PİRHA- DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, barış için artık söz değil adım atma zamanı olduğunu belirterek, “Süreci hızlandırmanın tam da zamanıdır. Komisyon raporu temennilerin ötesine geçmelidir. Barışı gerçekten mümkün kılacak siyasal ve hukuki bir çerçeve ortaya konulmalıdır” dedi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin haftalık Meclis grup toplantısında güncel gelişmelere dair değerlendirmelerde bulundu.
Tülay Hatimoğulları, şunları dile getirdi:
“İzmir’de 5 Şubat’ta etkili olan sağanak yağış nedeniyle 2’si çocuk 5 yurttaşımız hayatını kaybetti. Yaşamını yitirenlerin ailelerine başsağlığı diliyoruz. Kürt yazar, araştırmacı ve çevirmen Mehmet Emin Bozarslan’ın dün sürgünde hayatını kaybettiğinin haberini aldık. Kürt dilinin yazı ve edebiyat alanında gelişmesine ömrünü adayan, Mem û Zîn’i günümüz Kürtçesine kazandıran Bozarslan’ı minnetle anıyorum, hepinizin başı sağ olsun. Kürt halkının başı sağ olsun.
İLİÇ’TE AİLELER ADALET PEŞİNDE AMA İHMALE SEBEP OLANLAR ELİNİ KOLUNU SALLAYARAK GEZİYOR
Alevi inancında önemli bir yeri olan Hızır ayındayız. Hızır, darda kalanların umudu ve dayanışmanın simgesidir; mazlumun yol arkadaşıdır. Hızır niyetine tutulan oruçların ve dağıtılan lokmaların Hak katına katılmasını diliyorum. Tüm insanlığın, en fazla ihtiyaç duyduğu onurlu barışı, adaleti ve huzuru görmesine vesile olmasını diliyorum.
Bugün bu salonda İliç’te yaşamını kaybeden Uğur Yıldız’ın ailesi var. İliç’teki maden ocağında bir işçi katliamı yaşanmıştı. Aileler hala adalet peşinde ama ne yazık ki İliç ile ilgili gerçek bir soruşturma yapılmadı. Şirket soruşturma geçirmediği gibi, bu ihmale sebebiyet verenler elini kolunu sallayarak dışarıda geziyor. Aileler adalet peşinde ve bugün de seslerini duyurmak için buradalar. İliç’te yaşamını kaybeden bütün işçi kardeşlerimizi bir kez daha saygıyla anıyorum. Ailelerimiz şunu bilsin ki ilk gün olduğu gibi bugün de onlarla yan yanayız, omuz omuzayız. Dayanışma içinde olmaya devam edeceğiz.
AFAD’IN İÇİ BOŞ BİR KURUM OLDUĞU DEPREMDE ORTAYA ÇIKTI
6 Şubat Depreminde yaşamını kaybeden bütün canlarımızı saygıyla anarak sözlerime devam etmek istiyorum. 5-6 Şubat’ta deprem bölgesindeydik. Ben Adıyaman’daydım, Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan Hatay’daydı. Bütün MYK ve PM üyelerimiz, il-ilçe örgütlerimiz başta deprem bölgesi olmak üzere Türkiye’de anma yapılan her yerdeydi. Adıyaman’da 6 Şubat’ta saat 4.17’de duran saat kulesinin yanında binlerce insanla birlikteydik. Kitleden şu sesler yükseliyordu: “Sesimi duyan var mı?” “Üşüyorum. Kurtarın beni”. Tam üç sene öncesine Adıyaman’a, Maraş’a, Malatya’ya, Adana’ya, Antep’e, Hatay’a, Osmaniye’ye, Urfa’ya, Kilis’e götürdü bizi bu sesler. Bu sesleri ömrümüzün sonuna kadar unutmayacağız. Yüreğimize ve beynimize kazındı bu sesler.
Sesimizi duyan olmadı. Arama kurtarma çalışmaları açısından hayati öneme sahip olan ilk üç günde devlet yoktu. İnsanlar adeta ölüme terk edildi. Depremin yaşandığı ilk günden itibaren Hatay’da, memleketimdeydim. Aylarca kaldım orada ve yaşanan her ana tanıklık ettim. Belediyelerden, sivil toplum örgütlerinden, demokratik kitle örgütlerinden, Alevi kurumlarından, kadınlardan, gençlerin örgütlenmelerinden ilk yardımlar geldi. İlk destekler onlardan geldi. Biz hepinize çok müteşekkiriz. Çünkü hayatta kalabilmemiz için bir dal oldunuz, tutunacağımız bir dal oldunuz. Devlet ilk gün de yoktu. AFAD’ın kağıttan kaplan olduğu, içi boş bir kurum olduğu bu depremde ortaya çıktı. Samandağ’da enkaz altındaki çığlıkları duyan AFAD gönüllüleri, kendi gözlerimle gördüm, hıçkıra hıçkıra ağladı. Çünkü o sesleri duyuyorlardı ama müdahale edecek eğitimi almışlardı, ellerinde ne bir kazma ne bir kürek vardı. Kızılay geçmişte uluslararası yardımlara koşabilen bir kurumdu. Şimdi içi tamamen boşalmış durumda; görüntüyü kurtaran sembolik yardımlar sağlayan, çadır ve konserve satan bir pozisyonda.
DEPREMİN ÜZERİNDEN ÜÇ YIL GEÇTİ, İNSANLAR HALA KONTEYNERLERDE YAŞIYOR
Kurumların içi boşaltılmış, liyakatsizlik söz konusudur derken tam da bunu kast ediyoruz işte. Acılı durumlarda o kurum el uzatamıyorsa iktidar içini boşalttığı içindir. Bakın, üç yıl geçti aradan, hala konteynerlerde yaşayan insanlar var. Adıyaman’da 40.000’in üzerinde yurttaşımız konteynerde yaşıyor. Hatay’da 150.000’in üzerinde insan konteynerde yaşıyor. Bunlar resmi rakamlar. Bir de yıkılan evinin yerine konteynerini kurmuş olan aileler var. 21 metrekareye üç yıldır sığdırılmış hayatlar söz konusu. Biz buradan bir kez daha soruyoruz: Deprem vergileri nerede? Bu vergilerle ortalama 100 metrekare büyüklüğünde depreme dayanıklı 1.000.000 ev yapılabilirdi. Ama biz bu soruyu sorduğumuzda, dönemin ve günümüzün Maliye Bakanı Şimşek, “Duble yollar yaptık” diyor. “Hava yolları, demir yolları yaptık” diyor. İşte kurumların liyakatsizliği, tutarsızlığı ve rantçı anlayışı tam da budur.
SİZ HALA DEPREMZEDEYE MÜŞTERİ MUAMELESİ YAPIYORSUNUZ
Şimdi toplu konutlar yapılıyor, anahtarlar teslim ediliyor. Ama depremzedeye boş kağıt, boş senet imzalatılıyor. Niye? Devlet daha sonra oraya bir rakam yazacak. Yetkililer oraya bir rakam yazacak. Defalarca söyledik. Buradan bir kez daha söylüyorum. Depremde sadece insanların evleri yıkılmadı, sadece can kayıpları yaşanmadı. İşsiz kaldı, aç kaldı, yoksul kaldı depremzede. Ve siz hala depremzedeye müşteri muamelesi yapıyorsunuz. Bunu kabul etmek mümkün değil. Çevre Şehircilik ve İklim Bakanı, özel bir ticari şirketin patronu gibi çalışıyor. İktidarın mantığı bu. Bu utanç verici bir mantık. Bir daha buradan tekrar ediyoruz. Deprem konutları depremzedelere ücretsiz verilmelidir, imzalanan o senetler yok hükmünde sayılmalıdır.
ENKAZ ALTINDA KALAN BU İKTİDARIN KENDİSİDİR
Ayrıca defalarca dile getirdiğimiz bir konu var ki, o da deprem bölgesinde yaşanan elektrik kesintileri. Ayıptır. İnsanlar yılbaşına bir haftalık elektrik kesintisiyle girdi. Bunu hangi vicdan kabul eder? Elektrik kesintileri giderilmelidir acil bir şekilde. Deprem bölgesindeki vergi mükellefleri ve esnaf mücbir sebebin uzatılmasını talep ediyor. Hepimize ulaştılar. Hem iktidarın hem muhalefetin milletvekillerine ulaştılar. Deprem bölgesinde mücbir sebebin uzatılması için yetkililerle defalarca görüştük ama uzatmadılar. Şu bilinsin ki oradaki esnaf, oradaki vergi mükellefi hala mücbir sebebin uzatılmasını bekliyor. Biz bunları dile getirdiğimizde, iktidar diyor ki “Deprem üzerinden siyaset yapıyorlar”. Bu da ayrı bir manipülasyon, ayrı bir pişkinlik! Acı yarıştırılmaz biliyoruz ama acımız çok büyük. Tahmin edilemeyecek kadar büyük bir acı içindeyiz. Ama bu acı üzerinden reklam yapan, propaganda yürüten, enkaz altında kalan bu iktidarın ta kendisidir. İşte bu gerçekleri toplumsal sorumluluğumuz gereği dile getirmeye devam edeceğiz.
İSTANBUL BAŞTA OLMAK ÜZERE BÜTÜN DEPREM BÖLGELERİNDE ÖNLEM ALINSIN
Türkiye bir deprem bölgesi. Umarım olmaz ama bilim insanları İstanbul’da büyük bir deprem ihtimalinden bahsediyor. İstanbul’da büyük bir deprem olması demek, 11 kentimizde yaşadığımız kayıpları katlayacak düzeyde bir deprem olması demektir. Dolayısıyla bu sorunları gündemde tutup dile getiriyorsak bilinsin ki başta İstanbul olmak üzere bütün deprem bölgelerinde önlem alınsın diyedir. Ders çıkarılsın diye bunları gündemde tutuyoruz. “Unutmayacağız, unutturmayacağız” sözü sadece bir slogan değil. Çünkü unutursak İstanbul için önlem alınmaz. Çünkü konuşmazsak Türkiye’deki deprem bölgelerinde önlem alınmaz. Konuşacağız ki yeni acılar yaşamayalım. Buradan soruyorum: İmar affının hesabını vermeyenleri unutur muyuz? Depremi fırsata çevirip çocuk kaçıranları unutur muyuz? Göz göre göre çöken binaların sorumlularını unutur muyuz? Depremi Allah’ın lütfu olarak görenleri, kamu gücünü kâr gücüne dönüştürüp çadır satanları, yardım çadırlarına kayyım atayanları, arama kurtarma çalışmalarında yandaş şirketlerin kepçelerini sahaya sürmeyenleri, askeri kışlada tutanları, yaşamlarımızı istatistiklere indirgeyenleri unutabilir miyiz? Zeytini ve mandalinayı kökünden sökenleri, Rezerv Alan Yasasını çıkararak tarım arazilerine ve toprağımıza çökenleri, nüfus mühendisliği yapanları unutabilir miyiz? Üç yıl geçmesine rağmen başta İstanbul olmak üzere olası yeni depremlerle ilgili hiçbir önlem almayanları, sonra da çıkıp “Söz verdik, ihya ettik” diyenleri unutabilir miyiz? Hayır, unutamayız. Unutmayacağız, unutturmayacağız. Unutursak yüreğimiz kurusun. Depremde yaşamını yitiren herkesi saygıyla anıyorum.
YOKSULLUK, GEÇİNEMEME VE BARINAMAMA EN YIKICI SORUN OLMAYA DEVAM EDİYOR
Bakın, ülkenin genelinde de başka bir yıkım devam ediyor: Ekonomik çöküş. Yoksulluk, geçinememe, barınamama ülkenin en yıkıcı sorunu olmaya devam ediyor. İktidar bu gerçekliğin üstünü örtmeye çalışsa da nafile. Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek geçtiğimiz günlerde şöyle buyurmuş: “Programımızın son aşamasındayız. Kalıcı fiyat istikrarını sağlarken sürdürülebilir yüksek büyüme için temelleri atıyoruz”. Sayın Bakan, ülkenin hali harap, işsizlik patlaması yaşanıyor. Enflasyon vatandaşın belini sadece bükmedi, kırdı da. Yurttaş, emekli isyanda. Ama neymiş? Program son aşamasındaymış. Bravo valla! Ancak gerçek şudur. Halkın ekonomi yönetimine inancı %10’lara düşmüş durumdadır. Halkın ekonominin düzeleceğine olan inancı yerlerde sürünüyor. AKP’nin en fanatik seçmenleri bile ekonomi iyidir diyemiyor, diyemez çünkü. İnsanlar açlığı ve yoksulluğu iliklerine kadar yaşıyor. Yoksulluk ve işten çıkarmalar diz boyu. İşçiler, emekçiler, emekliler, yoksullar bu duruma öfke duymayıp da ne yapsın?
HAKLARI İÇİN MÜCADELE EDEN İŞÇİLERLE BİRLİKTE MÜCADELE ETMEYE DEVAM EDECEĞİZ
Bakın Mersin Limanında sendikaya üye oldukları gerekçesiyle işten çıkarılan 185 işçi 40 gündür eylemde. İşçiler, “Sendikalı olmak suç değil, anayasal haktır” diyerek güvenceli biçimde işlerine dönmeyi talep ediyor. Denizli’de Ahlatçı Holding bünyesinde Enerya firmasının taşeronu Tukan şirketi tarafından tazminatsız işten çıkarılan doğalgaz sayaç okuma işçileri eylemde haklarını arıyor. Merzifon Organize Sanayi Bölgesinde faaliyet gösteren GM Teknik Cam’da çalışan işçiler, grevi bırakmaları yönündeki tehditlere rağmen 209 gündür grevlerini devam ettiriyor. 23 Ocak’tan beri Migros depo işçileri eylemde. Seslerini duyurmak için Anadolu Grubunun sahibi Tuncay Özilhan’ın Beykoz’daki villasının önünde eylemlerini sürdürüyorlardı. Villa önünde geçim hesabı yapan işçi, emekçilerin yaşadığı koşulları çok güzel özetlemiş: “Hesabıma göre dört kişilik bir ailede üç öğün çay ve simit yese aylık 14.400 TL tutuyor. 15.000 TL de ev kirasını üstüne eklersek toplam 29.400 TL yani asgari ücretten fazla bir rakam tutuyor. 15.000 TL mutfak masrafı 5.000 TL faturalar, derken 49.000 TL yapıyor bütün bunlar. Ben bu eksikliği nasıl tamamlayacağım? Köle hayatı mı yaşayayım?” Bunu işçi diyor. Peki, ne istiyor işçiler? Maaşlarına net %50 zam, banka promosyonlarının eksiksiz ödenmesi, vergi kesintilerinin işveren tarafından ödenmesi ve ayrımsız, şartsız ve iş kolu değiştirmeksizin bütün Migros taşeronlarına kadro verilmesi. Migros işçileri, yaptıkları son açıklamada yarın patronla bir görüşmeleri olduğunu duyurdu. Yarına kadar eylemlerine ara verdiler. Ümit ediyoruz ki yarın bir anlaşma sağlanır.
Şunu bilmelisiniz ki değerli işçi kardeşlerim, DEM Parti olarak, bu onurlu emek mücadelenizi selamlıyoruz, yanınızdayız. Her zaman sizlerleyiz, omuz omuzayız, birlikteyiz. Haklarınızı almanız için ne yapmak gerekiyorsa Meclis’teyse Meclis’te, sokaktaysa sokakta, barikat arkasındaysa barikat arkasında sizlerle birlikte mücadele etmeye devam edeceğiz. Aşı, ekmeği ve hakkı için direnen işçi kardeşlerimizi ve yürüttükleri mücadeleyi bir kez daha buradan selamlıyoruz.
EPSTEİN DOSYALARI KAPİTALİST SİSTEMİN İĞRENÇ BİR SONUCUDUR
Şimdi bahsedeceğim konu ise sadece Türkiye’nin değil, bütün dünyanın gündemine bomba gibi düşen bir konu. Epstein dosyaları; kapitalist sistemin kokuşmuşluğunu, çürümüşlüğünü, insanlığı yok edecek kadar pervasızlaştığını bir kez daha gözler önüne serdi. Kapitalizm, zenginlerin her istediğini yapabildiği karanlık bir dehlizdir. Bu dosyalarda ortaya çıkan isimler, ağlar, ilişkiler sadece bir sapkının hikayesi değildir. Bunlar bir sistemin nasıl işlediğinin açık kanıtıdır. Dünya basınında yapılan analizler çok açık bu konuda. Epstein sadece bir birey değildir. Dünya sistemini ve ticaretini etkileyen güç, para, iktidar ve ülkelerin istihbarat teşkilatlarıyla ortaklığın ve cinsel istismarın kesiştiği küresel bir ağın parçasıdır. Bu ağ çocukları ve kadınları hedef alan bir organize suç örgütüne dönüşmüş ve böyle çalışıyor. Bu düzen emeğin, kadının, doğanın sömürülmesi üzerine kurulan kapitalist sistemin iğrenç sonucudur. Panzehri ise yeni bir demokratik sosyalizm ufkudur. Dosyalarda adı geçen ülkelerden biri de Türkiye. Peki, Türkiye’de bu konuda ne yapılıyor? Epstein belgelerinde Türkiye’deki karanlık ilişkiler içinde defalarca adı geçen bir isim var. Susurluk kazasından, mafya-devlet-siyaset ilişkilerinden, uyuşturucu kaçakçılığına ve her türlü organize suça uzanan bir isim bu. Hepiniz tanıyorsunuz. Bu ismin Epstein dosyalarında defalarca geçiyor olması da bizleri hiç şaşırtmadı. Türkiye’de bağlantısı olanlar, hakkında kuvvetli şüphe bulunanlar, bütün bu isimler hakkında mutlaka ve acilen bir soruşturma başlatılmalıdır.
TÜRKİYE YARGISI EPSTEİN DOSYALARI KONUSUNDA SUSKUN KALAMAZ!
Türkiye’den Epstein’in adasına götürülen çocukları kim kaçırdı? Nasıl kaçırdı? Bunların belgeleri ortada. Kamuoyu bunları biliyor. Medya bu isimleri biliyor. Yargı neden suskun bu konuda? Yoksa bu isimlerin dokunulmazlığı mı var? Bazı karanlıklar aydınlatılmamalı mı bu ülkede? Türkiye yargısı bunu görmezden gelebilir mi? Yargı bu konuda susamaz, yargı bu konuda susmamalı. Epstein dosyasıyla bağlantısı olan her kimse mutlaka hakkında acilen soruşturma başlatılmalı. Bu sadece bir adalet meselesi değil, aynı zamanda bu ülkede yaşayan kadınların ve çocukların güvenliği meselesidir. Kimse Epstein’deki karanlık düzen bizim uzağımızda demesin. Tüm karanlık işlerin, insanlığa karşı işlenen suçların muhatabı, küresel zulüm ağının mağdurları ezilenlerdir, sömürülenlerdir. Marx’ın dediği gibi farklı isimlerle anlatılan senin hikâyendir.
ESP TUTUKLAMALARI KEYFİ VE HUKUKSUZDUR; YOLDAŞLARIMIZ BIRAKILMALIDIR
Bu düzene karşı çıkan sosyalistler, Türkiye’de iktidarın ve yargının hedefi haline gelmiş durumda. Ülkeden çocuk kaçırıp Epstein çetesine satanlar, uyuşturucu ticaretinin ağababaları, ülkenin hazinesini çalıp çırpanlar gününü gün ederek yaşıyorlar ama buna itiraz edenler, halkın, işçinin, emekçinin, kadının, çocuğun hakkını savunanlar yargının hedefinde. Batsın bu düzeniniz, batsın bu adaletiniz! Batsın ki bir daha hiçbir zaman yeşermeyecek şekilde yerin yedi kat dibine geçsin. Geçtiğimiz hafta bileşen partimiz ESP’ye yönelik yapılan siyasi operasyonda 96 kişi gözaltına alındı. Önceki dönemde son derece çalışkan bir milletvekilimiz olan Murat Çepni, ESP Genel Başkanı tutuklandı. Kadın Koordinasyon Üyemiz Fatma Çelik, Sosyalist Kadın Meclisi Sözcüsü Tanya Kara, Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu Eşbaşkanı Berfin Polat ile ETHA emekçisi gazeteciler Nadiye Gürbüz, Pınar Gayıp ve Elif Bayburt’un da içinde olduğu 77 yoldaşımız tutuklandı. Bir dosyadan 77 insan tutuklandı. 77 devrimci, 77 sosyalist tutuklandı. Bu tutuklama keyfidir, hukuksuzdur. Dosyalara baktığımızda içinin ne kadar boş olduğunu zaten görebiliyoruz. Ne ile suçlanıyorlar biliyor musunuz? Çocuk emeğini sömüren MESEM’lere karşı yaptıkları eylemler, Suruç Katliamı için anma düzenleme, Che Guevara posteri bulundurma, adliyede görülen toplumsal davaları takip etme. Bunları suç olarak addetmişler. Ha bir de suç sayılan bir kitap var: Komünist Manifesto. Komünist Manifesto; kapitalizme karşı işçinin, emekçinin, yoksulun, ezilenin, sömürülenin hakkını savunan bir ideolojiyi anlatıyor. Bu kitap hepimizin kütüphanesinde var. Bu kitap dünyada en çok okunan kitaplardan. Bunu suç sayanlara öneriyoruz. Bu kitabı alın, hakkıyla okuyun. Belki gücün değil; ezilenin, sömürülenin yanında olmanız gerektiğinin idrakine varırsınız. Bu kitap suç değildir. Bu kitabı suç olarak isnat edenlerin hangi kurgu içinde oldukları açıktır. Bunu bizler asla kabul etmiyoruz.
CİNSİYETÇİ ZİHNİYETİ ÇOK İYİ TANIYORUZ
Bu baskını düzenleyen polisler, ki bunları biz Kürdistan coğrafyasında çok gördük, Kaktüs Genç Kadın Derneğinde şöyle bir yazı yazıyorlar duvarlara: “Geldik yoktunuz”. Cinsiyetçi ve tehdit içeren söylemlerle kadınları hedef alan bu zihniyeti biz çok iyi tanıyoruz. İşte kadınlar olarak biz buradayız. Biz burada olmaya devam edeceğiz. Bu da size binlerce kez dert olsun. Ve buradan bir kez daha sözümüzü söylüyoruz. ESP’li arkadaşlarımız derhal serbest bırakılmalıdır. Yoldaşlarımızın şahsında, cezaevinde bulunan bütün siyasi tutsaklara buradan selam ve sevgilerimizi gönderiyoruz.
İRAN’DA ÇÖZÜM NE HALKLARA KURŞUN SIKMADIR NE DE DIŞ MÜDAHALEDİR
Değerli halklarımız, şunu belirtmeliyim ki krizleri yok saydığımızda krizler ortadan kalkmıyor. İran yıllarca kendi siyasi, toplumsal ve ekonomik krizini hep görmezden geldi, hep yok saydı. Bir tarafta öldürdüğü binlerce insanın bedeninin üzerinde varlığını sürdürmeye çalışan köhne bir iktidar, diğer tarafta ülkelerin iç çelişkilerinden siyasal ve ekonomik kazanç elde etmek isteyen emperyalist güçler var. Bu ikisinin arasındaysa siyasi baskılar ve ekonomik koşullar altında can çekişen bir toplum var. Bu coğrafya büyük bir yıkımı kaldıramaz. Bir kuşağın daha savaşlara kurban edilmesine göz yumamayız. Bunu kabul edemeyiz. İran yönünden bir tufan yaklaşıyor. İran’da çıkacak bir tufan da bölgenin tamamını vurabileceği gibi bütün dünyayı sarsacaktır. İranlı yetkililer bu sözümüzü önemsesin. İran’da halklara sıkılan her kurşun, dış müdahalelere zemin hazırlıyor. Çözüm ne halklara kurşun sıkmak ne de dış müdahaledir.
İRAN’DA DEMOKRATİK DÖNÜŞÜMÜ SAĞLAYACAK ÖZGÜRLÜKLERİN ALANLARI GENİŞLETİLMELİDİR
Sadece İlam ve Kirmanşah’ta 3000’e yakın kişinin hayatını kaybettiği belirtiliyor. Bunların çoğu Kürt, demokratik gösterilere katılmış insanlar. Bazı insan hakları örgütlerinin yaptıkları açıklamalara göre ise bu sayının çok daha yüksek olduğu söyleniyor. İran rejimi artık halkın taleplerini görmezden gelmeyi bırakmalıdır. Kürtlerin, Farsların, Azerilerin, Beluçların, kadınların özgürlük talebi görülmelidir. İran’da demokratik dönüşümü sağlayacak özgürlüklerin alanları genişletilmelidir. Geçen hafta Umman’da başlayan görüşmeler vardı. Herkes takip etti. Bu sürecin diplomatik yollarla çözülmesini canıgönülden ümit ediyoruz. İran halkının ekmek, adalet ve özgürlük taleplerini desteklediğimizin altını bir kez daha çiziyoruz. İran’da özgürlüğü için mücadele eden, bedel ödeyen bütün kadınlara selamlarımızı, sevgilerimizi ve direniş dayanışmamızı iletiyoruz.
TÜRKİYE BARIŞINI BAŞKA DOSYALARIN REHİNESİ HALİNE GETİRMEYİN
Türkiye’deki barış ihtiyacı uzunca bir süredir Suriye’ye, Rojava’ya ve sınır ötesindeki gelişmelere bağlandı. Her defasında, “Önce orası, önce orası” denildi. Barış sürecinde somut adımlar atılmadı. Biz DEM Parti olarak defalarca söyledik; Türkiye’de barışı başka dosyaların rehinesi haline getirmeyin. Gelinen noktada SDG ile Şam yönetimi arasında 30 Ocak Mutabakatı imzalandı. Bu mutabakatın gereklilikleri üzerinde pratik çalışmalar yürütülüyor. Uluslararası topluma düşen görev bu mutabakatın sağlıklı bir şekilde hayata geçmesi için destek ve katkı sunmaktır. Türkiye’ye bu konuda çok daha büyük görev ve sorumluluklar düşüyor. 30 Ocak Mutabakatı sabote edilmemeli. Komşu ülke Suriye’de bu mutabakatın hayata geçmesi için azami düzeyde katkı sağlanmalı. Bu hem Suriye’nin hem Türkiye’nin geleceği için hayati önemdedir.
BARIŞI MÜMKÜN KILACAK SİYASAL VE HUKUKİ ÇERÇEVE ORTAYA KONULMALIDIR
Gelelim Türkiye’deki sürece. 30 Ocak Mutabakatı ile şimdilik bir yol alınıyor. Artık Türkiye’deki iktidarın ve devlet aklının elinde mazeret kalmamış olmalı. Şimdi süreci hızlandırmanın tam zamanı. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu ortak rapor yazım sürecinde sona gelmiş bulunuyor. Bizce bu rapor, temennilerin ötesine geçmelidir. Barışı gerçekten mümkün kılacak siyasal ve hukuki bir çerçeve ortaya konulmalıdır. Sürecin gereklilikleri yerine getirilmelidir. DEM Parti olarak bu barış sürecini üç temel perspektiften ele alıyoruz: Birincisi demokratikleşmedir. Barış, demokrasiden sonra hatırlanacak bir hedef değildir. Demokrasiyle eş zamanlı yürütülmek zorundadır. Bu yüzden demokratikleşmenin vazgeçilmez koşulu olarak kayyım uygulamaları kaldırılmalıdır. Seçilmişler makamlarına, kayyımlar kendi görevlerine dönmelidir. Komisyon raporu, barış sürecini güvenceye alacak özgürlük yasalarını ve demokratik entegrasyon düzenlemelerini açıkça önermelidir. Barış, dağda ve sürgünde olanların, ülkesinden koparılanların demokratik yaşama onurlu bir biçimde katılımını sağlayacak bir süreçtir. Siyasal faaliyetleri nedeniyle cezaevinde tutulan siyasetçilerin özgürlüğüne kavuşması bu sürecin önemli parçalarındandır. Anadilinde eğitim bir lütuf değildir, haktır. Kültürel inkar sürdükçe barış kök salamaz. Kalıcı güvence ise anayasal vatandaşlık ve tekçiliği reddeden eşit yurttaşlıktır.
HUKUKUN ASKIYA ALINDIĞI YERDE BARIŞ KALICI OLAMAZ
İkincisi hukuktur. Hukukun askıya alındığı yerde barış kalıcı olamaz. AYM ve AİHM kararlarının uygulanmadığı bir ülkede barış söylemi inandırıcılığını yitiriyor. Sevgili Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve tüm Kobanî Davası tutsakları ile Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve bütün siyasi mahpuslar içerideyken barış sağlam bir zemine oturamaz. Kent uzlaşısı nedeniyle tutuklu bulunanlar, bütün seçilmiş belediye başkanları derhal serbest bırakılmalıdır. Komisyon raporu ayrıca TCK, TMK ve İnfaz Kanunu’nda kapsamlı değişiklikler önermelidir. TMK, demokratik siyaseti kriminalize eden bir araç olmaktan çıkarılmalıdır. İnfaz rejimi toplumsal barışı güçlendirmelidir. Umut hakkını Sayın Abdullah Öcalan dahil ağırlaştırılmış müebbet rejimindeki siyasi tutsaklar için tanımadan hukuki zemin eksik kalır. Ayrıca şu bilinmelidir ki bu sürecin en önemli aktörü Sayın Abdullah Öcalan’dır ve buna göre hareket edilmelidir.
DÜŞÜNCE, İFADE, ÖRGÜTLENME VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ OLMADAN BARIŞ OLAMAZ
Üçüncüsü ise özgürlüklerdir. Barış, toplumun nefes alması demektir. Düşünce ve ifade özgürlüğü, örgütlenme ve basın özgürlüğü olmadan barış olamaz. İnanç ve ibadet özgürlüğü sağlanmalıdır. Aleviler başta olmak üzere bu ülkede yaşayan farklı halklardan ve inançlardan yurttaşlarımızın özgürce ibadetlerini yerine getirebilecekleri, kendini bu toprakların öz evladı olarak hissedebilecekleri bir uygulama hayata geçmelidir. Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik gibi temel sosyal haklar üzerinde mutlaka çalışılmalıdır. Kadınların ve çocukların yaşam hakkı korunmalıdır. Şiddet ve istismara karşın etkin bir mücadele yürütülmelidir.
BARIŞ İÇİN ARTIK SÖZ DEĞİL ADIM ATMA ZAMANIDIR
Bugün yol alınacaksa demokrasi, hukuk ve özgürlükler ertelenmemelidir. Biz DEM parti olarak çok netiz: Barış, iktidarın ya da bir başkasının kullanacağı bir aparat olamaz. Barış, demokrasiyle birlikte yürüyen, hukukla güvence altına alınan, özgürlüklerle güçlenen bir halk iradesidir. Gerçek ve onurlu bir barış hakiki bir güvenliğin ta kendisidir. Eğer gerçekten bu sürece bir dinamizm kazandırılmak isteniyorsa aynı tas aynı hamamla devam edilemez. Gözle görülür bir değişimin başlaması şarttır. Adres demokrasi, hukuk ve özgürlüklerdir. Bunun dışındaki her söz, ertelemenin bir başka adıdır. Bu ülkenin halklarına karşı sorumluluğumuzun gereği olarak bütün görev ve sorumluluklarımızı harfiyen yerine getirmeye devam edeceğiz. Barış için artık söz değil adım atma zamanıdır. Biz DEM Parti olarak duruşumuzda gayet netiz. Neyin arkasında, neyin karşısında olduğumuzu hep açıkça ifade ettik. Biz barışın, demokrasinin, hukukun üstünlüğünün ve özgürlüğün arkasındayız. Neyin karşısındayız? Tahakkümün, inkarın karşısındayız. Baskının, yargı operasyonlarının karşısındayız. Korkutmanın, susturmanın, manipülasyonla siyasi mühendislik yapmanın karşısındayız. Çünkü biz biliyoruz ki barış geldiğinde, demokrasi güçlendiğinde bu ülkede hukuk işleyecek, özgürlükler olacak. Türkiye kazanacak, hepimiz hep beraber kazanacağız. Bunun için büyük bir inançla, bilinçle, eylemle mücadele etmeye devam edeceğiz. Yolumuz açık olsun. Hızır, yar ve yardımcımız olsun.”
HABER MERKEZİ
Yoruma kapalı.