşamba’mız bunun içerisindedir. Çünkü o kısa bir bölümde, bizim kışlık ihtiyaçlarımızı gidermek için bir üretim yapmamız lazımdı.

Ocakların taliple ilişkisinde o üretim mevsiminde talibini ona hazırlamak. Bakın kışlıkta doğa çok zor bir dönemden geçiyor. Biz doğamızla barışık yaşayan bir toplumuz. Çünkü biz varı vardan, var olduğuna inanıyoruz. Biz vahdeti vücuda inanıyoruz. Yeryüzüyle gökyüzü arasındaki bütün yaşamın eşit ve ortak olduğuna inanıyoruz.

Bizim köyde Ağuçan Türbesi var. Siz inancın içinde bir insansanız o Ağuçan Türbesi sizin için her şeydir. Geçerken oradan niyaz olursunuz. Çeşmesinden su içersiniz. Bizim büyüklerimiz oruç tuttukları akşam, oruç tuttukları günün akşamı oruçlarını açmadan önce gider niyaz olurlardı. O çeşmede ellerini yıkarlardı ve gelir oruçlarını açarlardı. Biz de onlardan öyle gördük ama hiçbir gün bizi zorlamadılar. Bize bir görev vermediler. Hiçbir ocak, hiçbir Alevi toplumun içerisinde hiçbir aile kendi çocuğuna böyle bir zorlama getirmez, getirmemeli de. Çünkü eğer görev verirseniz görevde aksaklıklar olabilir. Ama inançta aksaklık olmaz.

“ALEVİLER PİRLERİYLE CEM OLMALIDIRLAR”

-Aleviliğin kendini koruyabilmesi için önce neyle yüzleşmesi gerekiyor: dış baskılarla mı, iç çözülmeyle mi?

İNANÇ DOLU: Alevilik bugüne kadar dışarıdan gelen bütün saldırılara rağmen kendisini korumayı bilmiştir. Bunu korurken de en büyük sebep etken faktör nedir? İnançtır. Kendi içerisindeki birbirine bağlılığıdır. Bu bağlılığın en basit şeyi nedir? Talip-Pir-Ana ilişkisidir. Talip ocak ilişkisi, Pir talip ve ikrar ilişkisi. Mesela Aleviler bugüne kadar kendilerini korurken yani bu inanç kendini korurken bir silahlı örgütü yoktur. Savaşmamıştır. İlmi kendi inançsal dilini kullanarak kendi toplumuyla barışık yaşaması ve inançsal modelini oluşturmasıyla bugüne kadar gelmiştir.

Dışarıdan müdahaleler tabii ki bizi etkilemiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir hanımefendi diyor ya “Suriye’de 14 yıldır Müslümanlar öldürülüyordu. Sizin gıkınız çıkmadı. Ama bugün işte Aleviler öldürülüyor diye dünyayı ayağa kaldırdınız.” Aleviler, Ezidiler, Suriyaniler, öteki düşünenler bu coğrafyada binlerce fermana maruz kalmıştır. Biz Aleviler olarak kimsenin yok olmasını istemeyiz. Biz o Suriye’deki Müslümanlar öldürülürken de ayaktaydık. Bugün o Suriye’de öldürülen Kürtler için de ayakta olacağız. Oradaki Aleviler için de ayakta olacağız. Biz Filistin’de deki masumlar için de ayakta olacağız. Sudan’daki için de ayakta olacağız. Çünkü bizim böyle bir felsefemiz var. Biz mazlumun yanında durmasını ilke edinen bir toplumuz. O yüzden dışarıdaki baskılar bizi çok derinden yaralasa da ama içimizdeki haramzadelerin, kendini inkar edenlerin oraya, buraya yaranmak için, siyasi ikbal devşirmek için, rant devşirmek için sağa sola gidenler bu yolu daha çok bozuyorlar.

Dışarıdaki gelen tehlikelere karşı, kendimizi bir şekilde var etmişiz. Dersim’de 38’de göçler oldu. Biz geldik buraya bu toprak bizi doyurmadıysa aç da bırakmadı. Yine kendi toplumsal hakikatimiz ve inancımızla bütünleşerek bir yerde yaşama tutunup var olduk.

Şimdi bugün bu coğrafya üzerinde dışarıdaki baskıları arttırarak içerideki birliğimizi de dağıtmaya çalışıyorlar. Şu an Dersim coğrafyasının her yerinde bir maden projesi vardır. Maden projesiyle ne yapmaya çalışıyorlar? Toprağımızı insansızlaştırmaya çalışıyorlar. Bu coğrafyayı insansızlaştırıp maden şirketlerinin kendi ceplerinin doldurabileceği bir alana çeviriyorlar. Bu coğrafya insansızlaşırsa bu coğrafyadaki ziyaretler yalnız kalır. İnsanlar ziyaretlerinden, ocaklarından koparlarsa öbür tarafta asimile etmek daha kolaydır. O yüzden Aleviler ne yapmalı? Aleviler pirleriyle cem olmalıdırlar. Pirler ne yapmalı? Birler hakikati söylemek zorundadırlar. Pirler hakikatçi olmalıdırlar. Pirler o talibin verdiği rızalık lokmasıyla yetinmelidirler. Pirler fakirin verdiği kuru ekmeği diğerinin verdiği her şeye tercih etmelidirler. Bizim pirlerimiz köyden köye giderken bir talip köyüne giderken ya da başka bir nedenden dolayı bir yolculuğa çıkarken kuşaklarına ekmek koyarlarmış. Niye ekmek koyarlarmış? Bir kötü insanın yemeğine, lokmasına muhtaç olmamak için. Pirlerin yaşamı böyle olmalı ki, talipler de pirlerini takip edebilmelidir.

Cem EKİNCİ-Nuray ATMACA/DERSİM

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.