Alevi Haber Ajansi

Ermeni aşuğların Türkçe destan külliyatı

MEHMET BAYRAK
“Çalgılı kahvelerde önce mâni ile başlanırdı. Fakat asıl mâni, koşma, semaî faslı başlamadan önce müzik başlardı. (…) Müzikten sonra kantolara geçilir, daha sonra çiftetelli gibi oyun havaları, alaturka bazı halk şarkıları çalınıp söylenir. Daha sonra mâniler başlar, 30-60 dakika kadar süren mâniler, atışma- taşlama hiciv biçiminde olurdu. Sonra sırasıyla koşma, semaî, Destan ve kalenderiye geçilirdi. Destanlarda ekseriyetle kabadayılıklar, hazin ve feci ölümler, arasıra harpler tasvir edilirdi.”

Ermeni Aşuğlarla Özdeşleşen Bir Tür: Destan

1925’ten itibaren Şark İlleri Asayiş Müşaviri ve Etno-Politika Uzmanı olarak görev yapan Prof. Hasan Reşit Tankut’un gizli bir raporunda, Ermeni Aşuğların Alevi- Bektaşi Edebiyatındaki yerine ilişkin çarpıcı belirlemesi üzerine çalışmalarımı yoğunlaştırmış ve salt Osmanlıca/ Türkçe yazan 140 dolayında Ermeni şair ve aşuğuna biyografileri ve şiir örnekleriyle birlikte yer vermiştim. (1)

Bu amaçla, Ermeni Aşuğların salt Osmanlıca/ Türkçe olarak, gerek Arap harfli gerekse Ermeni harfli yüzlerce şiirsel ürününe ulaşmıştım. Osmanlı’nın son dönemlerinde, özellikle İttihadçıların yönlendirmesiyle Esad Uras ve Mehmet Fuat Köprülü gibi şahsiyetlerce bu konuda sınırlı çalışmalar yapılmışsa da, 1915 Soykırımı ile bu çalışmalarda ciddi bir kopuş yaşandığına tanık oldum. Cumhuriyet döneminde bu çalışmaları yürüten Toros Azadyan gibi araştırmacılar ise, ne yazık ki çalışmalarını yeterince bilince çıkaramadan 1955 yılında göçüp gitmişlerdi. Köprülü ve Mehmet Halit Bayrı gibi Türk araştırmacıların zaman zaman yardımına başvurdukları Azadyan’ın Erivan’daki arşivine ilk kez 1985 yılında ulaşma imkânı buldum. Ancak hemen belirtelim ki, bir başka Ermeni araştırmacı Kevork Pamukciyan bu konuda adeta bir devrim yaratarak, gerek yazıları gerekse kitapları vasıtasıyla yüzlerce Ermeni aşuğ, şair, edebiyatçı ve sanatçıyı bizimle tanıştırdı. (2)

Bu çalışmayı yürütürken, birşey dikkatimi çekti. Gördüm ki, gerek Osmanlı dönemindeki toplum olaylarını gerekse deprem, yangın, sel, kuraklık-kıtlık gibi tabiat olaylarını en çok destanlaştıranlar Ermeni Aşuğlar olmuş. Yine çalışmalarım sırasında, destansı anlatımın Ermeni Aşuğlarda adeta bir gelenek hâline geldiğini gördüm.

Osmanlı döneminde Ermeni elitleri, önce ülke içinde daha sonra diasporada yüzlerce, giderek binlerce periyodik yayına ve kitaba imza atarken; salt 40 dolayında Ermenice sözlüğün yazıldığını veya yayımlandığını, hatta bunlardan bir Ermenice-Türkçe Sözlüğün de daha 19. Yüzyılda Kalayî isimli Aşuğ tarafından manzum olarak yazıldığını biraz da şaşırarak gördüm. (3)

Âşıklık ve eğlence mekânı olarak kahvehâneler

Salt Anadolu ve Kürdistan- Ermenistan topraklarında Kahvehaneler’in 500 yıllık tarihinden bahsediliyor. Bu alanın en önemli mekânlarının başında ise İstanbul’un geldiği biliniyor. Erzurum kahvehanelerinden giderek, konuya ilişkin bir çalışma yapan Dr. Dilaver Düzgün, kahvehanenin İstanbul’da ilk ne zaman açıldığı konusunda farklı görüşler olmakla birlikte, 16. Yüzyılın ortalarında ilk faaliyete geçtiği konusunda mutabakat olduğunu bildiriyor. (4)

Başta Ahmed Rasim ve Osman Cemal Kaygılı olmak üzere çok sayıda Türk yazar özellikle bu konuya eğilerek; birçok mesleğin ve zümrenin farklı kahvehaneleri bulunmakla birlikte, literatürde daha çok Çalgıcı Kahveleri veya Semai Kahveleri olarak geçen Âşık Kahveleri’nin kültürel özelliği üzerinde önemle dururlar. Hatta 17. yüzyılın ünlü gezgini Evliya Çelebi, bu kahveleri “birer irfan mektebi” olarak adlandırır. (5)

“Bunların en meşhurları İstanbul/ Tavukpazarı’nda bulunurdu. Meşhur saz şairlerinin buluşma yeri idi. Yurdun dört tarafını dolaşan halk sanatkârları İstanbul’a uğradıkça soluğu burada alırlardı. Bu kahvelerde de onlar arasında müsabakalar tertibolunurdu. Bilhassa, duvarlara asılan muammaları halletmek ve bunları hemen nazma alıp sazla söylemek büyük bir hüner sayılırdı”. (6)

Ahmed Rasim, “Eski İstanbul Meyhaneleri ve Şairleri” (Resimli Tarih,34/1952) ve “Eski Eğlenceler ve Sazlar” (Resimli Tarih, 80/ 1956) gibi çeşitli yazılarında bu konulara değinirken; konuyu yoğunlukla işleyenlerden biri de Cemal Kaygılı’dır. Kaygılı, “Çalgılı Kahveler” olarak da nitelendirilen Âşık Kahveleri’nin 1908 Devrimi’nden sonra hayli sarsıldığını, 1910’dan sonraki gelişmelerle büsbütün çözülmeye yüz tuttuğunu, 1920’den sonra ise ortadan kalktığını belirterek; bu kahvelerin işleyişini şöyle özetliyor:

“Çalgılı kahvelerde önce mâni ile başlanırdı. Fakat asıl mâni, koşma, semaî faslı başlamadan önce müzik başlardı. (…) Müzikten sonra kantolara geçilir, daha sonra çiftetelli gibi oyun havaları, alaturka bazı halk şarkıları çalınıp söylenir. Daha sonra mâniler başlar, 30-60 dakika kadar süren mâniler, atışma- taşlama hiciv biçiminde olurdu. Sonra sırasıyla koşma, semaî, Destan ve kalenderiye geçilirdi. Destanlarda ekseriyetle kabadayılıklar, hazin ve feci ölümler, arasıra harpler tasvir edilirdi.” (7)

Unutmayalım ki, özellikle Ermeni soykırımından sonra toplumsal koşulların değişmesiyle büyük darbe alan bu Âşık Kahveleri geleneği, günümüzde sınırlı da olsa birçok kültürün harman olduğu Doğu illerinde devam etmektedir. (8)

Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yaygınlaşan Âşık Kahveleri, aynı dönemde basılan, Şakirî’nin sadece birkaç dörtlüğünü verdiğimiz “Kahve Destanı”na da konu olur:

Hak taâlâ başka virmiş lezzeti kahve sana

Ehli diller çok iderler rağbeti kahve sana

Çün seherde açılursun safa- bahş itmeye

Benzemez hiç bal şeker kahve sana

(…)

Nice mahbublar içerler sen değersin diline

Dem çekerler hem iderler sohbeti kahve sana

Sen öpersin dilberin ol lebleri mercanını

Cümle huylar ta ki virmiş vuslatı kahve sana

Ehli diller medh iderler başka başka her biri

Anların katında makbul oldığındır zahiri

Mübteladır terk idemez seni her dem Şakirî

Aklı olan hiç ider mi uzleti kahve sana (9)

Çalgıcı Kahveleri ve Ermeni Aşuğlar

Bilindiği gibi, Osmanlı döneminde Ermeniler, salt Ermenistan ve Kürdistan’da değil; Anadolu ve Trakya’nın hemen her yerinde, hatta bir göç serüveni dolayısyla Kırım yöresi dahil Kafkasya coğrafyasında yaşıyorlardı. Bundan dolayıdır ki, Anadolu ve Trakya ekolü Ermenice’nin yanısıra daha çok Osmanlıca/Türkçe; İran ekolü daha çok Farsça ve Kürtçe, Tiflis ekolü ağırlıkla Gürcüce, Kırım ekolü Kıpçakça; Erivan ekolü ise Ermenice yazıyor ve eserlerini terennüm ediyorlardı. Sözgelimi salt Osmanlıca/Türkçe/Azerice yazanların sayısı 400’le ifade ediliyor.

Bu tutumda hem yaygın- egemen dille geniş kitlelere ulaşmak hedefleniyor, hem de Ermeni yazı dilini bilmeyenler için bir zorunluluk rol oynuyordu. Hangi dille bu şiirsel ürünler ve edebi metinler yazılmış olursa olsun; tüm araştırmalarda Âşık Kahveleri ile Ermeni Aşuğların Destanları arasında bir paralellik kurulur. Çünkü, daha 19. yüzyılda metropol kent İstanbul’da büyük bir Ermeni varlığı ve etkinliği sözkonusudur. Sözgelimi, özellikle “İstanbul Folkloru” üzerinde yoğunlaşan Mehmet Halit Bayrı, şunları söylemektedir:

“Saz şiirinin Tanzimat’tan sonra (1839), hususiyle Abdülaziz (1867- 1876) ve İkinci Abdülhamit’in (1876- 1908) saltanat yıllarında yalnız İstanbul’da gelişen bir kolu vardır. Çalgıcı Kahveleri diye de tanınan Semai Kahveleri’ne sığındığı cihetle (Meydan Şiiri) ve mensuplarına (Meydan Şairleri) denilmesi kabil olan bu koldan doğan mahsuller, köküne nisbetle az çok değişiklik gösterdiği halde yine ferdi mahiyettedirler. O itibarle bu mahsulleri Âşık Edebiyatı kadrosundan ayırmak oldukça güçtür. (…) İstanbul’un bütün Semai Kahvelerinde teessür ve ıstırabın, yahut sevinç ve neşenin verdiği heyecan içinde okunduğu ve dinlendiği için bu mahsulleri, Şifahî (Sözlü) Edebiyat mahsulleri arasına almak ve edebiyat folkloru adı altında toplamak uygun olur.” (10)

Bu dönemde İstanbul’da çok sayıda Ermeni Aşuğ bulunduğunu bildiren yazar; Meydan Şairleri kategorisinde destan yazıp söyleyen Derûnî, Aşkî, Ahterî, Ferdî, Gedaî, İkrarî, Nâmî, Resmî, Sabrî, Sadaî, Sevdaî, Şirinî gibi birçok Ermeni saz şairinin ismini verir.

Kuşkusuz, Ermeni Aşuğların İstanbul’daki yaygınlığına ve etkinliğine vurgu yapan başka araştırmacılar da vardır. Sözgelimi Muhtar Yahya Dağlı, özellikle İstanbul’un Kumkapı ve Yenikapı semtlerindeki saz şairlerine değinirken, sözü Ermeni Aşuğlara getirerek şunları söyler:

“Lisanî, Yeksanî, Mahcubî, Hicabî, Püryanî, Salikî, Dertli, Yesarî, Ceyhunî, Çınarî ve daha birçok saz şairleri bu kahvelere uğramış, saz ve söz ile, ses ile hünerini göstermiş; noksanını orada ikmal etmiş ve sonra her biri yeni âşık ve şairler yetiştirerek bu mesleği yaşatmaya çalışmışlardır. (…) Şunu da ilâve edeyim ki, bu iki semt kahvelerinde şiir söyleyen ve saz çalan şairlerin çoğu Ermeni’dir. Fakat bunların biri ya doğrudan doğruya Bektaşiliğe intisab suretiyle Müslümanlığı kabul etmişler veya Müslümanlara benzemek üzere şiirlerinde birer Müslüman mahlası almışlardır. Nitekim, yukarıda ismi geçen Püryanî, Mahcubî, Lisanî, Yeksanî ve daha birçok şairler bunun birer misalidir.” (11)

Bu görüş, günümüzde özellikle Destanlar üstüne çalışma yapan P. Naili Boratav, Tahir Alangu, Kemal Zeki Gençosman, Cahit Öztelli, Hikmet Dizdaroğlu,Ahmet Şükrü Esen ve Cem Dilçin gibi araştırmacılarca da benimsenmektedir.

Aşuğların destan külliyatı

Kevork Pamukciyan’ın çeşitli periyodlarda ve kitaplarında yer alan destan çalışmaları bir yana bırakılırsa, konuya ilişkin en derli toplu yazılardan biri A. Turgut Kut’a aittir. Yazar, “Ermeni Harfleriyle Basılmış Türkçe Destanlar- I” konulu yazısında Abdî, Aznavuroğlu, Petre, Ceryanoğlu, Cüdai, Ağasyan, Bidarî, Levnî, Âşık Vartan gibi sınırlı sayıda Âşuğa ve destanına yer verir ve – bildiğimiz kadarıyla- yazının ikinci bölümü de gelmez. (12)

Destanlar üzerinde yoğunlaşan birçok antolojinin yanısıra, Ermeni araştırmacı Haçik Bedros Amiryan’ın 1991’de Paris’te yayımladığı Türkçe Söyleyen Ermeni Aşuğlar inceleme- antolojisinin ardından, 1985 Yılında Toros Azadyan Arşivi’ne ulaştıktan sonra edindiğim Destan külliyatı 60 sayısını geçiyordu. Bunların dökümünü o tarihte A. Turgut Kut’a yollayarak, kendisinde farklı destan bulunup bulunmadığını sormuştum. O da telefon görüşmemizde benim çok önemli bir külliyata ulaştığımı söylemiş ve öylece konu kapanmıştı.

Başta toplum ve tabiat olayları olmak üzere, destan türünde işlenen tüm konular Ermeni Aşuğlarca da işlenmişti. Dahası, daha önceki inceleme- antoloji çalışmamda yer verdiğim 140 şair ve aşuğun neredeyse tamamına yakını, aynı zamanda destan türüne de yönelmişlerdi. Neredeyse destan türü onların adeta vazgeçilmeziydi. Bu şiirsel olay ve olgu anlatımıyla onlar, aynı zamanda birer “halk tarihçisi”ydiler. Halkın tarihini anlatmaya soyunanlar, bu destanları görmezden gelemezlerdi. Çünkü insanı, toplumu ve doğayı ilgilendiren hemen her konu onlar tarafından destan diliyle işlenmişti. Dahası, toplumsal yaşamla âşık, onunla sanat ürünü olan manzumeler arasında bir diyalektik birlik vardı.

Bu gerçekliği, “Ermeni Harfli Türkçe Eserler Bibliyografyası”nı incelediğimde bir kez daha gördüm. Çünkü, 1895’teki Ermeni katliamı ve 1915’teki Soykırım sonrası Türk şair, âşık ve ozanlar tarafından bir bölümü doğal akışında, bir bölümüyse güdümlü olarak yazılmış “Ermeni aleyhtarı” nice destan ve “nefret şiiri” düzülmüşken, Ermeni Âşuğların böyle bir travmaya destan yazmamaları düşünülemezdi. Nitekim, tahminim doğru çıktı ve gördüm ki, bu “Büyük Felaket”lerden sonra, hayatta kalabilen birçok âşuğ tabii ki diasporada; özellikle Kudüs, Haleb, Şam, Beyrut, İskenderiye gibi Arap metropolleri ile bazı Batılı şehirlerde 10’larca destan yazıp yayımlamışlar. Bu örnekler bile, daha ulaşmamız gereken önemli bir destan külliyatıyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Ayrıntıya girmeden bunların kimi örneklerini şöyle sıralayabiliriz:

3 Sarkis Serdaryan: Mihnet Destanı, Kudüs-1927; Surp Hagop Destanı, Beyrut- 1928; Ayıntab Harbin Destanı, Halep-1920

3Morug Garabed Mısıryan: Dasitan, İskenderiye-1917

3 Arşag Bohçalıyan: Dasitan/ Türk ve Germen Nizamsız Hareketleri, İskenderiye- 1917; Dasitan-ı Kudüs, İskenderiye-1938

* İmanım Mennuş: İkinci Muhacirlik ve Barakalar Destanı, Haleb-1923,1925, 1931; Ayıntab Destanları, Halep-1931

* Sarkis Minasyan: Barakalar Destanı, Halep-1935; Endişeler Destanı, Halep-1939

* Hagop Bedğuni: 1915’ten 1929’a Kadar Ermeni Felaketinin Destanı, Halep-1929

* Abgar Ketenciyan: Ermeni Kampı İçin Bir-iki Söz, Halep-1929

* Âşık Ğazar: Vadesiz Ölüm/ Ermeniler Zulmü, Marsilya-1930

* Levon Nikoğosyan: Barakalar Destanı, Halep- 1935

* Âşık Nadir: Nergağt (Yurda Dönüş) Destanı, Beyrut-1946

* Avedis Çavuş: Ermeni’nin Geçmiş Ahval Destanı, Halep-1946

* Der Bedrosyan Lusin: Hayasdan Destanı, Halep-1950

* H. Mertekanyan: Ayıntab Harbının Destanı, Halep-1948

* Kilikya Destanı, Beyrut- (?)

Kaynaklar:

(1) M. Bayrak: Alevi- Bektaşi Edebiyatında Ermeni Aşıkları (Aşuğlar), Özge yay. Ank. 2005

(2) Kevork Pamukciyan: Ermeni Kaynaklarından Tarihe Katkılar, 4 Cilt, Aras yay. İst. 2002-2003

(3) Bu konularda bkz. K. Pamukciyan: Ermeni Harfli Yazma Sözlükler/ Ermeni Harfli Türkçe Metinler içinde, Aras yay. İst. 2002, s. 132-138; Zakarya Mildanoğlu: Türkiye’de Ermeni Süreli Yayınları- I/ II, Agos gaz. 9.1.2009, 9.4.2010

(4) Yrd. Doç. Dr. D. Düzgün: Erzurum’da Kahvehaneler ve Aşık Kahvehanesi Geleneği’nden aktarılarak, “500 Yıllık Tarih: Kahvehaneler”, Evrensel gaz. 29.11.2005

(5) NTV Tarih, Sayı:9/ 2009

(6) B.S.: Kahveye ve Kahvehaneye Dair, Resimli Tarih Mec. Sayı:46/ 1953

(7) O. Cemal Kaygılı: İstanbul’da Semaî Kahveleri ve Meydan Şairleri, İst. 1937,s.20-21

(8) Sözgelimi bir örnek olarak bkz. Nihad Gültekin: Kahveler Bir Zamanlar Dengbêj Mekânıydı, Öz-Po, 1.8.2012

(9) Turgut Kut: Kahve Destanı, Tarih ve Toplum, Sayı:15/ 1985

(10) M. H. Bayrı: İstanbul Folkloru, 1. Bas. İst. 1947; 3. Bas. İst. 1972, s. 84-85

(11) M.Y. Dağlı: Tokatlı Gedaî, İst. 1943, s. 12-13

(12) A. Turgut Kut: Ermeni Harfleriyle Basılmış Türkçe Destanlar-I, Halk Kültürü, Sayı:3/ 1984

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Bunları da beğenebilirsin

Yoruma kapalı.

Web sitemiz, deneyiminizi daha iyi hale getirmek amacıyla çerezler kullanmaktadır. Bu durumda herhangi bir sıkıntı yaşamayacağınızı düşünüyoruz, ancak isterseniz çerezleri devre dışı bırakma seçeneğiniz her zaman mevcuttur. Kabul ediyorum devre dışı bırak