PİRHA- DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Meclis’in açılmasıyla beraber barışın kolaylaştırıcı adımlarının atılması gerektiğini belirtti. Halk Eğitim Merkezleri’nde verilmesi planlanan “Alevilik, Bektaşilik” derslerine tepki gösteren Kete, “Aleviliği dört duvara sığdıramazlar” dedi.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Barış Süreci’nde gelinen aşamayı ve Alevi gündemine dair sorularımızı yanıtladı.
“ADIMLAR ATILMALI BARIŞ ERTELENMEMELİDİR”
PİRHA- Barış ve Demokratik Toplum Süreci 2 yılını doldurdu. Gelinen aşamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Zeynel Kete: Evet, öncelikle şunu söyleyelim. 2 ile 2 yıl oldu. Bu barış süreci tartışmaları ya da mücadele ve müzekere süreci başladı, masası başladı. Belki de Cumhuriyet modernitesinde bu yüzyılın bir ilkidir oluyor.
Bugüne kadar Kürtler, Kürtlerin kanaat önderleri konuyla ilgili söz kuran Kesimleri demokratik zeminde hak talepkarlıklarında bulunduklarında idam sephasıyla karşılaştılar ve son sözlerini hep idamda söylediler. Müzakere süreci yürümedi. Neden yürümedi? Çünkü bir inkar, inkardan sonra bir direniş, direnişten sonra bir katliam. Tabiri caizse etnik olarak Kürtler, inanç olarak da Alevilerin ve özellikle Reya Haq mensuplarının bir kör düğümü söz konusudur. İnkar, direniş, katliam. Bu kör düğüm kendisini sürekli çember haline getirdi, sürekli devam ettirdi.
Doğalında burada elbette ki toplumun kendisiyle, öncü güçleriyle ortak vatanında eşit ve özgür yurttaş olarak yaşamak isteyen bütün toplumsal kesimler de bu süreçten ciddi ciddi rahatsızlar. 2 yıldır bir süreç başladı. Temmuz ayında silahların yakılması ve ardından bazı adımlar atıldı. Artık bu süreç idam ipinden ziyade masada son sözler söyleniyor. Toplumun genelinde sadece Kürtler ve Aleviler’de değil toplumsal kesimlerin hemen hemen bütününde barışa karşı olumlu bir refleks var. Yani Edirne’den Kars’a kadar diyebiliriz. Ortada bir rahatlık oluştu. Çatışmalar olmadı. Bu da demektir ki sadece Kürtlerden değil sosyolojik olarak hemen hemen Türkiye’deki bütün farklı kesimlerde barışla ilgili bir ikrar birliğine varmışlar.
Geçmiş pratikte yaşananlar vardır. Bu yönüyle de bugün güven skalasında bir düşüş söz konusudur. Son dönemlerde Türkiye’nin dahil doluğu Mekke Paktı oluştu. Yemen’de, Arabistan’da ve bir bütün olarak Ortadoğu’da bir süreç yaşanıyor. Bütün bunlar göz önüne alındığında “Acaba tekrar yeniden bir savaş süreci olacak mı? Barış görüşmeleri seçimlere bir araç haline getirilecek mi iktidarcı anlayışlar tarafında? Bu süreç başlarsa 3. Dünya Savaşı çok daha planlı bir şekilde Türkiye’ye yansırsa bunun sonuçları ne olur?” soruları etrafından oluşan bir kaygı var.
Meclis’in açılmasıyla beraber artık barışın kolaylaştırıcı adımları olmalı. Toplumun farklı kesimlerde barışa yönelik olan o olumsuz algının kırılması için pratik bazı adımlar atılmalı. Bu adımlar nelerdir? Toplumsal algının biraz daha yükselmesi, tabiri caizse barışa yönelik bir rehabilitasyon ortamının oluşması sosyal psikolojinin gereğidir. Bunun en güzel örneği ise kesinlikle toplumsal bir sözleşmenin olmasıdır. Bugün ortak vatanda eşit ve özgür yurttaş olarak yaşamayı istiyoruz ve bir Barış Süreci’nin olmasını talep ediyoruz. Bunun da tek çözümü elbette ki toplumsal bir sözleşmedir. Görüşmelerin yasal bir zemine kavuşması, muhatapların eşit ve özgür bir ortamda söz kurması, söylenen sözün bütün kamuoyu tarafından, farklı kesimler tarafından bilinebilmesi için ise muhatapların bu yönüyle akademisyenlerden kanaat önderlerine, barışı toplumsallaştırabilecek öznelere sözünü direkt söylemelerinin ortamının sağlaması gerekiyor. Bununla ilgili tedirginliği olanlar ise sözünü direkt muhatabına söylenmesi gerekiyor. Bu yönüyle görüşmelerin açık ve net olarak yapılması lazım.
Böyle bazı pozitif adımlar atılarak toplumun da süreci yürütenlerin arkasında daha hızlı bir şekilde durması, süreci sahiplenmesi gerekiyor. Muhataplarla ilgili net bir hukuki sözleşmenin oluşturması, muhatapların halka seslenebilmesi, somut adımların atılması, hasta tutsakların salıverilmesi ve kayyımların görevlerine son verilmesi ile başlanılabilinir.
Mevcut hukuk normlarına göre dahi bile içtihatlar yapılsa, yol yürünse birçok sorun çözülebilecektir. Bu çerçevede pozitif hukukun ve kapsayıcı hukukun birçok formu uygulanabilmelidir. Barış ertelenmemelidir.
“REYA HAQ ALEVİ İNANCINI HALK EĞİTİMLERE SIĞDIRAMAZLAR”
-Halk Eğitim Merkezleri’nde “Alevilik-Bektaşilik” derslerinin verileceği açıklandı. Alevilik Halk Eğitim Merkezleri’ne sığar mı?
Zeynel Kete: Nesimi, “İki cihan bana sığar, ben cihana sığmazam” der. Şimdi Alevi zihin dünyasında, teolojisinde, felsefesinde bütün kainatta yar olma var. İnsan mikro evrendir. Kainatın özetiyiz biz. Değil halk eğitime sığmayı, bütün kainat bizdendir. Evrenle bir bütünüz. Bunun için cümlecan kavramını kullanıyoruz. Yani bir defa felsefik olarak bizi dört duvara sığdıramazlar. Bunun imkanı yoktur. Çünkü kainat bizim içimizden saklıdır.
Eğitimle pedagoji özgürleştirilebileceği gibi, toplumu bağımlı halede getirebilir, köleleştirebilir, kendi hakikatinden uzaklaştırabilirsin. Bu kavramın dualist bir yönü de vardır. Bundan dolayıdır ki iktidarcı sınıf toplumlarla eğitim böyle bir boyutla gitmiştir. Yani birçok akademiler kurulmuş, cemaatler, iktidarcı anlayışlar, eril zihniyetler eğitim yoluyla iktidarlarını oluşturmuşlar. Eğitim yoluyla gençleri kontrol, denetim altına almışlar. Eğitim yoluyla kadına, ana kadın kemaletine karşı bir duruş sergilemişler. Bir asimilasyon durumu söz konusudur. Bu sınıflaşmanın, iktidarın, devletleşmenin başladığı günden beri eğitim toplumun üzerinden böyle bir araç haline de gelmiştir.
Bu projenin temelinde ocaklara yönelme var. Katliam öncesi Dersim raporlarını incelediğimizde 100 yıl önce yazılan raporların aslında yeniden dizayn edilmesi sözkonusu olduğunu göreceğiz. İttihat terakkici bir mantık, modern Baha Said’lerin geldiği bir devlet aklı orta yerde duruyor.
Eğer Alevi tarihi ile ilgili bir yazınsal durum söz konusu olsaydı kabul edebilirdik. Fakat Alevi hakikatinin on binlerce yıllık toplumsal hafızası olan ruhen, zihnen ve bedenen ikrarlaştıran pirlik kurumu söz konusudur. Bu projeyle pirlik kurumunu ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Çünkü niye? İnancın önderi Pir’dir. Bu çerçevede hafızadır, derinliktir, Pirsultandır, Mansur’dur, Nesimidir, Ana Zarife’dir, Ana Sakine’dir, Ana Fatma’dır.
Dikkat ederseniz bu kurum hem bu hafızayı güncel hale getiren, devriye eden, hem de zulmat deryasına karşı dik duran, Nehaka boyun eğmeyen pratikler sergiliyor. Alevi pirleri pirliğin tanımını ve talibin tanımını yaparken şöyle demiş: “Ey can, arsızdan, hırsızdan, nursuzdan, pirsizden uzak dur.”
Bu çerçevede bakıldığında devletin resmi ideolojinin, Alevilere ihtiyacı var. Kendi Alevisini yaratarak, toplumsal tabanda bir meşruiyet oluşturmaya çalışıyorlar.
Alevilikte bir uzmanlık alanı yoktur. Zaten uzmanlığın kavramının kendisine de aykırı bir tanımlaması söz konusudur. Alevilikte pirlik var, mürşidlük var, rehberlik var. Her Alevi talibi bir ocağa bağlıdır. Bizler gideriz ocaklarımızda feyzimizi alırız. Pirlerimiz bizim doğal önderlerimiz değildir. Sadece inanç önderlerimiz değildir. Siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel, bir bütünen toplumsal hafızanın önderleridir. Serden geçmişlerdir. O uzmanlar, bu yaşanan zulme karşı dik durabilecekler mi? Kendi taliplerinden ya da rızalık alabildiler mi? Kendi pirlerinde gidip cem erkanı yürütüp pirleri buna rızalık verebildi mi? Toplumsal meşruiyetleri var mıdır?
Bu yönüyle düşünüldüğünde Reya Haq Alevi inancını halk eğitimlere sığdıramazlar. Bu olsa olsa ısmarlama, çakma, bir nevi modern kayyım olacaktır. Bu proje devlette devamlılık esastır mantığının bir projesidir. Bir nevi yeniden Abdülhamit zihniyetinin kendi Kızılbaşlarını yaratma projesinin modern halidir. Çeşitli sertifikalarla hakikat inşa edilemez. Biz buna rızalık vermeyiz. Toplumda da fazla karşılık da göreceğini zannetmiyorum.
“MEKANIN RUHUNU TABELAYLA DEĞİŞTİREMEZLER”
-Alevi ocaklarının ve cemevlerinin bulunduğu mekanlara Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığ tarafından tabelalar asıldı. Bununla ne amaçlanıyor?
Zeynel Kete: Bununla ilgili belki de yüzyılın sözünü biz söyledik: Zaman sahipsiz, mekan rızasız mazlum çaresiz değil. Bu üçü birbiriyle bağlantılıdır. Devletin bütün ideolojik aygıtları kendileri dışında olan Alevi toplumunun zamanı ve mekanını değiştirmeye çalışıyorlar. Bu modern bir asimilasyon yöntemidir. Reya Haq’a yönelik bir mekan değişikliği oluşturuldu. Orta Asya’dan başlandı. Bunlar tutmaz tutmadı. Mekan toplumun ilk olarak kültürünü var ettikleri yerlerdir. Bizim en kutsal yerlerimizdir. İlk mekanlar aynı zamanda toplumsallığın ilk inşa edildiği yerlerdir. Kutsal yerlerdir, su başlarıdır, ırmak başlarıdır, ulu ağaçlardır, ziyaretlerdir. Şimdi dikkat ederseniz buralar aynı zamanda Alevilerin kendi hakikatini, toplumsallığını, komünalitelerini inşa ettikleri, dar didar oldukları, kendi dilinin yeni kuşaklara aktardıkları, hakikatin inşa ettiği merkezlerdir.
Seyit Rıza, Halvori Gözelerine gidiyor. Kendilerine ikrar veren canlarla beraber yemin ediyor. Ahdıpeymanda bulunuyor ve üç çakıl taşı alınıp bir suya atılıyor, bir elmanın üzerine niyaza varılıyor. Bakın bir mekan üzerinde bir toplumun sorunları çözülüyor. Şimdi mekana sahip olmak, toprağa sahip olmak, coğrafyaya sahip olmak, özünde ana kadın kültürünü ele geçirmektir. Temelinde bu vardır. Peşinde o toplumun hafızasını yok etmeye yöneliktir ve derin bir kültürel soykırım yaşanıyor. Gidip bu kutsal mekanlarımızda kendi tabelalarını asmaları aslında sıradan bir bakış açısı değildir. Toplumda bir algı oluşturmak, mekanı insansızlaştırmak, kontrol ve denetim altına almaya çalışmaktır. Bu yönüyle mekan kontrol ve denetim denetim altına alındığında mekan üzerinden aslında eril bir zihniyet söz konusudur. Mekanı denetim altına almanın temelinde ana kadının bilgeliğini, kemaletini denetim altına almaya çalışıyor ve peşinde eril zihniyet kendini inşa ediyor. Temelinde bu vardır.
Özellikle Reya Haq coğrafyasında bu siyaset daha çok yapılıyor. Yani mülkü amirler geliyor ve bu mekanlar üzerinden Alevi cem-i cıvatlarına katılıyorlar. Özellikle bu hatta yoğun olarak yapıyorlar. Madem birşey yapmak istiyorlar. Öyle ise Tekke ve Zaviyeler Yasası’yla ilgili bizim el konulan kutsal mekanlarımızı kapsayıcı hukuk çerçevesinde bize geri versinler. En demokratik insan hakkımızdır. En demokratik talebimizdir. Bu mekanı inşa eden, o mekan üzerinde komünitesini devam ettiren toplumların yeridir.
Mekana tahakküm kurmak insana, kadına, barışa, toplumsal hafızayı denetim altına almaya çalışılıyor. Bu yüzlerce yıllık egemen zihniyetin yeniden bizim coğrafyada kendini inşa etme mantığıdır. Bütün taliplere ve pirlere,Yol evlatlarına burada sesleniyorum: Her can kendi bulunduğu bölgedeki kendi kutsal mekanlarına niyazlarıyla beraber gitsinler.
Bunu da bilsinler; mekanı tabelayla değiştiremezler. Oradaki iki satırlık yazı bizim binlerce yıllık ya Hızır, ya Hak, ya Pir nidalarımızı asla ve asla değiştiremez. Biz o tabelalarla ruhsal, zihinsel, bedensel ikrarlaşamayız. Kabul etmiyoruz bunu.
Diren KESER/MERSİN
Yoruma kapalı.